Navigation

Özgürlüğün Santimetresi

Uzun bir süredir Türkiye’deki egemen sınıfın en temel gündemlerinden biri olan Avrupa Birliği’ne giriş sorunu, bugün her zamankinden daha çetrefilli bir sorun haline gelmiş bulunuyor. AB’ye girme perspektifinin Özal dönemiyle birlikte iyice belirginleşmesinden bu yana Türkiye’deki egemen sınıfın çeşitli kesimleri arasında kıyasıya bir mücadele süregeldi. 80’li yılların sonlarından 90’lı yılların sonlarına kadar bu kesimler arasındaki mücadelenin iç politika alanında somutlandığı sorun, esas olarak Kürt sorunu idi. AB’nin Türkiye burjuvazisi üzerindeki baskılarının temel unsurunu da esasen bu sorun oluşturmaktaydı. Bugünlerde Türk egemen sınıfı içerisindeki bu aynı bölünme bir de Kıbrıs sorunu üzerinden yeniden üretiliyor. Dahası özellikle 90’lı yılların başından bu yana değişen dünya konjonktürü ve ABD’nin dünya egemenliğini pekiştirip güçlendirmek üzere geliştirdiği yeni stratejiler, emperyalistler arasındaki kutuplaşmanın giderek daha da belirgin hale gelmesi gibi faktörler, Türk burjuvazisi içersindeki farklı eğilimlerin birbirleriyle mücadelesini de yeni bir düzleme taşımış görünüyor.

Bugün devletin üst düzey sivil ve askeri bürokrasisinde somutlanan ve TC’nin eski statükocu konumlarında ısrarcı olan burjuva kesimlerle, dünya pazarına daha derinden entegrasyonu, daha girişken bir dış politikayı savunan kesimleri arasında süregiden mücadele halen sonuçlanmış değil. Bu mücadele gerek ülke içindeki koşullara gerekse de dünya konjonktürüne bağlı olarak zaman zaman taraflardan birinin ileri çıkışıyla, kimi denemelerde bulunmasıyla devam ediyor. Ne var ki, mücadelenin henüz sonuçlanmamış oluşu, ortada bir belirsizliğin, bir iktidar boşluğunun olduğu anlamına gelmiyor.

Ancak, mevcut statükodan rahatsız olan ve artık devletin de modern burjuva toplumun gereklerine göre yeniden düzenlenmesini savunan burjuva kesimlerin girişimleri, daha baştan yarım ağız, ihtiyatlı, ürkek ve hatta korkak girişimler olmanın pek de ötesine geçemiyor. Burjuva toplumlarında, iktidar olmakla hükümet olmak arasında ciddi bir fark bulunduğu gerçeğinin en tartışılmaz kanıtlarını belki de Türkiye sunuyor. Hükümetteki burjuva partiler yeni bir düzenleme girişiminde bulunuyorlar. Sözde kamuoyunun nabzını yokluyorlar. Ama aslında nabzı tutulmaya çalışan tek bir kesim var, o da sivil ve askeri bürokrasi. Meclisteki demokrasi oyunları bir tarafa bırakılacak olursa gerçekte son kararı veren hep bu bürokrasi ve onun temel direği olan ordu oluyor. Ne hikmetse, bu ülkenin başbakanları, ülkenin temel siyasi sorunları konusundaki “liberal” açılımlarını her daim yurtdışı gezileri sırasında dile getirmeyi bir alışkanlık haline getirmiş durumdalar. Başbakanı ve beraberindeki heyeti taşıyan uçaklar Türk hava sahasını terk eder etmez değme demokratlara taş çıkartan açıklamalarda bulunuluyor. Sonrası eski tas eski hamam.

Ama bir olgu daha var ki, değinilmeden geçilemez. Özellikle AB’ye girme arzusunun sonucu olarak gündeme getirilen AB’ye uyum yasalarının akıbeti gerçekten de izlenilmeye değer bir komediye dönüşüyor. Sözde artık daha demokratik koşullar sözkonusu. Artık gösteri ve toplantı yapmak için önceden izin almak gerekmiyor. Gelin de bunu copunu tepenizde kırmak için hazır bekleyen polislere anlatın! Aynı olgu, Kürt sorununda atılan sözde demokratik adımlarda misliyle geçerli. Dışişleri Bakanı Avrupa’da artık ülkemizde Kürtçe serbest diye caka satarken, onun henüz haberdar olmadığı ama uyanık Avrupalı burjuva siyasetçilerin kulaklarına giden engellemeler kendisine hatırlatıldığında yüzü kızarıp ne diyeceğini bilemiyor. Böyle bir ülkede burjuva anlamda bile demokrasinin ciddi bir toplumsal altüst oluştan bağımsız olarak gelişebilmesi tam bir hayaldir.

Burjuvazinin AB taraftarı kesimleri, ödlekliklerinden kırpıp kuşa çevirdikleri demokratikleşme yasalarını meclisten geçiriyorlar geçirmesine, ama unutmamalı ki, burjuva toplumlarında yasama ayrı yürütme ayrı şeylerdir. Bu kadar kırpılmış burjuva demokratik haklar bile, iş uygulamaya geldiğinde, devlet aygıtının yetkilileri cephesinde çetin bir direnişle karşılaşabiliyor. Hele bir de sorun Kürt sorunuyla bağlantılıysa, o noktada burjuva hukukunun hükmü geçmiyor!

Kürtlere kültürel haklar!

PKK’nin yıllar boyu sürdürdüğü silahlı mücadelenin, Öcalan’ın yakalanmasıyla sonuçlanan süreçte, özellikle SSCB’nin çöküşüyle birlikte oluşan dünya konjonktürünün sonucu olarak gitgide tavsadığı ve bağımsız bir Kürdistan fikrinin bizzat PKK önderliğince giderek bir kenara bırakıldığı herkesin bildiği bir gerçek. Bunda da biz Marksistler açısından şaşılacak bir taraf bulunmuyor. Tersine, en haklı, en meşru ulusal mücadelenin bile doğal sınırları bulunduğunu, ulaşabileceği en üst sınırın bağımsız bir devletin kuruluşu olduğunu ama bunun hiçbir şekilde toplumsal kurtuluş hedefiyle bir ve aynı şey olmadığını defalarca belirtmiştik. Dahası böylesi bir ulusal mücadele hele ki Ortadoğu gibi emperyalist paylaşım mücadelesinin bir numaralı alanlarından birinde gerçekleşiyorsa, ulusal temelde gelişen böylesi bir hareketin sözkonusu dünya konjonktüründen kendisini bütünüyle sıyırabilmesi de mümkün değildi ve halen de değildir.

Ne var ki, PKK’nin kendi içinde geçirdiği dönüşüm her ne olursa olsun, bu hareketin üzerinde şekillendiği gerçeklik, yani Kürt halkının parçalanmış ve dört ayrı burjuva devlet tarafından tahakküm altında tutulan ezilen bir ulus olma gerçekliği, bölgedeki egemen burjuva sınıflar açısından halen bir korku ve endişe kaynağı olmayı sürdürüyor. PKK’nin kendisini KADEK olarak yeniden örgütleme sürecinde geliştirdiği demokratik cumhuriyet perspektifinin, bugün artık kapitalizmin çerçevesinin dışına taşmayan bir perspektif olduğunu bilmeyen kalmadı. Kimi dar kafalı sol çevreler bu gerçeklikten kalkarak KADEK’i ihanetle suçluyor olsalar bile, gerçekte yaşanan bu dönüşüm hiç de ulusal bir perspektife ihanet anlamına gelmiyor. Nitekim SSCB gibi öykünebileceği bir bürokratik diktatörlüğün desteğini şu ya da bu şekilde alma olanağından da mahrum kaldığı bugünün dünyasında, bir ulusal hareket proletaryanın önderliğinde toplumsal bir harekete dönüşmediği sürece, bu dar burjuva sınırların ötesine taşmaya muktedir değildir. Kürt hareketinin mevcut önderliği olsa olsa bizim dar kafalı solcularımızın hayallerine ihanet etmiştir, kendi gerçekliğine değil!

Ama bu bile burjuvazinin yüreğine su serpmiş değildir. Nitekim Kürt hareketi ağzıyla kuş tutsa bile egemen sınıfın güvenini kazanamıyor. Türk egemen sınıfı, Kürt hareketinin önderliğine tam ve koşulsuz bir teslimiyet dayatıyor. KADEK’in demokratik cumhuriyet perspektifi çerçevesinde bir burjuva demokrasisiyle rahatça bağdaşabilecek talepleri, Türk egemen sınıfını rahatlatmak şöyle dursun daha da bir sıkıntıya sokmuş durumdadır. Nitekim, silahlı mücadele ateşli bir şekilde sürerken, Kürt halkına yönelik baskıcı tutumlarını içeride “bölücüler geliyor” diyerek, uluslararası planda ise “bunlar terörist” temasını işleyerek meşrulaştırmaya çalışan egemen sınıf, KADEK’in bu manevrasıyla bu argümanlarından da mahrum kaldı ve hepten köşeye sıkıştı.

KADEK’in 2003 Ağustos ayında “Kürt sorununun çözümünde 3 aşamalı yol haritası” olarak açıkladığı plan, esas olarak Kürt hareketinin silahlı mücadeleden vazgeçmesi ve devletin de Kürt hareketine dönük imha operasyonlarına son vermesi için neler yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu plan, Kürt hareketinin, TC devletine karşı silahlı bir mücadele hareketi olarak tasfiye edilmesi ve daha geniş bir burjuva demokrasisi temelinde sistem içi siyasal bir harekete dönüştürülmesi hedefini güdüyor. Şüphesiz bu dönüşümün sağlanabilmesi için, yalnızca siyasal mücadelenin yasal çerçevesinin oluşturulması değil, Kürt kimliğinin tanınması ve bu tanımanın yasal gereklerinin de yerine getirilmesi talep ediliyor. Sözkonusu düzenlemelerden biri de Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılmasıdır. Planın 3. aşama olarak tarif ettiği aşamada, devletin bu doğrultuda atması istenen adımlar şu şekilde dile getiriliyor:

Dil, kültür hakları yasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Radyo, TV ve basın üzerinde hiçbir kısıtlama yapılmamalıdır. Türkçe radyo, TV hangi hukuki kurallara bağlıysa, Kürtçe ve diğer dillerdeki yayınlar da aynı prosedüre bağlı olarak faaliyet yürütmelidir. Kültürel faaliyetler için de aynı hukuki kurallar ve prosedür işletilmelidir.

Temel eğitimde Kürtçe, eğitim dili olarak kullanılmalıdır. İsteyen herkes bu okullarda çocuğunu okutur. Liselerde ise Kürt kültürü, Kürt dili ve edebiyatı dersleri konulmalı ve bunlara seçmeli ders olarak eğitim müfredatında yer verilmelidir. Üniversitelerde ise Kürt dili-edebiyatı, kültürü ve tarihi yüksek okulları kurulmalıdır. (Yeniden Özgür Gündem, 12 Ağustos 2003)

Ceberut devletin korku nöbetleri

Ezilen ulusun mevcut siyasal önderliğinin bu en temel demokratik talepleri bile burjuvazi açısından ölümcül bir tehdit olarak algılanıyor. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ve bu ülkedeki emekçiler ve ezilen Kürt halkı özgürlüğe o denli aç durumda ki, burjuvazi eli titreyerek eser miktarda verdiği özgürlüklerin, ezilen kitleler tarafından sonuna kadar kullanılmasından öcü gibi korkuyor.

Nitekim, AB uyum yasaları kapsamında Kürtçeye sunulan özgürlük kırıntıları, Kürt halkının bir kez daha seferber olmasının yolunu açtı. 2003 yılının ilk aylarında Kürtçe eğitim görmek ya da kimlik belgesine “Kürt” yazdırmak üzere 10 binden fazla kişi dilekçe verdi. Binlerce öğrenci, ilköğretim okullarında Kürtçe eğitim verilmesi talebiyle dilekçeyle başvuruda bulundu. TC Anayasasına göre herkes dilekçe verme özgürlüğüne sahip. Gelin görün ki, Türkiye’de burjuvazinin kendi koyduğu yasalara en başta kendisinin uymadığını bilmeyen yok. Bu kampanya karşısında TC devletinin tepkisi alışıldık çerçevenin dışında değildi. İçişleri Bakanlığı 81 ilin valiliğine, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığına gönderdiği yıldırım teleksle yetkilileri bu “eylem süreci”ne karşı uyardı. Yazıda PKK’nin bu kampanyayla “Kürt kimliğini öne çıkarma, Kürtçe eğitim ve öğretim yapılması için dilekçe verme, derslerde Kürtçe konuşma ve yazma, sınavlarda Kürtçe cevaplar verme, Kürtçe panel, konferans ve tiyatro oyunları sahneleme gibi eylemleri” planlandığı belirtiliyordu. Böylelikle Anayasanın dilekçe verme hakkını kullanmak Anayasaya aykırı bir davranış olarak damgalanmakla kalmıyor, Kürtçenin kullanıldığı her türlü etkinlik, çıkartılan sözde demokratikleşme paketlerine rağmen, terör eylemi olarak mütalaa ediliyordu. Sonuç bu despotik kafa kadar yakından tanıdığımız türdendi: Dilekçe verenlerden bine yakın insan gözaltına alındı, yüzlercesi DGM’lere sevkedildi ve bunların içlerinden birçoğu “terör örgütüne yardım ve yataklık etmek” suçlamasıyla tutuklanarak F-tipi cezaevlerinde hücrelere tıkıldı.

Yine AB uyum yasaları gereğince insanların çocuklarına Kürtçe isim koyabilmelerinin ya da kendi isimlerini Kürtçe isimlerle değiştirmelerinin mümkün olduğunu belirten AKP hükümeti, çıkartılan yeni yönetmeliklerle ya da zaten değiştirilmesi gerekip de değiştirmedikleri eski yönetmeliklerle, bir elleriyle sundukları bu özgürlükleri diğer elleriyle geri almaktan da geri durmuyorlar: Kürtçe isim konulabilir ancak “Türk Alfabesi’nde bulunan harfler dışında harf kullanılamaz”. Yani içinde “x”, “q” ve “w” harfi bulunan isimlere izin yok. Tartışmalar o denli komediye dönüşmüş durumda ki, kimi burjuva yazarlar bile bu komediden rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Bu burjuva yazarlar, haklı olarak, sözkonusu harflerin birçok resmi işlemde kullanıldığını, bu harfleri barındıran isimlere sahip birçok yerli ve yabancı şirketin ticari tescillerinin yapılmış olduğunu hatırlatarak bu çifte standarttan duydukları rahatsızlığı belirtiyorlar. Gazeteci Hasan Cemal bu durumu, “yasal değişiklik yap, fiili olarak yerine getirme” mantığının devlet içinde egemen olduğunu belirterek ifade ediyor.

Yönetmeliklerde yapılan değişikliklerle, getirilen özgürlüklere öylesine tuzaklar hazırlanıyor ki, bu hakları kullanabilmek neredeyse deveye hendek atlatmak kadar imkânsız hale geliyor. Kürt halkının en demokratik haklarından biri olması gereken Kürtçe eğitim hakkı, sözde yeni yasalarla tanınmış oluyor. Ama küçük bir farkla, Kürtçe eğitim olarak değil, Kürtçe öğretim olarak! Yani Kürt çocukları okullarda hâlâ kendi anadillerinde eğitim alma hakkından yoksunlar. Ama Kürt yetişkinleri, Kürtçe öğreten kurslara giderek kendi anadilleri olan Kürtçeyi öğrenebilirler! Bu denli soytarılık çok az ülkeye nasip olmuştur.

Üstelik hepsi bu da değil. Sözkonusu kursların tâbi olacağı eski yönetmeliklerin yanısıra yeni yönetmelikler de hazırlanıyor. Şu ana kadar Van, Batman, Adana, İstanbul, Diyarbakır ve Urfa’da Kürtçe öğretmek üzere kurulan dil kursları faaliyete başlamak için Milli Eğitim Bakanlığından onay bekliyorlar. Bu kursların, özel kurslar yönetmeliğine uygun olup olmadığını teftiş etmek üzere gönderilen müfettişler ise akla hayale gelmeyecek eksiklikler bulup, gerekli onayları vermiyorlar. İşte birkaç örnek: İlk başvuruda bulunan kurs, dershanedeki kapıların olması gerekenden 5 cm daha dar olduğu gerekçesiyle gerekli izni alamadı. Kapılar yıkılıp 5 cm daha genişletildi, başvuru yinelendi ama hâlâ sonuç belli değil. Adana’da kurulan bir başka Kürtçe kursu ise, binadaki pencerelerin olması gerekenden 0,2 cm daha dar olduğu gerekçesiyle gerekli izni alamadı. Üstelik aynı bina eskiden İngilizce kursu olarak kullanıyordu! Müfettişlerin 0,2 santimetrelik bir uzunluğu bu kadar hassas şekilde ölçme becerisine şaşmamak elde değil! Ama şaşırmadığımız nokta, bu ceberut devletin bir devrimle yıkılmadığı sürece, Kürt halkına tanıyacağı sözde demokratik hakların, Kürt halkının sahip olması gereken en geniş demokratik haklarla kıyaslandığında gerçekten de milimetre boyutlarında kaldığı gerçeğidir!

Burjuva yazarlar ve Kürtçe

Geçtiğimiz yıl AB’ye uyum yasaları kapsamında Kürtçe üzerindeki sınırlamaların kaldırılması hususundaki tartışmalar yükseldiğinde, sözde demokrat geçinen burjuva yazarlar da tüm ikiyüzlülüklerini dışa vurmuş oldular.

‘80 öncesindeki faşist çizgisinden artık ayrıldığını her fırsatta yinelemekle övünen ve solcuları da dönekliğe davet etmeyi kendine vazife bilen Milliyet yazarlarından Taha Akyol’un bir başka ilgi alanını da HADEP-DEHAP yöneticilerini ehlileştirmek oluşturuyor. Kendisi, Kürtçe eğitim kampanyasını, “etnik radikalizm” ve PKK işi olarak gördüğünü belirtirken, Kürtçe yayın özgürlüğünü de ancak “Türkçe ve Kürtçe karma TV yayınları” olarak serbest bırakmanın gerekli olduğunun altını çiziyor.

Eğitim kampanyası gibi PKK görüntülü ve sivil itaatsizlik denemesi niteliğindeki hareketlerin yanlış olduğunu söyledim. HADEP ılımlılaştıkça, Türkiye geneline seslenen bir parti haline geldikçe, eski etnik radikalizm yerine ülke bütünlüğüne bağlı bir demokratik partiye dönüştükçe reformların kolaylaşacağını söyledim. Türkçe ve Kürtçe karma TV yayınlarını serbest bırakmanın radikalleri etkisizleştirip gerilimi daha da düşüreceğini, devletin bu adımı atması gerektiğini burada belirtmek isterim. (Milliyet, 26 Ocak 2003)

Egemen sınıfa Kürt hareketinin yasal önderliğiyle diyalog kurarak, onun radikal unsurlarını tecrit etmek konusunda öğütler veren ve bu çerçevede Kürtçe üzerindeki yasaklara karşı olduğunu belirten Taha Akyol’un yazılarına göz atıldığında, burjuvazinin Kürt hareketinden duyduğu korkunun en ılımlı görünen açılımlara bile nasıl sindiğini görürüz.

Sadece ülke bütünlüğü için değil, ekonomik ve sosyal gelişme için de, ortak bir milli dilin olması şarttır ve bu Türkiye’de Türkçedir. Bütün tarih boyunca da böyle olmuştur. Türklerle Kürtlerin birlikte yaptıkları her işte ortak dil Türkçe idi. Türkçenin resmi dil, eğitim dili ve aynı zamanda ortak iletişim dili olması, Türkiye’nin varlık sebeplerinden biri olduğu gibi, 70 milyonun ekonomik ve sosyal gelişmesi için de şarttır. Yerel diller elbette her toplumda vardır. Fransa'da ortaçağda dört büyük dil konuşuluyordu: Fransızca, Bretonca, Flaman ve Bask dilleri... 1789'da halkın ancak üçte biri Fransızca konuşuyor ve anlıyordu! Sonra, milli eğitimin süratle gelişip ortak dil olarak Fransızcayı genelleştirmesi ve bir o kadar da önemlisi, sanayileşme, şehirleşme, milli pazarın oluşması, ticarileşme gibi sosyal hareketlilik dinamiklerinin sağladığı nüfus harmanlanması bugünkü Fransa'yı yarattı. (Milliyet, 23 Ocak 2003)

Bu aynı burjuva yazar, çok meraklısı olduğu sosyolojik değerlendirmeleri bir tarafa bırakıp, sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: “Bugün yerel dillerin öğretilmesini Fransa'da üniter devlet destekliyor, çünkü bölünme kaygısı yoktur.” Bir başka deyişle, bölünme tehlikesi ortadan kalktığında, ortak bir milli dil, “ekonomik ve sosyal gelişme” için bir anda “şart” olmaktan çıkıveriyor! İşte sözde burjuva demokrasisinin ikiyüzlülüğü.

Taha Akyol gibi kuzu postuna bürünen kurtları bir tarafa bırakalım. Liberal yazarlar da aynı “duyarlılığı” göstermekten geri durmuyorlar. Taha Akyol gibi sözde demokrat geçinenler, Kürtçe yayına ancak “Türkçe ve Kürtçe karma” yayınlarla izin verilmesine rıza gösterirlerken, Radikal gazetesi yazarlarından İsmet Berkan’a göre, Kürtçe yayın serbestçe özel girişimciler tarafından yapılmalı; böylelikle rekabet sağlanacak ve salt propagandadan ibaret Kürtçe yayınlar gerçekte pek bir izleyici kitlesi bulamayacaklardır. Şunları söylüyor İsmet Berkan:

Oysa mesele, anadilde radyo-TV yayını konusundaki yasağı kaldırma meselesi. Yayın yapma meselesi değil, bu bir. Türkiye'de anadili Türkçe olmayan tek grup Kürtler değil, defalarca yazdım onlarca başka etnik grup var. Bu iki. Anadilinde kendini ifade edebilme, bu dili öğrenebilme hakkı bir taviz değil, Türkiye'nin yıllar önce altına imza attığı bir yükümlülük, temel insan haklarının bir parçası. Bu da üç. Hayatta yegâne iletişim aracı radyo-TV değil. Gazeteler var, kitaplar var, şiir ve müzik kasetleri var. Ve bu alanlarda yasak dil yok. Yani isteyen istediği dilde gazete de çıkarır, kitap da, kaset de. Bu yasak kalkalı neredeyse 10 yıl oluyor. Eğer dert Kürtçeyse, onu örnek alalım: Kürtçe dilinde basılmış kaç yasadışı gazete oldu? Bu gazeteler kaç sattı? Kaç zaman ayakta kalabildi?
Gerek gazete-dergi alanında, gerekse kaset ve kitapta sanılan patlama olmadı, tam tersine efsaneler söndü. Ayrıca Türkiye'de basın-yayın alanında yeterli yasal kısıtlama zaten mevcut. O yüzden bırakın bölücü olmayı, biraz solcu yayın yapmak bile imkânsız. Nitekim Özgür Ülke gibi, Evrensel gibi gazetelerin başına gelenler ortada.
Yasak dil, adı üstünde komik bir kavram zaten ve Türkiye bu ayıbı 90'ların başına kadar taşıdı, sonra kaldırdı. Derken aynı yasak adı konmadan RTÜK kanunuyla hortladı. Şimdi kaldırılması söz konusu şey bu. Yayını devletin televizyonundan yapmak büyük bir hata olur. Bu, Mesut Yılmaz'ın ya da MİT Müsteşarının düşündüğü gibi propaganda amaçlı olur, kimse de seyretmez. Oysa bırakın yayın serbest olsun, özel girişimciler bu işe girsin. Onlar RTÜK tarafından zaten denetlenecekler, bölücülüğe ya da başka yasadışı işlere yeltendiklerinde hemen ve fazlasıyla zaten cezalandırılacaklar. (…) Elinizi vicdanınıza koyup cevap verin. Demokrasi ve insan hakları her zaman bir ülkenin çimentosu olmuştur, o ülkenin demokrasiden ötürü bölündüğü hiç görülmemiştir. (Radikal, 9 Aralık 2000)

Gerici despot kafalıların özgürlükten duyduğu korku, liberaller tarafından pek paylaşılmıyor. Onlar, diğer konularda olduğu gibi bu konuda da piyasaya, rekabete vs. güveniyorlar. Bırakalım yapsınlar, ak-kara ortaya çıksın diyerek burjuvazinin yüreğine su serpmekle meşguller. Ama ister gericileri isterse de liberalleri olsun her türden burjuva yazar, ortak bir paydayı paylaşmaktan geri durmuyor. Nasıl ki Taha Akyol, Kürtçeye özgürlük tanınmasının önşartı olarak bölücülük tehdidinin ortadan kaldırılmasını ileri sürüyorsa, liberal İsmet Berkan da serbest Kürtçe yayınlardan korkulmaması gerektiğini, RTÜK’ün işinin başında bulunduğunu hatırlatıyor. Hiçbir ülke demokrasiden ötürü bölünmemiştir diyor. Bir başka deyişle özgürlükler devletin bekası doğrultusunda kullanıldığı sürece kabul edilebilir. Ama sorun burjuvazinin sınıf egemenliğine gelip dayandığında demokratik haklardan vazgeçilebilir! Tüm bu burjuvalar, gerçekte bakış açılarında birbirlerinden zerre kadar farklı değiller, aralarındaki tek fark, birinin burjuva devleti tehlikede gördüğü bir noktada diğerinin yüreğinin ferah oluşudur. Hepsi gerçek tehditle karşılaştıklarında, burjuva demokrasisinin burjuvazinin sınıf diktatörlüğünden başka bir şey olmadığını, esas dert edindikleri şeyin demokratik hakların genişletilmesi değil burjuvazinin sınıf egemenliğinin korunması olduğunu geçmişte defalarca gösterdikleri gibi, yarın bir kez daha göstereceklerdir.

Kürt kimliğinin tanınması ve kültürel haklar bir çözüm değil yalnızca bir kazanım olabilir

Burjuvazinin en demokrat, en liberal görünen kesimlerinin bile Kürtçe üzerindeki her türlü kısıtlamanın kaldırılması konusundaki ikiyüzlü yaklaşımlarının tersine, işçi sınıfının çıkarları bu konuda tam ve en geniş demokratik hakların sınırsız bir şekilde tanınmasından yanadır. Kurtuluşunun yerel ya da ulusal bir sorun olmayıp, uluslararası bir sorun olduğunun bilincindeki devrimci işçi sınıfı, mücadelesini bu nedenle daha baştan enternasyonal düzeyde yürütmesi gerektiği gerçeğinden hareket eder. Bu nedenle de devrimci işçi sınıfının savunması gereken değerler ulusal kültür, vatan ya da bir ulusal devlet çerçevesine sığmaz.

Ne var ki, devrimci işçi sınıfının hiçbir türden milliyetçilikle bağdaşmaması, onun, ezilen ulusun hareketine ve haklı taleplerine kayıtsız kalması anlamına gelemez. Tersine, bir ulus bir başkası tarafından tahakküm altında tutulduğu sürece, gerek ezen-egemen ulusun işçi sınıfının gerekse de ezilen ulusun işçi sınıfının mücadelesinin gelişiminin önüne engeller dikilmiş demektir. Bu engellerin temizlenmesi, her ulustan işçiler arasında özgürlük ve gönüllülük temelinde tam bir birliğin oluşabilmesi, önyargıların kırılabilmesi açısından ezilen ulusun özgürlüğüne kavuşması, onun da her açıdan diğer uluslardan işçilerle eşit bir konuma gelmesi gerekir.

Bu nedenle Marksizm, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız koşulsuz tanır, bu hakkın tanınıp kullanılabilmesi için mücadele eder ve ezilen ulusun taleplerine sahip çıkar. İşin aslında burjuvazinin kimi kesimleri de kimi tarihsel kesitlerde bu haktan yanaymış gibi bir görüntü sergilemişlerdir. Burjuvaca bir çarpıtmadan ibaret olan bu görüntünün altında, gerçekte her zaman, ezilen ulusun kurtuluş mücadelesini kapitalist sistemin sınırları dahilinde tutmak, barındırdığı ilerici-devrimci potansiyeli yok etmek ve onun devrimci Marksizmin önderliği altına girmesini engellemek kaygısı yatmıştır. Verili bir devletin birliğini korumak adına, gerek ezen ulus burjuvazisinin gerekse de ezilen ulus burjuvazisinin, ulusal sorunu, kültürel bir sorun ya da ekonomik geri kalmışlık sorunu olarak tasvir ettiğine sık sık rastlarız. Oysa ulusal sorun, sözü geçen boyutlara da sahip olmakla birlikte asla bu boyutlara indirgenebilecek bir sorun değildir. Ulusal sorun temelde ve esas olarak bir ulusun bağımsız bir ulus-devlet kurabilme hakkının gaspedilmesinden kaynaklı siyasal bir sorundur. Bu nedenle de Marksistler, ulusların kendi kaderini tayin hakkından, ezilen ulusun bağımsız bir devlet kurma hakkını, yani ayrılma hakkını anlarlar. Bu hakkın ayrılma hakkı anlamı dışında kullanılması sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

Bugün de gerek dünya burjuvazisinin gerekse de Türk burjuvazisinin kimi kesimleri, Kürt gerçekliğini tanıdıkları türünden ifadelerle, kültürel özerklikten, federasyondan vb. bahsettiklerinde aynı ikiyüzlülüğü sergilemekten başka bir şey yapmış olmuyorlar.

Bu noktada, ezilen ulusun ayrılma hakkının tanınmasının önüne geçebilmek amacıyla ezen ulusun burjuvazisinin getireceği kültürel açılımlar, her ne kadar kısmi reformlar olarak değerlendirilebilecek bir içeriğe sahip olsa bile, burada temel sorun ezilen ulusun mücadelesinin hedefleriyle karşılaştırıldığında bu tür açılımların ne ölçüde tatminkâr olabileceğidir. Yükselen bir ulusal kurtuluş hareketi karşısında, egemen-ezen burjuvazinin onu yatıştırmak üzere giriştiği bu tür kandırmacalara karşı çıkılmalıdır. Burada bir benzetme yapacak olursak, burjuvazinin bu tür girişimleri, devrim tehdidinden kurtulmak üzere kimi reformları hayata geçirmesine benzer. Ne var ki, burjuvazinin böylesi aldatma politikalarına karşı çıkarken, sözkonusu reformları değil, mücadelenin bu tür reformlarla sınırlandırılmasını reddederiz. Bu reformları elde etmek için bile devrimci bir mücadelenin verilmesi gerektiğini kitlelerin bilincine kazıyarak, sözkonusu reformları kitlelerin hareketini bir adım daha ileri sıçratabilmek için kullanırız. Lenin’in, 1900’lü yılların başlarında Avusturyalı sosyal-demokrat Otto Bauer’in ortaya attığı “ulusal kültürel özerklik” formülüne karşı çıkarken hareket ettiği noktalardan biri buydu. Otto Bauer’in temel kaygısı, İmparatorluğun baskı altında tuttuğu halkların haklı ve meşru taleplerini sahiplenip bu mücadeleyi proleter devrim mücadelesiyle kaynaştırmak değil, tersine sözkonusu halkların önüne kültürel özerklik adı altında bir reform kırıntısı atarak İmparatorluğun birliğini sürdürmek idi. Böylelikle hem ulusal sorun sanki bir kültürel sorunmuş gibi sunuluyor hem de ezilen halkların mücadelesinin barındırdığı devrimci potansiyel yok edilmeye çalışılıyordu.

Bugün Türkiye’de Kürt sorunu bağlamında gündeme gelen kültürel hakların ise bu çerçeveyle pek ortak noktası yoktur. Çünkü bugün Kürtçe üzerindeki yasakların koşulsuz ve sınırsız bir şekilde kaldırılması, Kürtçe eğitim ve öğretimin önündeki engellerin tümüyle kaldırılması, Kürtçe yayın yapan radyo ve televizyonun önünün açılması gibi konular, ezen-egemen Türk burjuvazisi tarafından değil, ezilen Kürt halkının mücadelesi tarafından gündeme getirilmektedir. Yani bunlar, ezen-egemen Türk burjuvazisinin Kürt hareketini ıslah etmek üzere gündeme getirdiği reform önerileri değil, bizzat Kürt hareketinin mücadele hedefi durumundadırlar. Kürt hareketinin yıllarca yürüttüğü mücadele ve bu hareketin AB nezdindeki diplomatik girişimlerinin de reddedilemez katkılarıyla, bugün sözkonusu konularda TC’nin belli tavizler vermek zorunda kalması bizler açısından aldatıcı olmamalıdır. Nitekim, burjuvazinin getirdiği açılımların ne denli güdük, ne denli tatminkâr olmaktan uzak olduğu gün gibi ortadadır. TC burjuvazisi vermek zorunda kaldığı bu güdük tavizleri bile geri almak için yasal çerçevede yönetmelikler vs. aracılığıyla türlü dümenler çevirmektedir. Dahası, böylesi tavizler her an bir başka yasal düzenlemeyle ortadan kaldırılabilir. Diğer ezilen ulusların mücadele tarihi gibi Kürt halkının gerek bu topraklardaki gerekse de Kürdistan’ın diğer bölgelerindeki mücadele tarihi de şu noktayı defalarca gözler önüne sermiştir: En güdüğünden en genişine böylesi kültürel haklar ancak mücadeleyle kazanılabilir, ve ayrılma hakkının elde edilmesi temelinde gerçek bir çözüme ulaşılmadığı sürece, bu tür kültürel haklar her daim ezen-egemen burjuvazinin tehdidi altındadır.

Bu noktada, enternasyonalist komünistler olarak bizlere düşen görev, Kürt halkının bu en temel demokratik hakları için verdiği mücadeleyi sahiplenmekle sınırlı değildir. Bugün Kürtçenin “resmi dil” olma hedefi halen bir mücadele hedefidir. TC burjuvazisi bunun önüne geçmek için elinden geleni yapıyor ve yapmaya da devam edecektir. Dahası öyle görünüyor ki, ezilen Kürt ulusunun mülk sahibi sınıfları da en güdüğünden bile olsa, böylesi bir kültürel açılıma tav olmuş durumdalar. Bu koşullarda Marksistler, ezilen ulusun emekçi kitlelerini oyuna gelmemeleri doğrultusunda uyarmakla yükümlüdürler. Kürt halkının demokratik hakları, kapalı kapılar ardında mülk sahibi sınıfların diplomatik manevralarının bir sonucu olarak değil, ancak ve ancak Kürt emekçi kitlelerinin önderliği altında devrimci bir mücadele temelinde kazanılabilir ve ancak böylesi bir mücadele sonunda garanti altına alınabilir. Ve tüm bu haklar, ezilen Kürt halkı gerçek özgürlüğe yani ayrılma hakkına sahip olmadığı, Anadolu’nun diğer uluslarından işçilerle eşit, özgür ve gönüllü bir birlik temelinde kaynaşma olanağını eline geçiremediği sürece, burjuvazinin tehdidi altında olacaktır. Demek ki, kültürel-demokratik hakların tanınmasına dönük reformlar, bağımsızlık hakkı elde edilmediği sürece, Kürt sorununun kalıcı bir şekilde çözüldüğü anlamına gelmeyecektir.

Bugün Kürt emekçi kitleleri, yaşadıkları her türlü sorunu bir Kürt olarak ezilmekte oldukları gerçeğine dayandırıyorlar. Kürt emekçiler arasında yaygın olan bu kanı doğru bir yan barındırmakla birlikte gerçekliği tam olarak yansıtmaktan uzaktır. Kürt emekçilerinin yaşadıkları sömürü ve yoksulluk koşulları elbetteki ulusal baskılar tarafından daha da ağır bir hale getiriliyor. Ne var ki, Kürtler arasında da bir sınıfsal ayrışma mevcuttur ve bu ayrışma her geçen gün derinleşmekle kalmıyor, siyasal perspektiflerde de yansımasını buluyor. Kürt emekçileri yalnızca Kürt oldukları için değil, esasen emekçi kimlikleri nedeniyle, yani kapitalizmden kaynaklı derin bir sömürü ve yoksulluk koşullarında yaşıyorlar. Bu kitleler bugüne kadar ulusal kurtuluş hareketine yalnızca Kürt olmaktan kaynaklı ezilmişlikleri, horlanmışlıkları vb. nedeniyle değil, aynı zamanda birer işçi, yoksul köylü olmalarından kaynaklı toplumsal-sınıfsal sorunlarına bir çözüm bulmak için de katılmışlardı. Kürt hareketinin burjuva ve küçük-burjuva önderlikleri, onlara, yaşadıkları toplumsal sorunların kaynağında da ulusal öğelerin yattığını belletmişlerdi. Böylelikle bu kitlelerden, toplumsal beklentilerini de ulusal sorunun çözümüne havale etmeleri istendi. Uzun yıllar boyunca ulusal ve toplumsal kurtuluşu bir ve aynı şey olarak kavradılar. Yaşadıkları ulusal sorunla sınıfsal sorunun iç içe geçerek bilinçlerinde yer etmesi, bir yandan ciddi bir yanılsama anlamına gelirken, diğer yandan Kürt ulusal kurtuluş hareketinin barındırdığı devrimci potansiyel de, emekçi kitlelerin bu devrimci beklentilerinden kaynaklanıyordu.

Kürt sorunun gerçekten çözülmesi, Kürt emekçilerinin bu gözbağını hızla çözüp atacaktır. İşte bu yüzdendir ki, bugün Kürt mülk sahibi sınıflar, mücadeleyi kültürel çözüm önerileriyle sınırlamaya, bu temelde sorunu bir kültürel sorun olarak sunmaya çabalıyorlar. Mesele böylelikle Kürt ulusal kültürünü geliştirme sorunu haline getiriliyor. Böylelikle Kürt işçi sınıfı bizzat Kürt mülk sahibi sınıflar tarafından denetim altında tutulmaya çalışılıyor. İşte bu nedenle de, bugün Kürt halkının temel demokratik-kültürel haklarını savunmakla yetinmeyip, mücadeleyi bununla sınırlı tutmaktan kaynaklanan tehlikeler konusunda en başta Kürt işçileri olmak üzere tüm Kürt emekçilerini uyarmak yine biz Marksistlerin görevidir.

Kürt halkına ayrılma hakkı!

Kürtçeye tam özgürlük!

Kürtlere anadillerinde eğitim hakkı!

Ulusal ayrıcalıklara ve tek bir resmi dil uygulamasına son!