Navigation

"İlaçtan Ölmek!" - Sağlık Uyarısı: Kapitalizm Öldürür!


27 Nisan Pazar günü, İngiliz televizyon kanalı Channel 4’da, “ilaç şirketlerinin, ilaçlarını ve istedikleri fiyatları onaylatmak için işi ne kadar ileriye götürebileceklerini” ayrıntılarıyla anlatan “İlaçtan Ölmek” isimli bir belgesel yayınlandı. Belgeselde büyük ilaç şirketlerinin politikalarına ve faaliyetlerine yöneltilen suçlamanın gücü ve etkisi nedeniyle, büyük şirketlerden biri (Pfizer) web sitesinde cevap yayınlamak zorunda kaldı.

Dört farklı vakaya dayanarak hazırlanan program, ana tezini çok sağlam bir şekilde savundu. “Eğer büyük ilaç şirketleri kontrol edilmezlerse gelecekte çok daha fazla insan ilaçlar yüzünden ölüyor olacak.”

Kobay İnsanlar

Belgeselin açıkladığı ilk konu, çokuluslu büyük ilaç şirketlerinin, Avrupa ve ABD hükümetlerinin katı incelemelerinden uzakta, Üçüncü Dünya ülkelerini giderek nasıl yeni ilaçların deneneceği yerler olarak kullandığıydı.

Buna örnek olarak, 1996’da kuzey Nijerya’nın Kano kasabasında menenjite yakalanmış 6 yaşındaki bir erkek çocuğu olan Annas’ın başına gelenler gösteriliyordu. O sıralar bölgede hüküm süren diğer iki salgına bir de menenjit salgını eklenmişti. Bu salgınlar dış dünyanın neredeyse hiç dikkatini çekmemişti, fakat milyarlarca dolarlık kazanç potansiyeli taşıyan yeni bir ilacın deneylerini gerçekleştirmek üzere derhal uçakla bir ekip gönderen ilaç devi Pfizer’in merkezlerinde incelemeye alındı. Ticari ismi Trovan olarak bilinen yeni ilaç Trovafloxacin, daha önce çocuklar üzerinde hiç denenmemişti.

Menenjit salgını 150 binden fazla insanı etkiledi ve salgın son bulduğunda bunların 15 binden fazlası ölmüştü. Kano Bulaşıcı Hastalıklar Hastanesinde, uluslararası bir yardım örgütü olan Sınır Tanımayan Doktorlar (STD), binlerce hastayı bilinen ve test edilmiş yöntemlerle tedavi etti.

Aynı sırada, Pfiizer ekibi, Trovan’ın tıbbi deneylerini yapmak üzere “Pfizer Menenjit İncelemesi”ni başlattı. Bu tür deneylerin kuralları çok katıdır ve İkinci Dünya Savaşının sonundan beri Nüremberg kuralları tarafından düzenlenmektedir. İlk ve en önemli kural, her türlü risk açıkca anlatıldıktan ve anlaşıldıktan sonra hastanın (ya da bu durumda ebeveynin) deneye katılmak için gönüllü rızasının alınmak zorunda olmasıdır.

Program, Pfizer’ın çocukların hiçbirinin ebeveynlerinden yazılı izin almadığını iddia ediyor. Pfizer, buna çocukların ebeveynlerinin çoğunun İngilizce konuşamadığını ve pek çoğunun okuma yazma bilmediklerini söyleyerek cevap verdi. Fakat Annas’ın babası, İngilizce’yi akıcı bir şekilde konuşabildiğini ve İngilizce, Arapça ve Hausa dilinde okuyup yazabildiğini açıkladı. Üstelik deneylere katılan 200 ebeveynden en az 100’ü, belgesel yapımcılarına, asla herhangi bir izin vermediklerini, çünkü kendilerine hiçbir şey sorulmadığını söylediler! Bunların bir kısmı şimdi Pfizer’ı dava ediyor.

Diğer bir temel Nuremberg kuralı ise, deneye bağımsız bir Etik Komisyonunun onay vermesi zorunluluğudur. Pfizer, Aminu Kano Eğitim Hastanesinin Etik Komisyonundan alınmış böyle bir onay mektubu ibraz etti. Fakat ailelerin avukatları, mektubun 28 Mart 1996 tarihini taşıdığını, oysa sözü geçen hastanede bu tarihte böyle bir komisyonun olmadığını söyleyerek mektuba itiraz ettiklerinde, şirket, mektuba eski tarih atıldığını ve mektubun “sözlü bir onaya” dayandığını kabul etmek zorunda kaldı.

Pfizer’ın, milyonlarca dolarlık bir potansiyel taşıyan yeni ilacın hızlı bir şekilde tıbbi deneylerden geçmesi için ciddi usulsüzlüklere başvurduğu aşikâr. Üstelik belgeselde bahsi geçen çocuk Annas, şu anda, arkadaşlarıyla beraber koşup top oynamasını engelleyen ciddi diz ağrılarına maruz kalıyor. Yerel bir doktorun açıkladığı gibi, eklem ağrıları, Kano’daki deneylerden önce de Trovan’ın bilinen bir yan etkisiydi. Annas’ın diz ağrılarına doğrudan Trovan’ın neden olup olmadığını belirlemek mümkün değil, fakat şurası açık ki, ailesi, Pfizer deneylerine katılmasına hiçbir zaman izin vermedi, çünkü bu onlara hiç sorulmadı. Ağır derecede hasta olan çocuk beyaz bir doktora götürüldüğünde, ailesi bunun Bulaşıcı Hastalıklar Merkezinde tedavi edilen diğer hastalardan bir farkı olduğunu düşünmedi. Kimse onlara aksini söylemedi.

Belgeselde bahsedilen diğer vaka, “hasta 69” olarak anılan küçük bir kızdı. Bir oral doz Trovan verildiğinde sadece 19 kiloydu. İkinci gün durumu gözle görülür ölçüde kötüleşmesine rağmen, Pfizer’ın doktorları tedaviye devam etme kararı verdiler. Üçüncü gün küçük kız öldü. Yerel Kano’lu doktorun dikkat çektiği gibi, eğer hasta cevap vermiyorsa tedaviyi değiştirmek standart bir prosedürdür. Doktor, “o bebeğin hayatıyla oynadıklarını düşünüyorum” diye ekliyordu.

Bugüne kadar, Kano’daki deneylerin “doğru bir şekilde sürdürüldüğü” konusunda Pfizer’ın içi rahattı. Fakat belgeselde sunulan en mahkûm edici kanıt, Pfizer’ın kendi çocuk hastalıkları uzmanı Juan Waltenspield’in şirketin başkanına gönderdiği mektubun bir kopyasıydı. Bu mektupta, doktor Waltenspield deneye karşı sekiz temel itiraz sıralıyordu. Bunlardan üçü, Trovan’ın daha önce bu tür menenjitte hiç kullanılmamış olması, ciddi beslenme yetersizliği çeken hastalara oral yolla verilmesinin tavsiye edilebilir olmadığı ve yazılı onay eksikliğiydi. Doktor Waltenspield bu mektubu gönderdikten kısa bir süre sonra işten atılmış ve güçlükle başka bir iş bulmuştu. Trovan, o zamandan beri zararlı yan etkilerinden dolayı piyasadan çekilmiştir.

Belgesel ayrıca, azgelişmiş ülkelerde “kuralları eğip bükmenin” ileri kapitalist ülkelere göre daha kolay olması temel sebebiyle, ilaç firmalarının tıbbi deneylerini giderek bu ülkelere kaydırmasının nasıl olağan hale geldiğini de anlatıyor. Temel sonuç şu ki, bu firmalar, ilaçları daha çabuk onaylansın ve para kazanmaya başlasınlar diye, insanları rızalarını almaksızın kobay olarak kullanıyorlar.

“Sonuçlar hoşuna mı gitmedi? Vur haberciyi gitsin!”

Belgesel daha sonra çokuluslu ilaç şirketlerinin, yeni ilaçlarının onay alması için her türlü baskıyı kullanmasını konu ederek devam ediyor. Ele alınan örnek, dünyanın en büyük çocuk hastalıkları kuruluşlarından birisi olan Toronto Çocuk Hastalıkları Hastanesinin talasemi araştırma merkezinin başkanı olan Doktor Nancy Olivieri. Doktor Olivieri talasemi hastaları için alternatif yöntemler üzerine araştırmalar yapıyordu. Bu hastalığa maruz kalanlar yeteri kadar kan hücresi üretemezler ve birkaç haftada bir kan nakli yaptırmak zorundadırlar. Bu tedavinin yan etkilerinden bir tanesi de, eğer kontrol edilmezse hemaglobinle alınan demirin nihayetinde hastaların kalplerini ve karaciğerlerini mahvetmesidir. Bundan dolayı hastalar aşırı demiri temizleyen bir ilaç almak zorundadırlar. Bu genellikle günde iki saatlik bir iğne çilesiyle yapılmaktadır.

Bu nedenle, demir seviyesini ayarlamak için yeni bir alternatif yöntem olarak L1 adında yeni bir ilaç keşfedildiğinde, dev ilaç şirketlerinden Apotex Inc tıbbi deneylere kaynak aktarmaya karar verdi ve Doktor Olivieri yetkili kılındı. Bu sık yaşanan bir durumdur. Özel bir ilaç şirketi, kamu tarafindan finanse edilen hastaneler ve kuruluşlar tarafından keşfedilen ve geliştirilen ilaçların tıbbi deneylerini finanse eder ve son ürünün tüm haklarını elde eder. (Sırası gelmişken, bu, çokuluslu şirketler tarafından yayılan bir miti, yani yüksek ilaç fiyatlarının gerekçesinin onların geliştirilmesi için yapılan harcamalar olduğu mitini büyük ölçüde yıkmaktadır. Gerçekte birçok durumda şirketler araştırma için bir şey yapmayıp, başkalarının kamu tarafından finanse edilen kuruluşlarda gerçekleştirdikleri araştırmaları satın almakla yetinirler.)

Doktor Olivieri’nin L1 için yaptığı deneyler başlangıçta başarılı ve cesaret verici sonuçlar verdi. Fakat sonra demir seviyesi bazı hastalarda yükselmeye başladı ve deneyde değişikliğe gitmek istedi. Evine gittiğinde, çağrı makinesinde Apotex başkan yardımcısı Mike Spino tarafından gönderilmiş bir mesaj vardı. Bu gerçek bir tehdit mesajıydı. Kesin sözlerle, L1’in klinik deneylerinin askıya alındığı, onun başkanlık görevine son verildiği ve L1’in en kısa sürede piyasaya sürüleceği söyleniyordu. Bunların da ötesinde kimseye, hatta deneylerde yer alan hastalara bile bulguları hakkında hiçbir şey söylememeliydi ve eğer açıklarsa ona karşı dava açacaklardı.

Aslında Apotex, tıbbi deneyin sonuçlarından hoşlanmamıştı ve bu nedenle deneyi iptal etmişti. Apotex açısından en önemli şey (kendilerinin araştırma bile yapmadıkları) yeni ilacı piyasaya sürmek ve para kazanmaya başlamaktı. Neden birkaç olgunun böyle iyi bir iş fırsatını mahvetmesine izin verilsin ki?

Bayan Olivieri bulguları üzerinde diretince, “son derece korku ve gözdağı veren” bir dizi tehdit mektubuna ve telefonuna maruz kaldı. Hastanedeki diğer doktorlarla bağlantı kurmaya başlayınca, onlar da sırayla tehditlere maruz kaldılar. Doktorlardan biri imzasız tehdit mektupları almaya başladı. Sonunda, yapılan DNA testi sayesinde, mektupların, projeleri için Apotex’ten kaynak sağlayan aynı hastanedeki bir başka doktor tarafından yazıldığı ve gönderildiği kanıtlandı.

Çokuluslu ilaç şirketlerinin çok fazla paraları var ve bunu istediklerini elde etmek için kullanabiliyorlar. L1 deneyleri devam ettiği sırada, Apotex, Hastanenin bir parçası oldugu Toronto Üniversitesi ile yeni bir binayı finanse etmek üzere milyonlarca sterlinlik bir bağış görüşmesinde bulunmaktaydı. Çok geçmeden Doktor Olivieri talasemi araştırma programı başkanlığından kovuldu!

Diğer doktorların tersine Doktor Olivieri yeni ilaca karşı itirazlarını devam ettirdiği için, Apotex ilacın onaylanması girişimlerini Toronto’dan uzağa, Avrupa’ya kaydırdı. Sonunda, 1999’da Avrupa Komisyonu L1’e lisans verdi. Olivieri ve bir grup doktor şu anda bu karara karşı mahkemeye başvuruyorlar. Programda Olivieri şunları söylüyordu: “Haklı ya da haksız olabilirim, fakat konu bu değil. Asıl konu, ilacın güvenli olup olmadığının henüz belirlenmemiş olması.”

Doktor Olivieri’nin bulgularını çürütmeye çalışan Apotex, onun deneyler sırasında yaptığını iddia ettiği 3000 “hatayı” içeren bir liste ortaya koydu. Bağımsız bir uzman, verileri inceledi ve iddiaların tamamen asılsız olduğunu saptadı. Fakat Olivieri’nin verilerini temize çıkarmak için aylar süren ağır bir çalışma gerekmişti.

Doktor Olivieri Apotex’e karşı mücadelesini açıkça yürütmeye başladıktan sonra, sonuçları beğenmeyen büyük ilaç şirketlerinin şiddet taktiklerine maruz kalan diğer doktorlardan yüzlerce mektup aldı. Bazıları özel dedektifler tarafından izlenmiş, bazılarıysa işlerini, hatta ülkelerini terk etmeye vs. zorlanmıştı.

The Lancet ve Amerikan Tıp Birliği Dergisi gibi prestijli tibbi yayınların editörleri bile Büyük Beşli (sektörü dünya çapında kontrol eden dev çokuluslu ilaç şirketleri) tarafindan baskıya maruz kaldıklarını kabul ettiler. Aynı şey, ağırlıklı olarak özel fonlara bel bağlayan üniversite kuruluşları için de geçerlidir.

Bir kez daha ortaya çıkmıştır ki, büyük ilaç şirketlerinin asıl niyetleri para kazanmaktır ve ayaklarına dolandığı takdirde tıp bilimine dahi karşı koyacaklardır.

“Çok teşekkürler, şimdi ölebilirsin”

Belgeselin üçüncü vaka incelemesinde, çokuluslu ilaç şirketlerinin eylemlerinin arkasında yatan düşüncenin bu olduğu görülüyor. Güney Kore’deki lösemi (kan kanseri) hastaları, ilaç devi Novartis’in yeni bir ilaç için yaptığı tıbbi deneylere katıldılar. İlaç onaylandığında öyle yüksek bir fiyat saptandı ki, aynı hastalar şimdi ilaç alamıyorlar ve muhtemelen bunun sonucunda ölecekler.

Belgesel, lösemi hastası bay Yoong vakasını ele alıyor. Yoong, hastalığının son evresindeydi ve altı aylık ömrü kaldığı söylenmişti. Anlaşılır bir şekilde, Novartis’in yeni ilacı Glivec’in tıbbi deneylerine katılan ilk hastalardan biriydi. İlaç çok başarılıydı ve on dört ay sonra hâlâ yaşıyor. Yeni ilaç rekor bir zamanda onaylandı ve şu anda piyasaya sürülmüş durumda. Novartis bu ilacı Güney Kore’deki hastalara tableti 19 dolardan satmaya karar verdi. Bu, yıllık tedavi masrafının günde 8 tabletten 55 bin dolar tutması anlamına geliyor. Deneye katılan hastaların çoğu için bu aşırı büyük bir rakam. Bay Yoong evini satmak ve karısı ve kızıyla birlikte daha küçük bir daireye taşınmak zorunda kaldı. Bu arada, Novartis geçen yıl yarım milyon sterlinlik Glivec tableti sattı. Onların gerçekte önemsedikleri tek şey bu.

Piyasadaki yeni ilaçların bu kadar pahalı olmasının bir nedeni de, ilaç şirketlerine 20 yıllığına tekel hakları veren DTÖ patent mevzuatıdır. Bu, şirketlerin hiçbir rekabetle karşılaşmadan ilaçları istedikleri fiyattan satabilmeleri anlamına gelmektedir.

Belgesel, fiyatların yeni ilaç araştırmalarını finanse etmek için yüksek olduğunu iddia eden büyük ilaç şirketlerinin bu iddiasını çürütecek başka bir nokta üzerinde duruyor. Bir MSF sözcünün açıkladığı gibi, piyasaya çıkan pek çok yeni ilaç, daha önce varolan ilaçların küçük değişiklikler yapılmış halidir. Araştırma kararları da kârlılık temelinde alınmaktadır. Büyük Beşli, “yaşam tarzına ilişkin ilaçlar” için, örneğin ereksiyon sorununa ilişkin ilaçlar için seve seve yatırım yapar, çünkü gelişmiş kapitalist ülkelerde bunlar için bir pazar mevcuttur. Fakat milyonlarca insanı öldüren tüberküloz ya da sıtma (yılda 6 milyon insanı öldüren) gibi hastalıkların tedavisi için yeni ilaçlar geliştirmekle ilgilenmezler. Çünkü bu hastalıklar, söz konusu ilaçlar için para ödeyemeyecek, azgelişmiş ülkelerdeki insanları etkilemektedir. Diğer bir ifadeyle bu ilaçlar için pazar yoktur. Bahsettiğimiz her durumda, bu ilaçların çoğu ABD’de kamu tarafından finanse edilen enstitülerde geliştirilmiştir ve ilaç şirketleri sadece onları kullanma hakkını satın alırlar. 

DTÖ’nün patent yasaları onaylandığında, bir güvence getirildi. Bazı durumlarda hükümetler, şirketlerin patent haklarını iptal eden ve kendilerinin aynı ilacın jenerik (benzer) versiyonlarını satın almalarına ya da üretmelerine izin veren zorunlu lisans için başvurabiliyorlar. Güçlü bir jenerik sektöre sahip olmak, Brezilya gibi bir ülkenin bazı ilaçların ucuz versiyonlarını üretmesini ve büyük ilaç şirketlerinden daha düşük fiyatlar vererek pazarlıkta daha güçlü bir konumda bulunmasını mümkün kılıyor. Örneğin dünyadaki ortalama fiyatı 20-25 dolar olan bir tablet Glivec, Brezilya’ya 8 dolardan sunuluyor. Fakat bildiğimiz gibi “yasalar örümcek ağı gibidir, küçükler yakalanır fakat zenginler ve güçlüler onu delip geçer”. Kapitalist bir dünyada, üstelik emperyalizm çağında, büyük çokuluslu şirketler, onlara uymayan herhangi bir yasaya karşı savaşmak veya onu değiştirmek için çok güçlü olanaklara sahiptirler.

Emperyalizm işbaşında

Bay Yoong ve Glivec’in önceki deneylerinde yer alan bir grup hasta, 2001 Temmuzunda zorunlu lisans için başvurmaya karar verdiler. Güney Kore Sağlık Bakanlığı başvuruyu değerlendirirken, ABD Ticaret Bakanlığından, Novartis’e karşı zorunlu lisans uygulamaya karar verirlerse bu durumun şiddetli bir ticari ihtilafı kızıştıracağı tehdidinde bulunan bir mektup aldı. Kısa bir süre sonra, yeni kurulan kabinede Sağlık Bakanı kabine dışı kaldı. Halka yaptığı açıklamada, kabine dışı kalmasında çokuluslu ilaç şirketlerinin rolü olduğunu söyledi. Diğer bir değişle, Novartis, çıkarları tehdit edildiğinde yabancı bir ülkedeki bakanı ABD yönetimi aracılığıyla uzaklaştıracak kadar güçlüdür!

Belgesel, AIDS ilaçlarının jenerik versiyonlarını kullanma girişimi üzerine Tayland hükümetinin Washington tarafından nasıl tehdit edildiğini de açıklıyor. Tayland, ülke ihracatının %30’unu oluşturan odun ve mücevher üzerindeki gümrüklerin artırılmasıyla tehdit edildi ve geri adım atmaya zorlandı.

Çok yakınlarda Washington, DTÖ’de, ilaçların jenerik versiyonlarının üretilmesini kolaylaştıracak bir değişiklik önerisini engelledi. Değişiklikler tüm ülkeler tarafından kabul edildi, fakat ABD tarafından engellendi. Doğrusu Donald Rumsfeld bizzat büyük ilaç şirketlerinden birisinin eski bir yöneticisiyken, bu hiç de sürpriz değil.

Bu olayları daha da rezil kılan, sözünü ettiğimiz şeyin sadece ticaret savaşları olmayıp, yüz binlerce hastanın ölüm-kalımını ilgilendiren özel bir meta üzerinde yürüyen ticaret savaşları oluşudur.

Laf arasında, bizzat bu örnekler, herhangi bir ulusal temeli olmayan yeni bir İmparatorluğun varlığına ilişkin yeni teorileri çürütüyor. Açıktır ki, ulusal temelli çokuluslu şirketlerin ve bankaların güçlü holdinglerinin, yaslandıkları ulus devletler aracılığıyla dünyaya egemen oldukları eski tarz emperyalizm çok canlıdır.

Glivec deneylerinde yer alan hastalar daha sonra Glivec’in bir jenerik versiyonunun ne kadara mal olacağını görmek için, güçlü bir jenerik ilaç sektörüne sahip olan Hindistan’a gitmeye karar verdiler. Hintli ilaç şirketi Cipla’nın yöneticisi doktor Yusuf Hamied, şirketinin bu ilacın tabletini 1 dolardan daha düşük bir fiyata (Novartis’in yaklaşık 20 dolarlık fiyatına karşılık) hastalara verebileceğini söyledi. Doktor Yusuf, “iş konusunda insani bir yaklaşıma” sahip olduklarını iddia ediyor. Fakat belgesel yapımcılarının söylediği gibi, o büyük çokuluslu şirketlerle değil, onunkine yakın fiyatlar veren diğer yerel jenerik ilaç üreticileriyle rekabet etmek zorunda. Şirketinin ilaçları çok düşük fiyatla satmasının gerçek nedeni, “hümanizm”den ziyade, mücadele etmek zorunda kaldığı piyasa güçleridir. Sonunda hastalar başarılı olamadılar ve 2003 Şubatında Güney Kore’de Glivec’in zorunlu lisansına karşı bir mahkeme kararı alındı. Bir kere daha kârlar, çok somut bir şekilde insan hayatının önüne geçti.

Hindistan’ın güçlü bir jenerik sektöre sahip olmasının nedeni, bu ülkeye özgü patent kanunlarıdır. Bu kanunlar, şirketlere ilacın kendisinden ziyade üretim yöntemini patent olarak veriyorlar. Bu, Hintli jenerik şirketlerinin aynı ilacı farklı bir yöntemle üretmeyi tasarlayabilmeleri ve yasalar dahilinde kalmaları anlamına geliyor. DTÖ şimdi Hindistan’dan tam patent koruması vermek için 2003 yılından itibaren kanunlarını değiştirmesini istiyor. Büyük ilaç şirketlerinin çıkarları yine garantı altına alınacak.

İlaç fiyatları öldürüyor

Bu parlak belgeseldeki son örnek, HIV pozitifli ve AIDS’li bir öksüz olan 12 yaşındaki Honduraslı Jairo’dur. Ülkede 14 binden fazla AIDS’li öksüz ve 60 binden fazla HIV pozitif insan var.

Jairo’nun ağzında pamukçuk gelişmiş ve ilaç devi Pfizer tarafından ticari olarak Diflucan adıyla patentlenmiş fluconazole ihtiyacı var. Pfizer yılda 1 milyar dolarlık Diflucan satıyor ve bu ilacın bir tableti Honduras’ta 27 dolar. Jairo’ya halası bakıyor. Eniştesinin maaşı haftada 90 dolar. Jairo’nun haftalık Diflucan ihtiyacının tutarı ise 189 dolar. Bir AIDS gönüllüsünün söylediği gibi, “anti-retroviral ilaçların ve fırsatçı enfeksiyonların ilaçlarının fiyatı insanlarımızı öldürüyor.”

Jairo’nun ailesi ve AIDS gönüllüleri, fluconazolün jenerik versiyonunun tabletini 30 sentten aldıkları Guatemala’ya gitmek ve tutuklanma riskini göze alarak bu ilaçları sınırdan gizlice sokmak zorunda kalıyorlar. Fakat bu durumda bile Jairo için artık çok geç. Belgesel, Jairo’nun ölürken hastaneye götürüldüğü esnada, tamamen zayıflamış, HIV’e bağlı enfeksiyonlar yüzünden bir deri bir kemik kalmış halde çekilen korkunç görüntülerini gösteriyor. Bu, şimdiye kadar televizyonlarda gösterilen, ilaç şirketlerinin politikalarını en ağır şekilde teşhir eden görüntülerden birisi.

Kapitalizm öldürür

Glivec’in deneylerine katılmış Güney Koreli bir lösemi hastası, belgesel yapımcılarına şunları söylüyor: “yoksul bir insanın ilaç edinememesi, şirketin kârını artırmaz, sadece yoksula çile çektirir.” Bu son derece doğrudur, fakat ilaç şirketi için özel bir vakada taviz vermek, diğer tüm vakalarda da taviz vermesi için muazzam bir baskıya maruz kalacağı anlamına gelir. Bu da iş için çok kötü olur.

Sonuç olarak, ilaç kampanyacıları tarafından ilaç-mafyası olarak da bilinen büyük ilaç şirketlerinin belgeselde gösterilen her bir uygulaması insani açıdan iğrençtir. Fakat ilaç-mafyası yöneticilerinin, bu yöntemleri özellikle kötü ve duyarsız insanlar (kesinlikle çoğu öyledir) oldukları için kullandıklarını düşünmemeliyiz. Gerçek neden onların kâr elde etmek için üretim yapmalarıdır. Bu, acayip, korkunç, insanlık dışı bir mantıktır, fakat her şeyden önce kapitalizmin mantığıdır. Bundan dolayı, bu örnek, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve insanlığın ihtiyaçları arasındaki çelişkiyi gösteren en iyi örneklerden birisidir.

Bu tür belgeseller, insan hayatına hiç saygı göstermeden çalışan bu acımasız çokuluslu şirketleri mükemmel bir şekilde teşhir ediyorlar. Dünya ilaç piyasasının beş muazzam çokuluslu şirket tarafından yönetiliyor olması, her gün dünyada milyonlarca insanın ölmesinin doğrudan nedenidir. Bu beş devin devletleştirilmesi ve demokratik denetimi sorunu ortadadır. Bu belgeselin yarattığı isyan duygusu doğru bir yöne, bizzat kapitalizme karşı mücadeleye kanalize edilmelidir.