Navigation

Kıbrıs'ta Referandumun Ardından



Kıbrıs’ta Annan Planının onaylanmasına dönük referandum, adanın kuzeyinde ve güneyinde, ortak geçmişi paylaşan[1] iki partinin belirleyici olduğu bir süreçte, 24 Nisan 2004 tarihinde gerçekleşti. Kuzey’den “evet”, Güney’den “hayır” sonucunun çıktığı referandumdan, Türk ve Rum kesimlerinin geleceklerini “ortaklaştıran” bir sonuç çıkmadı. 2004 1 Mayısında, adanın Güneyinin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyeliği başlarken, Kuzey referandumun sonucuna bağlı olarak AB genişlemesinin dışında kaldı.

Müzakere sürecinden itibaren şekillenmeye başlayan tablo, takip eden süreçte AKEL’in tutumunu kamuoyuna açıklaması ile birlikte, hem planın kabul edilmeyeceğini, hem de Kuzey ve Güney’de referandumun sonucunun ne olacağını gözler önüne sermişti. Bu anlamıyla referandum, neredeyse kesinleşmiş sonucun hukuksal açıdan resmileşip tescil edilmesi anlamına geldi. Ancak öte yandan, referandumun sonuçları ve anlamı, Annan Planının kabul edilip edilmemesi ikileminden ibaret değildi.

Her ne kadar evet ve hayır oylarının kullanılmasıyla sınırlı referandumun olası iki sonucu bulunsa da, planın reddedilmesinin nasıl ortaya çıktığına bağlı olarak farklı sonuçları beraberinde getireceği açıktı. Yeşil Hattın kuzeyindeki ve Türkiye’deki “hayır”cıların tabloyu “olabilecek en hayırlı sonuç” biçiminde okumalarının altında yatan gerçek de bununla ilgilidir. Statükonun devamından yana olanlar sonuç olarak istediklerini elde ettiler ve üstelik bu sonuca bağlı olarak, kapitalist dünya karşısında statükonun devam ettirilmesinin ağır basıncı ve sorumluluğunu da üzerlerinden atmış oldular. Güney’den gelen “hayır” yanıtı, Kuzey’de statükonun devamı için çabalayan güçlerin imdadına yetişmiş ve statükocu güçleri bölünmüşlüğün sorumluluğunu tek başına taşımaktan kurtarmıştır.

Bunun yanında, Güney’de referandumdan çıkan “hayır” yanıtı, tek gerçek gündemi ve ufku Annan Planının kabulüne bağlı, AB üyeliği ile sınırlı olan adanın kuzeyindeki hükümeti de zorlu bir sürecin içerisine atmıştır. Nitekim iktidar ortaklarında istifalar başlamış, Nisana ve hatta referandum gününe kadar süren olumlu rüzgâr durulmaya başlamıştır.

Her ne kadar Annan Planı, şayet “hayır” oyu çıkarsa, plan bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkar ve referandum öncesi duruma dönülür kaydı ile oylamaya sunulmuş olsa da, önümüzdeki dönemin pek çok boyutuyla referandum öncesinden farklı olacağı kesindir. Dolayısıyla, referandumun sonucunun ve tek tek adanın her iki kesiminde sandıktan çıkan oyların, adanın bütünü ama özellikle kuzeyi üzerinde ve Türkiye AB ilişkilerinde belirleyici etkileri olacaktır. Adanın AB’nin sınır boyu olması, 1 Mayıs 2004 itibarıyla Türkiye’nin uluslararası hukuk zemininde AB toprağı sayılan bir bölgede işgalci bir askeri güç olarak bulunması[2], Türkiye’nin AB üyelik hedefi ve gündemdeki Büyük Ortadoğu Projesi hesaba katıldığında, referandum sonrası süreç ve referandum sonucunun taraflar üzerindeki etkileri daha bir önem kazanmaktadır.

“Hayır”larla açığa çıkanlar

Komünistlerin en az adadaki referandum, sonuçları ve buna bağlı olası gelişmeler kadar önemsemeleri gereken bir diğer nokta ise, hattın gerek Kuzeyinde gerekse de Güneyinde yükselen “hayır” sesleri ve gerekçeleri olmalı.

Kıbrıs referandumu, siyasetin sağ ve “sol” öznelerinin pek çoğunu Annan Planının kabul edilmemesi ekseninde ortaklaştıran bir tarihsel dönemeç olarak şekillendi.

Adanın Kuzey ve Güneyindeki sağ partilerin-çevrelerin “hayır” çağrısını benimseyip öne çıkartmalarının sebepleri fazlasıyla bilinen ve bu yazı kapsamında ayrıca bir kez daha üzerinde durulması gerekli olmayan bir nokta. Bununla birlikte, gerek Türkiye’deki gerekse de Güney Kıbrıs’taki sol cenahtan yükseltilen “hayır” çağrılarının üzerinde durulması ve bu zeminde yaşam bulan ulusalcı-şovenist yaklaşımlarla hesaplaşılması, üzerinden atlanamayacak bir nokta.

Ada ile sınırlı bir fotoğrafa bakarak, “sol” cenahın Annan Planına yönelik yükselttiği “hayır” çağrılarını anlayabilmek pek mümkün olmayacaktır. Ada “sol”u bu sorun özelinde ortak bir tutumda buluşmamıştır. Hattın güneyindeki sol, AKEL başta olmak üzere hayır derken, kuzeyindeki sol, evet cephesinde bir araya gelmiştir. Bu nedenle, “hayır”cı solu ve beraberce paylaştıkları ulusalcı yanılsamaları anlayabilmek için, adanın hemen yanı başındaki Yunanistan ve Türkiye solunun Annan Planına ve referanduma nasıl baktıklarını hesaba katmak gerekiyor.

Güney’deki AKEL koalisyonunun yanında, Kuzey’de CTP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, Kıbrıs’ın bütünleşmesinden yana olanlar nezdinde adanın bütünlüğünü sağlama yolunda somut adımların atılacağı beklentisi belirgin biçimde ortaya çıkmıştı. Geçmişte aynı Komünist Partinin üyesi olarak birlikte hareket edip beraberce siyasal mücadele veren, bu eksende ortak bir geçmişe sahip olanların, Kıbrıslılık kimliği altında adada yaşanan bölünmüşlük sorununa son verebileceklerini beklemekten daha doğal ne olabilirdi ki? Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Bu yöndeki beklentilerin fazlasıyla iyimser olduğu, AKEL’in Papadopulos’un açıklamasının hemen ardından doğrultusunu “hayır” tutumuna çevirmesi ve nihayetinde tutumunu netleştirmesiyle birlikte ortaya çıktı.

CTP başta olmak üzere Kuzey’deki bütün “evet”çiler arasında burukluk yaratan AKEL’in bu tutumunun aslında sürpriz denecek bir yanı yoktu. 1970’li yıllarda adanın güneyinde yükselen ENOSİS dalgası karşısında, Rum ve Türk işçilerinin ve halklarının birliği hedefini yeterince yükseltmek yerine AKEL, milliyetçi çizgisinden kurtulamamış, tabanının gerici-şoven yaklaşımlarına sürekli prim veren bir yönelimi benimsemiştir. Yakın dönemde de merkez sağın adayı Papadopulos’u destekleyen AKEL’in, bu referandum sürecinde, işçi sınıfının çıkarları temelinde adanın bütünlüğünün sağlanabilmesi ekseninde değil de, benimsediği Rum kimliği üzerinden Rumların Türkler karşısındaki kaygı ve çıkarlarının savunulması ekseninde bir tutum aldığı ortadadır. Bu anlamıyla AKEL, rüzgâr ne yandan eserse dümenini ona göre değiştiren bir çizgi izlemeye devam ettiğini ve adadaki sorunun çözümünün sorumluluğunun altından kalkamayacağını bir kez daha göstermiştir.

Referandumun Kuzey’de ayrı bir anlamı daha vardı. Yıllardır devam eden bölünmüşlüğün ortadan kaldırılmasının ve buna bağlı AB üyeliğinin oylanmasının yanında, Kuzey’den verilen “evet” oyları, asıl olarak bölünmüşlüğe paralel olarak kötüleşen çalışma ve yaşam koşullarına, her gün daha da kötüye giden ekonomiye, yalıtılmışlık ve bunalmışlığa ve Denktaş’ta simgelenen statükoya “hayır” anlamını da taşıyordu. Bu nedenle, adanın kuzeyindeki “evet” tutumu ağırlıklı olarak liberal demokratik bir çizgide şekillenirken “hayır” tutumu, TC işgalciliğinde somutlaşan mevcut statükonun en azından bir süre daha devamını arzulayan gerici, milliyetçi güçlerin benimsediği ve ortaklaştığı bir tutum oldu.

Yunanistan ve Türkiye cephesi

Annan Planının oylandığı referanduma “hayır” tutumunu benimseyerek yaklaşan ve bu tutumun propagandasını yapan güçler, adanın Güneyi ve AKEL ile sınırlı değildi. Yunanistan ve Türkiye’deki geleneksel sol parti ve grupların büyük bir kısmı da planın onaylanmaması gerektiği görüşünde buluşuyorlardı. Elbette bu çerçevede şekillenen bir “hayır”, açık bir şekilde, adanın bölünmüşlüğünün ya da statükonun devam etmesi gerektiği düşüncesine dayandırılmıyordu. Plana dönük “hayır” tutumunu öne çıkaran gruplar, adada Rum ve Türklerin birliğinden, bağımsız ve birleşik bir Kıbrıs gereğinden söz ediyorlardı. Dolayısıyla, en azından söylem düzeyinde, Rumlar karşısında Kuzey’deki Türklerin ya da tersine Türkler karşısında Güney’deki Rumların çıkarlarını öne aldıkları için “hayır” tutumunu ileri sürmüş görünmüyorlardı. Ancak, durumun böyle olması, onların yaklaşımlarının temelinde ulusalcı kaygıların ve çarpıklıkların bulunmadığı anlamına gelmiyor.

Yunanistan geleneksel solu, Annan Planını emperyalist bir plan olduğu, AB-ABD patentini taşıdığı gerekçesiyle desteklemeyeceğini propaganda etmiş ve bu nedenle plana “hayır”ı öne çıkarmıştır. Türkiye tarafına gelince… Ulusal bağımsızlık ve ulusal güvenlik kaygılarıyla, bağımsız ve egemen varlığı kendi vatandaşları ve hatta hükümet üyelerince bile tartışmalı olan KKTC’nin son bulmasını emperyalizmin bir hamlesi ve Türkiye’nin bağımsızlık ve güvenliğinin tehlikeye düşmesi olarak ele alan şovenist yaklaşımlar bir yana bırakılırsa, Türkiye’deki geleneksel solun “hayır” tutumu için ileri sürdüğü gerekçeler de büyük ölçüde aynıdır.

Elbette kendine komünist diyen hiçbir örgüt ya da çevrenin, emperyalist planları işçi sınıfına gerçek bir kurtuluş olarak sunması beklenemez. Fakat ne yazık ki, geleneksel solun “hayır” tutumunun kaynaklandığı siyasal temel, bu doğrunun ötesine taşan ve eleştirilmesi gereken bazı önemli hususları içermektedir.

Türkiye’deki “hayır” sesleriyle birlikte ortaya çıkan gerçeklerden biri de, Türkiye geleneksel solunun kendini yanlış bir anti-emperyalizm anlayışından kurtaramadığıdır. Bu gruplar anti-emperyalizmi siyasal bağımsızlığa indirgemektedirler. Oysa eğer gerçek bir anti-emperyalizmden söz edilecekse, bu mücadele anti-kapitalist kapsamından asla kopartılamaz. Kıbrıs’ta ise ortada bir ulusal sorun vardır ve mesele Kıbrıs halkının kendi kaderini tayin etmesidir. Elbette bu konuda da işçi ve emekçilerin gerçek çıkarını temsil eden çözüm, ancak devrimci ve örgütlü işçilerin yürüteceği toplumsal kurtuluş mücadelesinin geçerken ulusal sorunu da çözmesi olurdu. Ne var ki referandumla, işçi sınıfının son derece örgütsüz olduğu ve söz konusu gerçek çözümün ne yazık ki gündeme giremediği somut koşullarda yüz yüze gelindi. İşte bu nedenle, Annan Planı temelinde bile olsa, somutta “evet” adanın birleşmesini, “hayır” ise adanın bölünmüşlüğünü, dolayısıyla statükonun devamını ifade etti.

Lafta Kıbrıslı Türk ve Rumların kendi kaderlerini bağımsız bir şekilde belirlemeleri gerektiğinden yana olanların, bu somut koşullarda “hayır” tutumunu benimsemeleri, ne yazık ki işçi sınıfının gerçek çözümünün güçlendirilmesi anlamına gelmedi. “Evet”e Türkiye’nin ya da Yunanistan’ın ulusal bağımsızlığını zedeleyeceği gerekçesiyle karşı çıkmak, esasen geleneksel solun ulusalcı bir sosyalizm anlayışını benimsemesinden kaynaklanmaktadır. Küçük ulusların ve devletlerin çıkarlarının, büyük ulusların ve devletlerin çıkarlarına feda edilmesi, bir burjuva tutumdur ve emperyalizmin belirleyici özelliklerindendir. Neticede bu noktaya kayan bir yaklaşımla işçi sınıfı adına siyaset yapmak, emperyalist planlara tutarlı bir şekilde karşı çıkıldığını iddia etmek asla mümkün değildir.

Üzerinde durulması gereken önemli bir husus daha bulunuyor. Güya işçi sınıfının çıkarlarını savunuyorlarmış, ulusal sorunun çözümünü işçi sınıfının kurtuluşuna bağlıyorlarmış gibi görünerek kendi kaderini tayin hakkına fiiliyatta karşı çıkanlar, geleneksel sol içindeki en sinsi oportünistlerdir. Kürt ulusal mücadelesi söz konusu olduğunda, “ulusal sorunun burjuva çözümünden yana değiliz” nakaratı eşliğinde Kürtlerin kurtuluşunu Türkiye işçi sınıfının kurtuluşuna endeksleyerek sonuç itibarıyla gerek Türkiye gerekse de Irak sınırlarındaki mevcut statükonun devamından yana saf tutanlar, Kıbrıs sorunu gündeme geldiğinde de soruna bu pencereden bakmaktan kurtulamamışlardır. Bir yandan Türkiye merkezli bakışın etkisi, diğer yandan gündemde olan “çözüm” önerisinin burjuvazinin patentini taşıdığı gerekçeleriyle yükseltilen “hayır” yanıtı, sonuç olarak Kıbrıs’taki statükonun devamını hedefleyen güçlere destek işlevi görmüştür.

Kıbrıs’ın Rum ve Türk işçilerinin sınıfsal-politik çıkarlarının ifadesi olabilecek bir çözümü somutlama kudretine sahip bir örgütlülükten, komünistlerin ise ada halkına işçi sınıfının tarihsel-politik ihtiyaçları ekseninde bir çözüm seçeneğini sunabilecek güç ve örgütlülükten yoksun olduğu koşullarda, “bizim hayırımız Denktaş’ın ve Papadopulos’un hayırından farklı” ifadelerinin pratikte hiçbir somut karşılığı olmadığı ve koşullar değişmediği sürece olamayacağı hesaba katılırsa, durumun vehameti daha iyi anlaşılabilir. En iyi ihtimalle Kıbrıs’ta ulusal sorunun çözümünü sosyalist bir Kıbrıs şartına bağlayarak “hayır”ı savunanlar ise açıkça Lenin’in kıyasıya eleştirdiği emperyalist ekonomizm eğilimine savrulmuş olmaktadırlar.

Sonuç olarak

Şurası açık ki, komünistlerin gerçek bir devrimci çözüm seçeneğini sunabilecek güç ve örgütlülükten yoksun olduğu koşullarda, adada yaşanan soruna dair ortaya konulan bütün seçenekler burjuvazinin etiketini taşıyacaktır. Peki bu koşullarda seçeneksizlik ya da mevcut seçeneklerin her birisinin reddedilmesi çağrısı somut bir politik tutum olarak öne çıkartılabilir mi?

Nasıl ki komünistler, burjuva iktidarı altında ekonomik-demokratik sorunlar karşısında, bu sorunların çözümünü işçi sınıfının iktidarına havale eden beklemeci bir tutumu benimsemiyorlarsa, ulusal sorun ya da bir-iki devletin geleceğini belirleyecek bir halk oylaması söz konusu olduğunda da, “nasıl olsa ortaya atılan seçenekler burjuvazinin etiketini taşıyor” gerekçesiyle, “al birini vur ötekine” yaklaşımını benimsemezler. Bunun yanında belirtmek gerekir ki, Kıbrıs somutunda güncelliğini koruyan referandum çerçevesinde ortaya konan iki seçenek arasında göz ardı edilemeyecek bir fark da bulunuyor.

Dolayısıyla, işçi sınıfının çıkarlarını yansıtan bir seçeneği somut olarak hayata geçirme şansının olmadığı koşullarda, bu referandum somutunda “evet”e de “hayır”a da aynı mesafede durmak, işçi sınıfının ve emekçilerin zihnini bulandıran bir tutumdur. Komünistler, işçi sınıfına somut bir seçenek ve kazanılması-korunması gereken mücadele hedefi olarak burjuvazinin iktidarının şu ya da bu şeklini önermezler; ancak, burjuva iktidarının çeşitli biçimleri arasındaki farka da umursamazlıkla yaklaşmazlar. Bu umursamazlığın tipik örneklerinden biri, 1930’lu yıllarda SSCB politikalarının bir sonucu olarak sosyal-demokrasiyle faşizmi eşitleyen Stalinist yaklaşımdır. Bu yaklaşımın Avrupa’da faşizmin yükselişi karşısında işçi sınıfını silahsızlandırmaktan ve gericiliğin elini güçlendirmekten öte bir anlamı olmadığı, bu politikaların sonucu olarak ödenen ağır bedel de hesaba katıldığında komünistler açısından bütün açıklığı ile ortadadır.

İşçi sınıfının çıkarlarını yansıtan bir seçeneği somut olarak hayata geçirmenin olanaklarından yoksun olunması, komünistler açısından işçi sınıfının sınıfsal-politik çıkarlarının ifadesi olabilecek çözümleri, adada olduğu gibi enternasyonal ölçekte de somutlama kudretine sahip bir örgütlülüğün yaratılması görevine yoğunlaşma gereği olarak anlaşılmalıdır.

Kıbrıs sorununun burjuvazinin şu ya da bu kesiminin ihtiyaçlarına yanıt veren formüllerle kalıcı bir çözüme ulaşabilmesinin olanaksız olduğu açıktır. Ancak mevcut statüko ve aynı zamanda buradan da güç alarak yükselen ulusal gericiliğin sunduğu koşullar birleşik bir Kıbrıs’ın sunacağı koşullardan daha hayırlı değildir. Dolayısıyla komünistler, burjuvazinin seçeneklerinden birisini benimseyip öne çıkartmasalar da, Kıbrıs referandumu somutunda statükonun yıkılması ve adanın birliğinin sağlanmasının olanaklarını düne göre daha fazla sunan “evet” yanıtına çok daha yakın olmak zorundadırlar.

Kıbrıs, referandumu ardında bıraktı. Bugüne kadar uluslararası burjuvazinin birleşik bir Kıbrıs yaratma gayretleri karşısında ısrarlı bir direniş sergileyen Türk kesimindeki statüko yanlılarının somut olarak yerel seçimlerden bugüne sürekli bir şekilde güç yitirmesiyle birlikte çoğunluğun talebi halini alan statükonun yıkılması ve birleşme hedefi, bugüne değin birlik yanlısı olan güneyden destek ve olumlu bir yanıt alamadı. Adanın güneyi birleşmeye “hayır” dedi. Bu koşullarda komünistlerin Kıbrıs sorununun çözümü söz konusu olduğunda söyleyecekleri yeni bir şey bulunmuyor:

“Kıbrıs sorununun burjuvazinin şu ya da bu kesiminin ihtiyaçlarına yanıt veren formüllerle kalıcı bir çözüme ulaşabilmesi olanaksızdır. Ancak bu olanaksızlığın işçi sınıfı nezdinde de bilince çıkabilmesi, işçi sınıfının burjuva politikaların çözümsüzlüğünün farkına varabilmesi, komünistlerin adada olduğu kadar, enternasyonal ölçekteki çabalarına dolaysız biçimde bağlıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin sınıfsal-politik çıkarlarının ifadesi olabilecek çözümleri, adada olduğu gibi enternasyonal ölçekte de somutlama kudretine sahip bir örgütlülüğün yaratılması, komünistlerin önündeki başlıca görev olarak durmaktadır. Bu görevin yerine getirilmesi yolunda atılacak kalıcı adımlar, ada halkını, Kıbrıs sorununun gerçek ve kalıcı çözümüne bir adım daha yaklaştıracaktır.”[3]

 



[1] 60’lı yılların sonuna kadar AKEL, Sovyet çizgisinde olan ve Cumhuriyetçi Türk Partisinin (CTP) kadrolarını da içinde barındıran tek bir Komünist Partisiydi. Adada gerginliğin tırmanmaya başlamasının ardından adanın bölünme noktasına gelmesiyle birlikte, 1970’te AKEL’in bir parçası Cumhuriyetçi Türk Partisi oldu ve bu parti içerisinde yaşanan ayrışmada Mehmet Ali Talat, liberal kanadın lideriydi.

[2] Adanın Türk kesiminde “hayır” oyunun çıkmaması ve Rum kesiminin “hayır” demiş olması, uluslararası hukuk zemininde Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını işgalci olmaktan belli ölçülerde uzaklaştırmış ve Türkiye’yi bu eksendeki olası yaptırımlardan da kurtarmıştır.

[3] Nihat Balkanlı, Kuzey Kıbrıs Seçimlerinin Ardından