Navigation

“Kart Kurt”tan Alt Kimliğe

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Şemdinli sonrası alevlenen tartışmaların gündemde en çok yer eden başlığı “alt kimlik-üst kimlik” sorunu oldu. Başbakan daha önce dile getirmiş olduğu “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” formülünü Şemdinli sonrası bir kez daha dile getirince, safları kalabalık şovenist koro yine hop oturup hop kalktı. Bol bol parmak sallanıp, Türklüğün bir “alt kimlik” olamayacağı, hepimizin şanlı Türk milletinin mensubu olduğu ve bununla gurur duyulması gerektiği hatırlatıldı. Böylece büyük Türk şovenizmi bir kez daha kendi ayinini yapmış oldu. Ancak tüm bu şovenist gayretkeşliğe rağmen, hem tartışmanın genel seyri ve geride bıraktığı atmosfer, hem de bizzat bu hezeyan hali, Kürt halkının varlığını yok saymanın mümkün olmadığını ortaya koydu. İşin aslı, egemenler kepazece bir kibirlilikle ona bir kimlik bahşederek ulusal sorunu halletmenin hesabını yapadursun, Kürt halkı kendi kimliğini uzun ve acılı bir mücadele sonucunda çoktan kazanmış durumda.

Bu ve benzeri tartışmaların, tüm isteksizliğine rağmen, düzen cephesinde bugün bu denli geniş ölçüde ve politik gündemin demirbaşı olacak şekilde yapılmak zorunda olmasının ne anlama geldiğini iyi kavramak gerekiyor. Türkiye’de burjuva devletin kuruluş sürecinde oluşturulan ve özgül bir burjuva rejimi ifade eden resmi ideoloji tarihsel bir bunalım geçirmektedir. Daha özet bir ifadeyle Kemalizmin bir bunalımı söz konusudur. Bir yandan burjuvazinin AB’ci güçlü bir kesimi ve liberaller, diğer yandan Kürt hareketi, bir yanda da İslamcı hareket ve uzantıları Kemalizmi aşındırmaktadır.

Şüphesiz bu bunalımın en temel unsurlarından birisini Kürt sorunu oluşturmaktadır. ABD emperyalizminin Irak’a saldırısı ve işgaliyle birlikte Türkiye’deki düzen cephesinin Kürt sorununda tarihsel bir sıkışma sürecine girdiğini ve geleneksel inkâr ve imha siyasetinin giderek daha fazla karaya oturmakta olduğunu uzunca bir süredir dile getiriyoruz. Irak’taki Kürt önderliklerin, oluşan yeni durumda, gerek Irak’ın bütünü üzerinde gerekse de Irak Kürdistanı’nda elde ettikleri yeni rol, Kürt sorununun dünya ölçeğinde yeni bir düzleme yükselmesine yol açtı. Dört ülkeye yayılmış olan Kürt halkı Irak Kürdistanı’nda bir devlete doğru ilerlemekte olan süreç dolayısıyla ulusal bilinçte yeni bir yükseliş yaşıyor. Son birkaç mevsimin gelişmeleri de göstermektedir ki, Türkiye’deki Kürt hareketinin uzun yıllardır verdiği mücadelenin ardından Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte içine girilen tavsama dönemi de bu bağlamda yerini yeni bir toparlanmaya terk etmektedir.

Ancak bunca yıllık mücadeleye ve düzen cephesinin yaşadığı tüm sıkışmışlığa rağmen Kürt halkı hâlâ elle tutulur somut bir kazanım elde edebilmiş değil. Düzen cephesinin atmak zorunda olduğu geri adımlar henüz esasen ideolojik düzlemle sınırlıdır. Bunu da yalnızca sorunun artık bir tabu olmaktan çıkmış olması şeklinde özetlemek doğru olur. Eskiden Kürt halkının varlığı bile yok sayılırken artık gerçeğin çıplak gücü karşısında şovenistler bile bunu şu ya da bu biçimde itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Bugün Kürt sorununun varlığı ve Kürt kimliğinin kabul edilmesinin gerekliliği egemenler tarafından bile dillendirilmek zorunda kalınıyorsa, bu yıllardır Kürt halkına zorla giydirilmeye çalışılan ırkçı Türklük kimliğinin tutmadığını gösterir. Şimdi burjuvazi, “tamam, altı senin olsun üstü benim” diyerek Kürt halkına yeni bir havuç uzatıyor.

Sorunun Tarihsel Arkaplanı

Resmi ideolojinin dikişlerinin atmakta oluşunun bir yansıması, artık çeşitli sorunlar vesilesiyle sık sık Türk burjuva devletinin kuruluş sürecinin sorgulanmasıdır. Asyatik bir temel üzerinde gerçekleşen tepeden inme ve güdük bir burjuva devrimi sonucu ortaya çıkan rejimin doğum lekeleri ve tarihsel günahları artık bir bir sahneye seriliyor. Çokuluslu bir imparatorluğun mirası üzerine, halk katılımının azami ölçüde boğulduğu ve demokratik içerikten yoksun bir burjuva devriminin ürünü olan Kemalist rejim, kendisine tek bir etnik kimliği, yani Türklüğü esas alan bir resmi ideoloji yarattı. Türk burjuva devrimi halk kitlelerini kucaklayan, esinlendiren, demokratik, özgürlükçü bir karakter taşımadığı için, onun ürünü olan rejim de Türk kimliğini zorla herkese dayattı ve bu kimliği inanılır kılmak için sürekli olarak bir Türkleştirme operasyonu yürüttü. İşte bugün kimlik tartışmasıyla da kendisini ortaya koyan gerçeklik, 80 yıl sonunda bu zorla asimilasyon politikasının Kürt halkı karşısında iflas etmiş olmasıdır.

Bilindiği gibi Osmanlı’nın çöküş döneminde imparatorluğu kurtarmanın çaresini arayan Osmanlı egemenleri ve aydınları arasında üç alternatifin tartışması yapılıyordu. Vaktiyle Üç Tarz-ı Siyaset adıyla da anılmış olan bu alternatifler Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük idi. Bu tartışmada değişik saflarda yer alanlar olduysa da, eğilimler arasındaki mücadeleyi kazanan, daha sonra TC’yi kuracak olan kadronun da üzerinde karar kıldığı Türkçülük seçeneği oldu. Bu tez daha ilk ortaya atıldığı dönemden itibaren, Osmanlı coğrafyasında kendini Türk olarak görmeyenlerin (ki bunların büyük bir çoğunluk oluşturduğu açıktı) Türkleştirilmelerini içeriyordu. Ancak bu Türkçülük seçeneğinin saf anlamda bir Türkçülüğü değil, İslamcılıkla eklektik biçimde harmanlanmış bir Türkçülüğü ifade ettiğini de belirtmek gerekiyor. Zira saf bir Türkçülüğün özellikle Kürtler ve Arapları tavlamakta işlevli olamayacağı kendiliğinden belliydi. Nitekim Kürtlerin “milli mücadele”ye ikna edilmelerinde ideolojik olarak İslami motifler kullanılmıştır.

Osmanlı tarih sahnesinden silindiğinde, yeni burjuva cumhuriyeti kurmakta olan Osmanlı paşalarının eline Anadolu toprakları kalmıştı. Anadolu, imparatorluk bünyesindeki Türk nüfusun en çok bulunduğu yer olmakla beraber, yine de tek bir etnik kimliğe sıkıştırılamayacak denli karışık bir tablo arz ediyordu. Bu topraklar, binlerce yıllık tarihi boyunca sayısız kavmin geçiş ve yerleşme alanı olarak son derece geniş bir etnik çeşitlilik sergilemiş ve Türk unsuru da bu coğrafyanın sayısız etnik unsurundan yalnızca biri olmuştu. Böylesi bir kavimler kavşağında tek bir etnik unsurun adı etrafında ulusal devlet kurma çabasının kendi başına gerici bir nitelik taşıdığı apaçıktır.

Bunu görmek için, hemen yanı başımızdaki İran’a sadece göz atmak bile yeterlidir. Türkiye ile benzer bir geçmiş ve yapıdan gelen İran’da idari birimlerin, yani illerin adlandırılışında ülkenin etnik yapısını dikkate alan bir tutum benimsenmiştir. Bugün İran’da resmi olarak bir Kürdistan ili, Doğu Azerbaycan ve Batı Azerbaycan illeri bulunmaktadır. Elbette İran’da bir ulusal ya da etnik baskı olmadığı anlamına gelmiyor bu. Başta Kürtler olmak üzere orada da ezilen halklar bulunuyor. Ancak kendisini pek medeni, pek ileri gösterme gayretindeki Türkiye ile bir karşılaştırma yapmak ve tüm bu şişinmeye karşın Türk egemenliğinin gericiliğinin ne denli derin olduğunu göstermek açısından bu veri büyük bir anlam ifade ediyor.

Bugün kimlik tartışmasında Türklüğün bir alt kimlik olamayacağını savunan gericilerin, açıktan ya da zımnen sahip oldukları anlayış, Osmanlı’dan (ve hatta Selçuklu’dan) beri bu toprakların sahibinin Türkler olduğudur. Bu anlayış Türk şovenizminin ideolojik temelini oluşturan “üstün Türk” şişinmesinin bir ifadesidir. Genel olarak bütün milliyetçilikler gibi, Türk milliyetçiliği de tarihe bilimsel bir gözle değil darkafalı milliyetçi bir gözle bakar. Tarihsel gerçeklerin bu bakışta pek bir önemi yoktur, önemli olan, binbir türlü çarpıtma da gerekse, tarihin ulusal gurur ve üstünlük duygusunun oluşturulmasına hizmet etmesidir.

Demokratik ve halkçı bir dinamizmden yoksunluk, daha doğuştan tıkız ve korkak Türk burjuvazisini kaba çelişkiler içinde, bir yandan kendini Osmanlı’dan ayrı tutmaya bir yandan da onu sahiplenmeye itti. Bu bir bakıma onun çelişik gerçekliğinin bir ifadesiydi. Ama geriye dönük olarak Osmanlı devletine Türk kimliğinin giydirilmesi efsanevi bir zorlamadan başka bir şey değildi. Bu efsane karşısında tarihsel gerçekleri ısrarla hatırlatmak gerekiyor.

Gerçekte Osmanlı’da üstün Türklük duygusundan eser yoktu. Aksine Osmanlı yöneticileri başka birçok topluluğu olduğu gibi bizzat Türkleri de aşağılarlardı. Türkler hakkında “Etrak-ı bi idrak” yani “idraksiz Türkler”, ya da bir başka örnekte, “Etrak-ı nâ-pak”, yani “pis Türkler”, gibi sözler Osmanlı yönetim kademelerinde sık geçen sözlerdi. Bu ve benzeri aşağılamalara maruz kalan imparatorluk bünyesindeki Türkmen unsuru da Osmanlı hakkında kendine özgü deyişlerini üretmişti: “Şalvarı şaltak Osmanlı/ Eğeri kaltak Osmanlı/Ekende yok biçende yok/Yemede ortak Osmanlı”.

Despotik bir imparatorluk olarak Osmanlı devleti kendi tarihselliğine uygun olarak etnik bir damga taşımıyordu. Ve Osmanlı yönetimi Türkleri aşağılayan ifadelere benzer ifadeleri sadece onlar için değil Kürtler de dahil olmak üzere başka etnik unsurlar için de kullanırdı. Mesela Kürtler için de “Ekrad-ı bi aklu din” yani “akılsız ve dinsiz Kürtler” denirdi. Osmanlı kendisini Türk kabul etmiyordu, onun Türk sıfatıyla alâkası, uzak geçmişte devletin kuruluşunu gerçekleştirenlerin Türkmen olması ve Avrupalıların ona kendi arzusu dışında Türk diyor olmasıydı. Oysa Osmanlı devleti kurulduktan kısa süre sonra hızla klasik Doğu despotizmine evrilmiş ve özellikle devşirme mekanizmasıyla başlangıçtaki Türkmen karakterini yitirmiştir. Çoğu padişahın annesinin Balkan kökenli Hıristiyanlardan olması bunun yalnızca en sembolik ifadesidir. Devlet aygıtının bütünü ve özellikle yüksek bürokrasinin bileşiminde “Türk” unsurunun izine rastlamak zordur. Devlette muhafaza edilen tek şey dil olmuştur. Ancak o da söz konusu değişimi kaçınılmaz biçimde yansıtarak, büyük bir dönüşüm yaşamış ve Türkmen halkın anlamadığı, adeta yeni bir dile, yani Osmanlıcaya dönüşmüştür.

İşte böylesi bir tarihsel arkaplandan geldiği halde, Anadolu coğrafyasında Türkçülüğü kendine çıkış yolu olarak gören Osmanlı paşaları, eskinin çöküşü ve yeninin oluşumu sürecinde öncelikle asli düşman olarak gördükleri Rum ve Ermeni halklarını temizleme hedefiyle hareket ettiler. Ermeni soykırımı bu siyasetin ürünüdür (bkz. Deniz Moralı, Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir, MT, no.2). Bunlar Anadolu’da geriye kalan ve esas olarak Müslüman olan unsurların Türk-Müslüman kimliği çerçevesinde asimile edilebileceğini hesap ediyorlardı. Büyük bir kitle oluşturan Kürt halkı hariç tutulursa bu hesabın tuttuğunu söylemek mümkün. Görece küçük olan diğer birçok etnik unsur gerçekten de büyük oranda asimile olarak Türk kimliğini benimsedi. Zorlu lokma olan Kürtler içinse, Türkleştirme politikaları tüm zorlama ve baskılara rağmen başarılı olamadı. Bu politikalar Kürt halkı için büyük bir aşağılama anlamını taşıdı. Doğrusu yeryüzünde belki de hiçbir halkın varlığı, “Dağ Türkü”, “Kart-Kurt” teorisi türünden eşi görülmemiş kepazeliklerle, bu kadar seviyesiz bir pişkinlikle aşağılanıp yok sayılmadı.

Kürt halkının ulusal özlemleri esas olarak yüzyıl dönemecinde şekillenmeye başladı. Zamanla güçlenen bu eğilimler Osmanlı’nın I. Dünya Savaşında yenilmesi ve Mezopotamya’nın esas olarak İngiliz işgaline uğramasıyla birlikte yeni bir aşamaya yükseldi. Ancak yine de Kürtler bu dönemde, emperyalistlerin himayesinde bağımsız bir Ermenistan kurulmasını kendileri için tehlike olarak görmelerinin de etkisiyle, Kemalist kadrolarla birlikte “milli mücadele”de yer aldılar. “Milli mücadele” sürecinde Kemalist önderliğin belirli bir noktaya kadar Kürtlere birtakım vaatlerde bulunduğu ve onları sürekli yatıştırdığı biliniyor. O dönem Mustafa Kemal’in konuşmalarının çoğunda Türkleri ve Kürtleri birlikte andığı, mücadeleyi iki halkın birlikte verdiğini ve yeni devleti birlikte kurduklarını vurguladığı, sonradan unutturulmuş olmakla beraber, iyi bilinen gerçeklerdir. Hatta Amasya Tamiminde, “Kürtlerin ulusal ve sosyal haklarının tanınacağı” açıkça belirtilmiştir. Şu anda yaşanmakta olan kimlik tartışmaları bağlamında Kürt siyasi temsilcilerinin bu gerçeğin Anayasaya yazılmasını istemesinden daha doğal ne olabilir?

1921’in ilk aylarında diğer muhalefet odaklarını etkisizleştirip kendi elini rahatlatan Kemalist önderlik, hızla, “milli mücadele” süreci içinde kendilerinin aldatılacağını fark ederek ayaklanma hazırlıklarına girişmiş olan Kürtlerin üzerine yürümüş ve onları hazırlıksız yakalamıştır. Kürtler Koçgiri isyanı olarak bilinen erken bir ayaklanmaya sürüklenmiş ve nihayetinde isyan kanla bastırılmıştır. Bu arada hatırlanması gereken bir nokta, o dönemde Mecliste yer alan işbirlikçi Kürtlerin isyanın bastırılmasına onay vermiş olmasıdır. Bunu vurgulamamızın sebebi, güncel kimlik tartışmasıyla da ilgili olarak, Kürt egemenlerin işbirlikçi kesimlerinin bu ve benzer tavırlarının, bugün düzenin bazı temsilcileri tarafından yeni çarpıtmalar için malzeme yapılmasıdır.

Radikal gazetesi köşe yazarları arasında yer alan Gündüz Aktan gibi düzenin rafine stratejistleri artık eski usûl kaba ve sığ argümanları kullanmanın yeterli olmadığının farkındalar ve önümüzdeki dönem için daha kullanışlı olabileceğini düşündükleri yeni argümanlar hazırlama gayretindeler. Onlar yıpranmış ideolojik mevzileri kıt akıllı ayaktakımına bırakarak daha incelmiş tezler ileri sürüyorlar. Gündüz Aktan şimdilerde, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını zaten daha önce kullanmış olduğunu ve artık bunun üzerine bir bardak su içmesi gerektiğini söylüyor. Duyan da, bu ülkede ezilen halklar için kendi kaderini tayin hakkının ilan edilmiş ve halkların da bunu özgürce kullanmış olduğunu sanır.

Her ne kadar isyancı Kürt hareketi “milli mücadele” süreci içinde bastırıldıysa da, sorunun yerli yerinde durduğunun ve sıcak olduğunun pekâlâ farkında olan Kemalist rejimin temsilcileri, Lozan’daki görüşmeler sırasında kendilerini “Türk ve Kürt” halklarının temsilcileri olarak takdim ediyorlardı. Varlığı 80 yıl boyunca yadsınmış ve bugünlerde zorla kabullenilen Kürt halkı, resmi ideoloji tarafından TC’nin diplomatik doğuşu olarak kutsanan Lozan’da bile varlığını hissettiriyordu. Böyle olmakla beraber, Lozan anlaşması Kürt halkı açısından resmi planda yok sayılma sürecinin başlangıcı oldu.

Ancak Kürt halkına dönük zorla asimilasyon-Türkleştirme politikaları 1925’ten önce başlayamadı. Bu tarihte patlak veren başarısız Şeyh Sait isyanının ardından, bugüne kadar süren sistematik baskı politikaları yürürlüğe konmaya başlandı. Kürt halkı özellikle 1925–38 döneminde irili ufaklı sayısız isyanla bu baskılara karşı tepkisini ortaya koydu. Daha sonra araya uzunca bir suskunluk girse de Kürt halkının isyanı devam etti. Bu kısa tarihsel özet Kürt halkının TC’nin kuruluş sürecinde aldatıldığını ve 80 yıl boyunca vahşice yürütülen asimilasyon politikalarına rağmen ulusal canlılığını yitirmediğini göstermektedir.

Kimlik Sorunu mu?

Bugün Kürt halkının sözcüleri haklı olarak, yıllarca yok sayılmış olan Kürt kimliğinin Anayasal düzeyde tanınmasını istiyorlar. Anayasada, tarihsel gerçekliğe uygun biçimde, Kürt halkının kurucu bileşen olarak yer almasını talep ediyorlar. Bu şüphesiz Kürt halkının ulusal özlemleri açısından mevcut duruma göre ileriye doğru bir adım olurdu. Ancak hem tarihi olgular, hem de güncel siyasal gerçeklikler, Türk gericiliğinin böyle bir değişikliği hazmedebilmesinin kolayına mümkün olmadığını göstermektedir.

Mevcut sorun, adıyla sanıyla bir ulusal sorundur ve çözümü tarih tarafından defalarca ortaya konduğu gibi kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından geçmektedir. İşin aslı, bir yerde ulusal sorun patlak vermişse, orada ezilen ulus açısından ulusal kimlik sorunu çözülmüş demektir. Bunca yıllık mücadelenin ardından Kürt halkı artık geri döndürülemez biçimde bir ulusal bilinç ve ulusal kimlik kazanmıştır. Kimi yüreğine taş basarak, kimi öfkeyle de olsa, bunu artık burjuvazinin sözcüleri de kabul etmektedir.

Ödenen bunca ağır bedelden sonra şu anda burjuvazinin bir kesiminin gönülsüzce vermeye razı olduğu tavizin eti budu şu itiraftan ibaret: “tamam pekâlâ, siz Türk değil Kürtsünüz!”. Şimdi liberaller gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında özgürlükçü ve demokrat pozlar takınarak Kürt halkına topu topu bunu öneriyorlar. Bugünkü tartışmanın düzenin tüm sıkışmışlığına rağmen böylesine dar bir çerçevede cereyan ediyor olması, esasen ortada etkili bir devrimci işçi hareketinin bulunmaması nedeniyledir. Sınıf bilinçli işçiler bu noktayı iyi kavramalıdırlar. Daha önce de vurgulamış olduğumuz gibi Kürt halkı tek samimi müttefikinden, demokrasinin de tek tutarlı savunucusundan henüz yoksundur ve burjuvazi tam da bu nedenle beklentileri bu denli düşürme rahatlığını kendinde bulabilmektedir. Ancak unutulmasın ki, devrimci bir işçi hareketi oluştuğu ölçüde ulusal sorunda burjuvazinin yarattığı bu dar çerçeve muhakkak ki kırılacaktır.