Navigation

Seçimler ve Siyasal Dengeler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

28 Mart yerel seçimleri, içinde yer aldığı olağanüstü iç ve dış şartlar nedeniyle siyasal açıdan olağan bir yerel seçimden fazlasını ifade ediyor. Her ne kadar parlamentodaki sandalye sayıları açısından görünüşte hiçbir değişikliğe yol açmayacak olsa da, önümüzdeki yerel seçimler Türkiye’deki politik güç dengeleri açısından önemlidir. Tam da bundan ötürü, seçimlerle ilgili tartışmaların ana eksenini, normal şartlarda bir yerel seçimin doğal konularını oluşturması beklenebilecek kentsel-beledi sorunlardan ziyade, genel siyasal güç dengeleri ve bunlara bağlı gelişme olasılıkları oluşturuyor.

Düzen güçleri cephesinde sorunun özeti “AKP’nin ateşle imtihanı”dır. AKP, dünya kapitalizminin giderek derinleşen krizi ve uluslararası alanda başlamış olan emperyalistler arası yeni kapışma döneminin doğurduğu zorlu iç ve dış şartlarda büyük sermaye adına bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bu şartlar bir yandan onu tüm dünyada olduğu gibi işçi sınıfı ve emekçileri hedef alan ağır bir saldırı programını daha da derinleştirerek sürdürmeye, bir yandan da egemen sınıf içi güç dengelerinde büyük sermaye lehine ve başını ordunun çektiği geleneksel güç odaklarının aleyhine riskli adımlar -daha öncekilerin isteseler bile pek yeltenemedikleri riskli adımlar- atmaya sevk ediyor. Bu şartlar altında yapılan bir yerel seçim, yerel seçim olmaktan ziyade hükümetin siyasi gücünün ölçüldüğü bir yoklama niteliği taşıyor. O nedenle politik arenanın açık ve örtük tüm güçleri de konuya bu temel eksende yaklaşıyorlar.

Belediyeler üzerinden yeni bir talan tufanının geliyor olması, iştahı kabarmış olan açgözlü yiyici takımının vahşi adaylık kapışmaları, bu nedenle muhtarlıklara varıncaya dek görülmemiş bir aday enflasyonunun yaşanıyor olması, ilçe düzeyindeki kampanyalar için bile trilyonların harcandığı gözü dönmüş bir çıkar yarışı, bu temelde yerel parti örgütlerinde yer yer gündeme gelen yeniçeri isyanları, yeryüzü cennetini vaat eden hayal tacirlerinin ortalıkta arsızca cirit atması, vb., bunlar kendi başına önemli olmakla beraber yine de ikincil kalmaktadırlar. Asıl önemli sorun seçimlerin genel siyasal anlamı ve sonuçlarıdır.

Düzen cephesinde seçimin anlamı

Şu an Türkiye’de işçi sınıfının örgütlü siyasal bir güç olarak eksik olması dolayısıyla siyasal güç arenası esas olarak üç ana güç odağı tarafından doldurulmaktadır: büyük sermaye, ordu, hükümet. Diğer tüm güçler ya bunlardan birinin ifade ettiği alandadır ya da bunlar arasında yalpalayan nispeten etkisiz unsurlar durumundadırlar.

Büyük sermaye açısından bu seçimler bağlamında önem taşıyan husus, uzun zamandır hasretini çekip nihayet kavuşmuş olduğu koalisyonsuz ve parlamento desteği güçlü hükümetin, halen kitleler tarafından meşru görülüp görülmediğidir. Şurası açık ki büyük sermaye, hem işçi sınıfı ve emekçi kitleler karşısında, hem de başını ordunun çektiği geleneksel devletçi güçler karşısında onun programını yürütmekte olan AKP’nin bu seçimlerden selametle çıkması gerektiğini düşünüyor. Çünkü bu program çerçevesinde henüz yapılması gereken çok iş vardır ve mevcut şartlar altında bunları AKP’den başka yapabilecek bir parti yoktur. Hükümete dönük olarak doğabilecek bir meşruiyet bunalımı mevcut aşamada büyük sermayenin isteyebileceği en son şeydir.

Büyük sermaye için stratejik ve hayati önem taşıyan konu Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi sorunudur. Bu sorun büyük sermayenin hem uzun vadeli çıkarları hem de acil ve yakıcı ihtiyaçları açısından hayatidir. Türkiye’nin iki arada bir derede durumu ve güç odaklarının konumlanışı bakımından belirsizliklerle dolu bölünmüş görünümü, uluslararası sermayeye henüz yeteri kadar güven vermemektedir. Bu nedenle, bir ucuz emek cenneti olmasına ve Avrupa gibi dünyanın en büyük pazarının yanı başında bulunmasının sağladığı ulaşım avantajlarına rağmen istenen işlevi görememektedir. Kürre-i arzı her gün kat eden trilyonlarca dolarlık sermaye akışından ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından nasibini alamamaktadır. Bir yanda doğu Avrupa ülkelerine, diğer yanda uzak doğuya ve hatta Latin Amerika’ya giden sermayeyi gören Türk büyük sermayesi bu duruma adeta “kahrolmaktadır”. Uluslararası sermayeye güven verme sorunu onun için haklı olarak bir takıntıya dönüşmüştür. İşte Avrupa Birliği yöneliminin istikrarlı ve inandırıcı bir niteliğe kavuşturulması sorunu büyük sermaye için bu nedenlerle özellikle hayati ve acildir. Aksi takdirde “fırsatlar kaçmakta”dır.

Ancak onun bu yönelişi özellikle ordu ve sivil bürokrasi içindeki belli kesimlerin çıkarına uygun düşmemektedir. Zira böyle bir dönüşüm yerleşik güç dengelerinde bu kesimler aleyhine önemli bir değişim anlamına gelmektedir. Türkiye kapitalizminin tarihsel özgünlüklerinden biri olan bu yön, büyük sermayenin uluslararası sermayeyle bütünleşme sürecinde ulaşılan düzeyin bir gereği olarak, tarihsel önemde bir kırılma noktasına doğru yaklaşmaktadır. Cumhuriyetin kuruluş sürecine damgasını vurmuş olan tartışmaların hortlamış olmasının sebebi de budur. AKP, kazandığı büyük parlamento ağırlığıyla, büyük sermayenin isteklerine uygun olarak, Avrupa Birliği yolunda daha önceki hükümetlerin cesaret edemediği adımlar atmıştır ve atmaktadır. Bunun büyük sermayeyi memnun etmemesi elbette düşünülemez. Büyük sermaye hem memnundur, hem de çabası ve sabırsızlığı artmaktadır. AB’nin tam üyelik müzakerelerinin başlatılıp başlatılmaması yönünde vereceği karar bu yolda en kritik dönemeçtir. Bu nedenle büyük sermaye yıl sonundaki AB zirvesine hem umutla gözünü dikmiş durumdadır hem de takvim sıkışıklığı nedeniyle herhangi bir yol kazasına karşı tahammülsüzlüğü artmaktadır. Dolayısıyla büyük sermaye seçimlerden “istikrarı bozucu” bir sonucun çıkmasını doğal olarak istememektedir.

Büyük sermayenin seçimlere ilişkin beklentileri açısından buraya kadar anlatılanlar tablonun bir kısmını oluşturuyor. Diğer tarafta ise, AKP’nin haddinden fazla bir oy desteği alarak, istikrar terazisini bu kez diğer uçtan bozma tehlikesi karşısında duyulan endişeler vardır. Bu nedenle büyük sermaye, özellikle basındaki sözcüleri aracılığıyla hükümete hafif yollu uyarılar göndermekten geri durmuyor. Zira her ne kadar kendisiyle hükümet arasında genel olarak bir balayı yaşanmaktaysa da, bu muhabbet sorunsuz değildir. AKP’nin kökeni, kadroları ve bu kadroların içinden geldiği dünya görüşü gibi hususlar büyük sermaye için soru işareti olarak kalmaya devam etmektedir. AKP’nin, imam-hatipler, YÖK, başörtüsü gibi konularda zaman zaman yaptığı çıkışlar, devlet içindeki kadrolaşma hareketinin vardığı rahatsız edici boyutlar ve son yıllarda medyada “eş-dost kapitalizmi” olarak da adlandırılan uygulamalarla efradını ihya etmede ölçüyü kaçırma eğilimleri gibi hususlar bu soru işaretlerini canlı tutmaya devam ediyor. O nedenle büyük sermaye özetle, AKP’nin bu seçimlerden selametle çıkmasını, yani bir meşruiyet bunalımına uğramamasını istemekte, ama öte yandan da AKP’yi kontrol açısından aşırı bir oy desteği patlamasını da arzulamamaktadır. Medyada AKP’ye sempatiyle baktığı bilinen sözcülerin bile bir muhalefet eksikliği sorunundan, özellikle CHP’nin hali pürmelâlinden dem vurmaları bu açıdan manidârdır.

Ordu içindeki hakim güçlerin arzusu ise elbette aksi yöndedir. Onlar anlaşılır nedenlerle her fırsatta AB sürecinin baltalanmasını, hükümetin tökezlemesini ve meşruiyetinin tartışma konusu olmasını arzuluyorlar. AKP’nin seçimlerde bir güç kaybına uğramasını ve ardından bu tartışmayı açarak hükümeti yıpratmayı muhakkak ki dört gözle bekliyorlar. Ancak mevcut gidişat yerleşik güç dengeleri açısından bu güçlerin aleyhine işlemektedir. Özellikle son bir yıl içerisinde bu cephe genel olarak metazori bir ricat halindedir. Elbette bu kesimin rezervlerini tükettiğini söylemek hatalı olur. Ama mevcut aşamada suyun akış yönünün onların aleyhine olduğunu da görmek gerekir. Belli bazı sorunlar dışında hükümet karşısında ne büyük sermaye cephesinden ne de halktan destek ve sempati görmektedir. O nedenle homurdana homurdana bir yıpratma stratejisini yürütmeye çalışmaktadır. Elbette bu itibar kaybında, uşaklığını yaptıkları ABD’den yedikleri küçültücü tokatların, sözde “kırmızı çizgi”lerinin yine ABD tarafından tarumar edilmesinin de büyük payı var. Ama zaten bunlar da oynanmakta olan aynı büyük oyunun parçalarını oluşturuyor.

Bu güç odağıyla kader birliği etmişe benzeyen diğer kesimler açısından da durum şüphesiz aynıdır. Hepsi hükümetin tökezlemesini arzu ediyorlar. CHP’den tutun, sözcülüğüne Sinan Aygün gibi maskaraların soyunduğu “mağdur” ve “gadre uğramış” burjuvalara, Kemalist bürokrat artıklarından tutun Zubatovcu “İşçi” Partisine ve hatta Türk-İş bürokratlarına kadar uzanan kesimler ümitsizce de olsa bunu bekliyorlar. Durumu artık acıklı bir alay konusu olan CHP, şüphesiz bu kesimlerin parlamento içindeki sözcülüğünü yapmaya çalışıyor.

AKP’nin kendi cephesinde ise sorun 3 Kasım 2002 genel seçimleriyle yakaladığı rüzgârı devam ettirmektir. AKP bir yanda büyük sermayenin şüpheli bakışları diğer yanda ordunun çatık kaşları altında bir sırat köprüsünden geçmekte olduğunun farkındadır. Bu sırat köprüsünü tanımlayan bir diğer etmen de ekonomik kriz tehlikesinin bir türlü sahneden uzaklaşmamış olmasıdır. Bunun iki doğrudan sonucu bulunmaktadır. Birincisi ve önemlisi, AKP’nin oy desteğini sağlayan geniş emekçi yığınların durumunda dişe dokunur bir düzelmenin olmaması, ikincisi ise IMF ile “Katolik nikahı”nın cenderesi içinde AKP’nin iktidar kapısının ballı nimetlerinden yeteri kadar eli rahat biçimde yararlanamamasıdır. Ayrıca uluslararası alanda gündeme gelen ve hükümet aleyhine şovenist istismar konusu olan başta Kıbrıs gibi dikenli sorunlar da bu zorluklara eklenmektedir. AKP için bu sırat köprüsünden kazasız belasız geçmenin bir koşulu uluslararası sermaye ve Türk büyük sermayesinin desteği ise diğeri de halk desteğidir. Ancak burada yine de temel olan halk desteğidir. Zira halk desteğini yitirmiş bir hükümetin büyük sermaye desteğiyle uzun süre ayakta tutulması mümkün değildir. Özellikle böylesi kapsamlı dönüşüm dönemlerinde büyük sermayeye gereken, halk desteği olan hükümetlerdir. AKP de arkasındaki halk desteğini sürdürmenin ve mümkünse arttırmanın kendi bekası için en büyük sermaye olduğunun bilincindedir. Bunu sağlamanın AKP açısından en önemli yanı, başını ordunun çektiği geleneksel iktidar odakları karşısında pozisyonunu güçlendirmektir. Zira anayasayı bile değiştirecek bir meclis çoğunluğuna sahip olmakla birlikte, söz konusu güç odakları karşısında açıktan çatışma konusu olan tüm sorunlarda geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu odaklar karşısında, “istenmeyen, ama kendisine metazori katlanılan” çocuk konumundan sıyrılabilmek, zaman zaman içine düşürüldüğü aşağılanma ve itilip kakılma hallerine bir son vermek istemektedir.

Anketler ve AKP’nin yükselişi

Her seçim öncesinde olduğu gibi bu sefer de seçim anketleri ve bunlara dayalı tartışmalar yapılıyor. Özellikle yakınlarda yapılan TÜSES ve NTV araştırmaları büyük ilgi uyandırdı. Gerek diğer anketlerde gerekse bu son iki ankette aşağı yukarı değişmeyen bir sonuç göze çarpıyor: ezici bir AKP zaferi. Hani neredeyse AKP’nin hasımları bile bu sonuçları kabullenmiş durumdalar. Uzun yıllardır hiçbir seçim öncesi böylesi bir “sonuç belli” sendromu yaşanmadı dense yeridir. O kadar ki, artık AKP’nin seçimi kazanıp kazanamayacağı değil, ne kadar büyük bir çoğunlukla kazanacağı tartışma konusu.

Bu tür anketlerde çoğunlukla manipülatif bir yön bulunur, böyle olduğu için de genellikle ısmarlayana ya da niyetlere bağlı olarak birbirinden oldukça farklı sonuçlar veren çok sayıda anket sonucu ortaya çıkar. Bu kez ortaya çıkan sondaj sonuçları hem yapılan araştırmaların genelinde benzer, hem de gözlemlere aykırı değil. Dolayısıyla bu sonuçların önemli ölçüde bir gerçeğe işaret ettiğini kabul edebiliriz.

Sonuçlar AKP’nin yüzde 50’nin üzerinde bir oy alacağına işaret ediyor. Onun karşısında yüzde 10’lar düzeyinde sürünen bir CHP ve hepsi yüzde 5’in altında kalan diğer düzen partileri. “Güç Birliği“nin oylarının da yüzde 5 dolaylarını fazla aşamayacağı görülüyor. Elbette yüzdelerde değişimler olacaktır, ama kaba oranlar ve genel manzara üç aşağı beş yukarı değişmeden kalacak gibi görünmektedir: AKP’nin uzun sütunu karşısında cüce çıkıntılar!

Bu tablo derin çelişkilerle yüklü önemli bir değişim sürecinin yaşanmakta olduğuna işaret etmektedir. Saptanması ve iyi kavranması gereken ilk şey, geniş halk kesimlerinde Kasım 2002 genel seçimlerinden bu yana başlamış olan AKP’ye doğru yönelişin genişleyerek devam ettiğidir. Gerçekleri görmek gibi bir derdi olan herkesin öncelikle bunun bir yalan ya da uydurmaca olmadığını anlaması gerekiyor. Zira doğru tespit olmadan doğru tahlil yapılamaz. Sosyalistler kendilerini bu gerçeği görmek istemeyen patolojik Kemalistlerle aynı derekeye düşürmemelidirler. Halk kitlelerinin bu yönelimini doğru çözümlemek gerekiyor ve bunu da ancak Marksizmin yöntemiyle yapabiliriz.

Geniş halk yığınlarının yaşam koşullarında hiçbir somut iyileşme olmadığı, hatta işçi sınıfı ve emekçi kitlelere dönük ağır bir saldırı harekâtı yürütülüyor olduğu halde, nasıl oluyor da hükümet partisi AKP bu denli rağbet görebiliyor? DSP-MHP-ANAP koalisyonunu bu sebeplerle 2002 Kasımında sandığa gömen halk, somut durumunda pek olumlu bir değişiklik olmadığı halde AKP’ye neden eğilim gösteriyor? Aslında çok dolambaçlı söze hacet yok. 2002 Kasımından bu yana AKP’nin hikmetini anlamak için derin tefekküre dalan kimilerinin iddia ettiği gibi bunun nedeni “AKP’nin ezilen yığınların gönlüne hitap etmeyi başarması” değil, çaresizlik içinde kıvranan halk kitlelerinin gözünde alternatif yokluğudur. AKP’ye bağlanan umutlar şüphesiz boştur, ama ezilen kitleler, en azından sezgisel olarak, önlerine gelen diğer seçeneklerin beterin beteri olduğunu görüyorlar ve bunlara karşı duyulan öfke de bu nedenle hâlâ tazeliğini koruyor.

Nasıl korumasın ki? Krizin tüm ağırlığı altında iki büklüm olmuş, hiçbir demokratik talebine yanıt verilmemiş ezilen kitleler, ceberut ordunun parlamento içindeki sözcülüğünü yapan ve ne demokratik ne de sosyal hiçbir ilerici açılımı olmamış CHP’ye mi oy verecekler? Yoksa yıllardır denedikleri, ama sorunları kangrenleştirmekten başka bir işe yaramadığını gördükleri DYP ve ANAP’a mı? Ya da, son bir umut, ipine sarıldıkları, ama beş para etmediklerini çabuk anladıkları DSP ve MHP’ye mi? Yahut, diri unsurlarını büyük ölçüde yitirmiş olan ve köhnemiş görüntüsü ve dünya siyaset literatürüne geçmeyi hak eden gülünç ismiyle Saadet Partisine mi? Bu soruları sadece sormak bile yeterli.

Legal zemindeki sosyalist sola gelince, anlamlı düzeyde bir örgütlü işçi hareketinin olmadığı koşullarda, kendi reformist maksatları için bile olsa, bunların kitleler için bir umut teşkil etmesi olanaksızdır. Olsaydı bile bunun sahte bir umut olacağını söylemeye elbette gerek yok. Militan bir işçi hareketinin estireceği güçlü rüzgâr olmadıkça, reformistlerimiz için kendi hayallerini pazarlayabilecekleri bir ortamın doğması pek mümkün görünmemektedir.

Şüphesiz geniş işçi ve emekçi kitleleri için AKP’nin alternatifsizliğinden söz etmek tek başına yeterli değildir. Bu alternatifsizliği oluşturan ya da pekiştiren kimi hususlara değinmek gerekiyor. Bir kere AKP büyük sermaye tarafından güçlü biçimde desteklenmekte, el üstünde tutulmaktadır. Burjuva medyanın büyük bir bölümü AKP lehinde kuvvetli bir rüzgâr estirmektedir. Doğrusu son yılların hiçbir hükümeti bu ilgiye mahzar olamamıştı. Bu medya pompalaması nedeniyle sanki her şey çok güzel gidiyormuş gibi sahte bir iyimserlik havası yayılıyor. AB yolunda paket paket üstüne “demokratikleşme reformları” yapılıyor, “enflasyon canavarının beli kırılıyor”, “ihracatta patlama” yaşanıyor, “faizler düşüyor”, vb.

Bu işin bir yanı. Diğer taraftan AKP hükümeti gerçekten de son yılların hiçbir hükümetinin yapmadığı kadar kapsamlı değişiklikler yaptı. Yapılan değişikliklerin hayra alamet olup olmamasından bağımsız olarak salt bu durum AKP’ye bir tür “dinamizm”, “statükoyu değiştirme iradesi” görüntüsü bahşediyor. Bu hamleler arasında ceberut orduyu geriletmeye dönük adımların şüphesiz özel bir yeri var. Tüm bunlar, kendi somut durumlarında olumlu bir değişiklik olmadığı halde, önemli bir tarihsel dönemecin yaşanmakta olduğunu da sezgisel olarak hissetmekte olan halk kitlelerinin AKP’ye belirli bir sempati beslemesine ve bu temelde ona bir kredi açmasına yol açıyor. Bu eğilimin belirli bir süre için gücünü koruması şaşırtıcı olmaz. Sadece halkın somut koşullarında olumlu bir değişme olmaması değil, Irak’a yönelik emperyalist savaş konusunda hükümetin halkın yaygın savaş karşıtı eğilimlerine karşıt çizgisi ve hatta Kıbrıs konusunda şovenist bir tepkiyi kışkırtan tutumu bile bu eğilimi köreltememiştir.

AKP’nin 1950’lerdeki Demokrat Partinin rüzgârına benzer bir rüzgâr yakaladığına dair tartışmalar boşuna değildir. Daha ileride bu benzetmeyi etraflıca ele alacağız. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz ki, nasıl cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1940’ların sonuna kadar halk kitlelerinin CHP’den sıdkı sıyrılmış ve kendilerini can havliyle DP’nin kucağına atmışlarsa, Kasım 2002 seçimlerinden itibaren yaşanan da benzer bir durumdur. Böyle olduğu için burjuva siyasetinde nadir rastlanan bir şekilde, hükümet partisi değil burjuva muhalefet partileri kan kaybediyorlar. Özetle AKP her şeye rağmen henüz yıpranma sürecine girmemiştir. Şüphesiz muhalefetin AKP karşısında söyleyecek ondan farklı ya da daha iyi hiçbir sözünün olmaması da burada bir etmen. Burada mesela CHP’nin durumu özellikle trajikomiktir. Sözüm ona “gericiliğin karşısında” ilerici değerlerin, demokrasinin, sosyal hakların vs. savunucusu pozlarında caka satan bu has düzen partisinin bütün yaptığı, postalların karanlık gölgesini meclisin içine taşımaktan ibaret.

Önümüzdeki yerel seçimlere dönük olarak AKP’ye yönelik halk teveccühünün bir başka nedeni de, başka her şeyin yanı sıra beledi hizmetlere de susamış kitlelerin, belediyelerin hükümete yakın olmasının “daha iyi” olabileceği yolundaki kanısıdır. Tecrübelerin pratik ürünü olan bu kanı yersiz değildir. AKP de bu kanının iyice yerleşmesi için en kabasından tehditler savurmaktan geri durmuyor. Türkiye’nin güdük burjuva demokrasisi tarihinde bu şekilde cezalandırılan il ve ilçelerin sayısı az değildir. Mesela kendisiyle çokça karşılaştırma yapılan Demokrat Parti döneminden örnekleri hatırlamak mümkün. Yüzde 56 oyla ikinci kez seçildiği ve mecliste yüzde 93 oranında sandalye elde ettiği 1954 seçimlerinden sonra DP, kendisine oy vermediği için Malatya’yı ikiye bölmüş ve Adıyaman’ı oluşturmuştu. Bir başka cezaya da il düzeyinden ilçe düzeyine düşürülen Kırşehir çarptırılmıştı.

AKP’ye dönük ilginin bir diğer sebebi de geleneksel güç odaklarının sık sık AKP’yi itip kakarak, çeşitli vesilelerle aşağılamasıdır. Cumhuriyet mabetlerindeki ayinlere türbanlı eşleri kabul etmeme türünden vakalar, halkın nazarında balo Kemalistlerinin sandığının tam tersi tepkiler doğuruyor. Öte yandan AKP’nin rejimin liberalleşmesi yönünde bazı yasal düzenlemeleri meclisten geçirme girişimleri karşısında, ön safta CHP olmak üzere asker ve sivil bürokrasinin çeşitli kesimlerinin engelleme çabaları da, AKP’ye “mağdur”u oynama olanağını sunuyor. Özetle halk, kendini düzenin gerçek sahibi olarak gören kibirli monşer takımının, AKP’ye karşı aşağılayıcı, terbiye edici hamlelerini hoş karşılamıyor ve AKP de bundan yararlanıyor.

Miadı dolan partiler enkazı

Gerek Kasım 2002 genel seçimleri gerekse de şu anki anketler, Türkiye siyasetinde askeri cuntanın 1983’teki çekilişinden bu yana boy gösteren birçok burjuva partisinin birer enkaza dönüşmüş olduğunu gösterdi. Büyük sermayenin başından beri arzuladığı az sayıda büyük partilerden oluşan bir siyasal sistem, dükkancı siyaset erbabının dar çıkarları nedeniyle bir türlü olamıyordu. Bu parti enflasyonu büyük sermaye tarafından hep bir lüks olarak görüldü. Bu sorun en azından mevcut aşamada kendiliğinden çözülmüş gibi görünüyor. Bir tarafta AKP’den, diğer tarafta ise yeteri kadar güçlü olmasa da CHP’den oluşan bir ikili düzenek oluşmuş durumda. Ancak bu çözüm yine de büyük sermayenin tam arzu ettiği gibi bir çözüm değildir. O nedenle burjuva basında “demokratik diktatörlüğe mi gidiyoruz” yollu tartışmaların dozu artmış durumda. Yukarıda belirttiğimiz gibi, büyük sermaye AKP’nin bu denli tek başına ve kontrolsüz bir güç olarak kalmasını arzulamamaktadır. İstikrarsızlığa ve sonu gelmez koalisyon pazarlıklarına yol açmayacak, ama parlamento içi kontrol ve denge olanaklarının da tümüyle yitirilmediği bir sistem büyük sermaye için ideal çözüm olarak görülmektedir.

Ancak yine de şu an için oluşmuş gibi görünen ikili siyasal düzeneğin gerek genel anlamda Türkiye’nin özgün şartları nedeniyle, gerekse de içine girilmiş olan çalkantılı dünya konjonktürünün keskin değişimlere gebe karakteri nedeniyle istikrarlı olması pek mümkün değildir. Burjuva medyada AKP’nin Avrupa’daki Hıristiyan demokrat partilere benzer biçimde bir “Müslüman demokrat” parti olarak görülüp görülemeyeceği eksenindeki tartışmalar ve onun bu tarzda konumlandırılmasını telkin eden görüşler uzun süredir dillendiriliyor. Bundan murat aslında Avrupa’daki siyasal sistemin uygun değişikliklerle bir Türkiye çeşitlemesini oluşturmaktır. Diğer taraftan burjuva basındaki bu fikir egzersizleri, emperyalistler tarafından tasarlanan Türkiye’nin İslam dünyasına “model” olarak sunulmasıyla ve Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde oynaması öngörülen rolle de yakından ilişkilidir. Aslında biraz dikkatlice düşünecek olursak, ABD’nin Türkiye’deki siyasal sistemi yeniden dizayn etmek için özellikle 2000-2001 krizlerinden bu yana kapsamlı bir çalışma yürüttüğünü görebiliriz. ABD üç ana siyasal hareket için üç farklı siyasal lider hazırlamış ve sahneye sürmüştür: Sol kisveli bir oluşum için Kemal Derviş, sağ liberal bir oluşum için Mehmet Ali Bayar ve “Müslüman liberal” bir oluşum için Tayyip Erdoğan. Bunlardan ilk ikisi çeşitli nedenlerle misyonlarını henüz tam olarak istenen sonuca ulaştıramamışlardır. Kemal Derviş’in en azından şimdilik CHP içinde bir fırsat doğması için pusuya yatma yolunu izlediği görülüyor. Mehmet Ali Bayar’ın da DYP’yi ele geçirme planı şimdilik başarısızlığa uğramış durumda, ama onun da muhtemelen DYP için pusuya yattığını düşünebiliriz.

Bizim burada işaret etmek istediğimiz husus yine de asıl olarak siyasi mevta haline gelmiş olan bir dizi burjuva partisidir. Bunların kitlesel ölümünü bir devrin kapanmakta olduğunun işareti olarak görmek gerekiyor. Bunlar arasında ANAP’ın akıbeti simgesel bir anlam taşıyor. 12 Eylülün gerçek ürünü olan ve apolitizmin siyasal parti olarak cisimleşmesini temsil eden bu parti kisvesindeki şirket nihayet iflas etmiştir ve burada ikbâl kapısı kalmadığını görenler de gemiyi birer ikişer terk etmişlerdir. O anlı şanlı ANAP’tan geriye enkazdaki farelerin tıkırtısı kalmıştır. Böylece cuntadan icazet alan partilerin sonuncusu da siyasal yaşamdan silindi. Özel durumları ifade eden DEHAP ve Genç Partiyi bir kenara bırakacak olursak, şu an burjuva siyaset arenasının aşağı yukarı tümü 80 öncesi partilerin devamı niteliğindedir. Cuntanın burjuva siyaset alanına ilişkin dizaynı bir türlü tutmamış ve tüm engelleme çabalarına karşın burjuvazinin eski kaşarlı politikacıları ve partileri birer birer gelip bu alanı doldurmuştur. Ancak burayı yanlış anlamamak gerekir, kast edilen yalnızca cuntanın özlediği yeni ve az sayıda burjuva siyasal partiden oluşan ve seçimden seçime bunların kâh birinin kâh ötekinin hükümete yükseldiği düzenlemedir. Yoksa cuntanın gerçek hedefi olan solun ve işçi hareketinin ezilmesi gibi hususlar ne yazık ki gerçekleşmiştir. Ayrıca cuntanın siyasal partiler yasası da hâlâ yürürlüktedir.

Ancak devrimci solun ve örgütlü işçi hareketinin yokluğu gibi temel faktörlerin dışında 80 öncesi burjuva siyasal akımların geri gelmesinden söz ettiğimizde bir başka yanlış anlamanın da önünü almak gerekir. Bu akımlar şüphesiz aradan geçen çeyrek yüzyılın Türkiye’de yarattığı değişimin etkilerine maruz kalmış ve değişim geçirmişlerdir. Esasen çok az şey eskisi gibi olabilmiştir. Örneğin Refah Partisinin yaşadığı yükseliş 80 öncesinin Milli Selamet Partisiyle alâkası sınırlı olan dinamikler üzerinde gerçekleşmiştir. Bu eğilimin bugün Saadet Partisi adı altında geldiği nokta ve bir bölünmeyle onun içinden başka eğilimlerin ifadesi olarak çıkan AKP de yine yeni döneme özgü gelişmelerdir.

AKP “Milli Görüş” kimliği ile hiçbir ilgisinin olmadığını ilan ederek çıkışını yapmıştır. Geride kalan Saadet Partisi ise, ki esasen milli görüş denen çizginin sürdürücüsüdür, yok olmanın eşiğine gelmiştir. Kimileri AKP’nin geçmişle bağlarını kopardığını açıkça ilan etmesinin ve bir yandan halkın canını acıtan icraatlarının, diğer yandan da dindar kesimlerin hiçbir talebini yerine getirmemiş olmasının, Saadet Partisinin yeni bir yükselişine yol açabileceğini ileri sürmüştü. Ancak bunun doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Saadet Partisinin şüphesiz bir ANAP gibi öldüğünden söz edemesek de, bu damardan ileride canlı bir dirilişin olması yine de bugünün koşullarında pek kolay görünmemektedir.

DSP denen siyasal garabet de bitmiştir. Bir partiden ziyade Ecevit sevenler derneği havasındaki bu parti 99 seçimlerinde talih eseri yüzde 20’nin üzerine çıkmış, ardından hızla son nefesini verme sürecine girerek 3 yılda yüzde 2 düzeylerine inmiştir. Bugün ise yüzde 1’in bile altındadır. Ecevit’in bitmesi, hiçbir amacı kalmayan derneğin de sonu olacaktır.

Zamanımızın bir başka garabeti olan Genç Partinin ise şimdilik önü kesilmiş görünüyor. Uzan’ın Berlusconi taktiği tutmamıştır. Hükümetin saldırıları karşısında hayli gerileyen bu post-modern usûl faşizan eğilimli partinin kaderi tamamen patronunun kaderine bağlı görünüyor. Uzanlar bu denli yoğun saldırılara maruz kalıp televizyonları ellerinden alınmasaydı, devrimci bir işçi hareketinin olmadığı koşullarda, bu partinin çaresiz yığınlar için ileride başka bir alternatif haline gelmesi hiç de ihtimal dışı değildi. Aslında söz konusu anketlerde çok düşük oy yüzdeleriyle sıralanan partiler arasında yine de en önde gelenin hâlâ bu parti olması anlamlı.

Toparlayacak olursak, şu anda burjuva siyasal partiler alanının eksenine AKP oturmuştur. AKP yakaladığı rüzgârla sağdaki hemen hemen tüm burjuva partileri erozyona uğratmış ve ikbâlin orada olduğunu gören tüm köpek balıkları oraya üşüşmüştür. Muhafazakâr, liberal, İslamcı, milliyetçi… Şimdi hepsi şölen sofrasının cümbüşü içinde birbirine karışmış durumda. Bu görüntü bir parça ANAP’ın ilk dönemlerini çağrıştırıyor olsa da, arada farklar bulunmaktadır. En önemli fark AKP’nin ANAP gibi kadro ve ideoloji açısından tümüyle omurgasız olmamasıdır. Vitrini bir kenara bırakacak olursak, AKP’nin çekirdeğini oluşturanlar yıllarca aynı örgütün içinde belli bir dünya görüşünün izinde ideolojik ve örgütsel faaliyet yürütmüş az çok kaynaşmış kadrolardır. Ancak şu anki konumu gereği kaçınılmaz olarak bir ANAPlaşma eğilimi de görülmektedir ve muhtemelen bu eğilim güçlenecektir. Bu kadar çok eğilim parti bünyesine toplanınca, bunlar şüphesiz partinin düşüş süreci başladığında sonraki bölünmelerin çıkış noktaları olabilirler. DP de zamanında düşüş eğilimine girmeye başladığında partiden koparak ayrı parti kuranlar olmuştu (Hürriyet Partisi örneği).

Seçim sonrası gelişme olasılıkları ve DP benzetmesi

Evvelce de belirttiğimiz gibi seçim anketleri nedeniyle yapılan tartışma ve analizlerde 1950’li yıllar ve Demokrat Parti ile benzerlikler kurulmaktadır. Doğru yapıldığında tarihsel analoji analizi ve görüşü güçlendirir. Bu ilkeyi göz önünde tutarak seçim sonrası olası gelişme eğilimlerini, yeri geldiği ölçüde DP benzetmesi eşliğinde ele almakta yarar var.

Şu anda olduğu gibi seçimlerden sonra da Türkiye’deki burjuva siyasetinin temel sorunu uluslararası gelişmelerle de sıkı sıkıya bağlı olan ülke içindeki tarihsel iktidar mücadelesidir. Daha önce söylemiş olduğumuz gibi, uluslararası sermayeyle halvet olmuş büyük sermaye açısından temel stratejik sorun AB’ye girmektir. Bu da ülke içindeki yerleşik güç dengelerinde önemli bir değişikliğe gidilmesi ve bu temelde devlet aygıtının yeniden yapılandırılması anlamına geliyor. Burada hem büyük emperyalist güçler açısından hem de onlarla işbirliği içindeki büyük sermaye açısından esas sorun ordunun hizaya sokulmasıdır. Şu anda büyük sermayenin isteklerini büyük oranda yerine getirmekte olan bir hükümet mevcut. Hükümetin meclisteki sandalye sayısı anayasayı dahi değiştirebilecek düzeyde. Bu konumdaki hükümet emperyalist güçlerin ve büyük sermayenin istekleri doğrultusunda orduyu geriletecek bazı adımlar atıyor. Öte yandan hükümet, büyük sermayenin doğrudan sorunu olmayan, ancak hem içinden geldiği dünya görüşünün ve kadrolarının ihtiyaç duyduğu bazı adımları, hem de kendi seçmenlerinin önemli bölümünün bazı taleplerini yerine getirmek için de ordunun ve diğer bazı sivil bürokrasi kesimlerinin direniş ve saldırılarıyla karşılaşan adımlar atmak istiyor. Tüm bunlar için elbette hükümetin elindeki siyasal gücün daha da artması gerekiyor.

İşte önümüzdeki seçimlerin en önemli sonucu da hükümetin elinin güçlenmesi olacaktır. Bu, iktidar kavgasının daha da kızışmasına ve keskin biçimler almasına yol açacaktır. Avrupa Birliğinden takvim alma dönemecinin de hızla yaklaşıyor olması bu süreci özellikle kızıştırmaktadır. Hükümetin yüksek bir oy patlamasıyla güçlenmesi ordunun manevra alanını daraltacaktır. Hiç kuşku yok ki ordu 28 Şubat darbesi öncesindeki Refah-Yol hükümeti dönemindekinden daha dezavantajlı bir konumdadır ve seçimler sonrasında bunun getirdiği basınç daha da artacaktır. Bu böyle olduğu ölçüde ordu içindeki radikal eğilimlerin güç kazanması beklenebilir. Ordu içinde henüz su yüzüne yeteri kadar çıkmamış bir çatlağın olduğu biliniyor. Bir ara gündeme gelen “genç subaylar” tartışması ve Genelkurmay başkanının hükümete karşı “fazla yumuşak” olduğuna dair yorumlar, Genelkurmay başkanının da buna cevaben yaptığı konuşmanın satır araları bunun işaretleridir.

İşte hem AKP’nin bu seçimlerde alacağı görülen yüzde 50’ler düzeyindeki oy desteği, hem de başta ordu olmak üzere diğer geleneksel güç odakları karşısındaki konumu DP dönemine benzemektedir. DP daha iktidarının ilk gününden itibaren ordunun bir darbe yapması olasılığından korkmuştur. Öyle ki, 1950’deki ilk DP hükümeti daha meclisten güvenoyu aldıktan birkaç gün sonra Genelkurmay başkanından başlayarak üst ordu kademesini değiştirmişti. Yine bundan birkaç gün sonra da tek parti döneminde uygulanmaya başlanan Arapça ezan yasağını kaldırmıştı. AKP henüz bu kadar ileri gidecek siyasal güce sahip değil. O şimdilik yalnızca askeri şûra kararlarına şerh koyabiliyor ve sözgelimi türban ve imam-hatipler konusunda bir takım yoklamalar yapmakla beraber somut bir adım atamıyor. Ancak seçim sonrasında yeni denemelerin olması kaçınılmazdır. Nitekim başbakan seçim meydanlarında bir süredir rafa kaldırılmış olan bu konuları tekrar iddialı bir söylemle işlemeye başlamıştır. Söz konusu iktidar mücadelesi açısından bir başka benzerlik de AKP’nin de DP’nin o zaman yaptığı bir şeyi yapmayı denemesidir. DP, aynı ordu yüksek kurmayı gibi, yüksek sivil bürokrasiyi de bertaraf etmek için emeklilik yaşını 30 yıldan 25 yıla düşüren bir yasa çıkartmış ve aynı yasayla buna karşı yargı denetim kanallarını da kapatmıştı. AKP’nin de iktidarının ilk günlerinde aynı türden bir girişimde bulunduğunu hatırladığımızda, iki dönem arasındaki benzerliklerin fazlalığı dikkat çekiyor.

Burada sıraladığımız benzerlikler aslında bizi bir başka noktaya getiriyor. Ordu ile AKP arasındaki inişli çıkışlı gerilimin bir darbeye doğru evrileceğini düşünenler ve ümit edenler var. Hatta bu tür düşünce sahipleri, 12 Eylül ya da 12 Mart tipi değil, ama 27 Mayıs tipi bir darbe beklentisi içindeler. Ancak darbe konusundaki bu beklentiler tamamen soyut bir olasılığa dayalıdır. Nesnel süreçleri göz önüne aldığımızda bir darbe için koşullar oldukça elverişsizdir. Her şeyden önce uluslararası konjonktür buna müsait değildir. Emperyalist merkezler mevcut şartlarda böyle bir hareketi desteklemezler. Öte yandan büyük sermaye cephesinde de durum aynıdır. Bu, darbe heveslileri için iyi haber değil kuşkusuz. DP’nin başına gelen 27 Mayıs darbesinde bu iki temel koşul sağlanmıştı. Hem o zamanın sanayi burjuvazisi hem de ABD darbeyi ya desteklemiş ya da göz yummuşlardı.

İşte tam da bu elverişsiz koşullar nedeniyle, odağında tartışmasız biçimde ordunun yer aldığı bir kamuoyu oluşturma kampanyası yürütülmektedir. Generallerin ve diğer Kemalist kılıç artıklarının Kıbrıs vesilesiyle ATO tarafından organize edilen bir toplantıda boy göstermesi ve buradakilerin vecd içinde “ulusal birlik ve uyanış hareketi”nin kuruluş manifestosunu dinlemeleri bu kampanyanın bir uzantısıdır. Bu kampanyada Zubatov partisi İP’in gayretkeşliği özellikle dikkat çekiyor. Türk-İş bürokrasisi de son zamanlarda bu karanlık kampanyada rol üstlenerek işçi sınıfını bu gerici güruhun peşine takmak istiyor. Gerici temalı mitingler düzenleniyor, Doğu Perinçek bu mitinglerde kürsüden lanse ediliyor, kongrelerde uzun konuşmalar yapması için davet ediliyor, Denktaş’a destek için Kıbrıs’ta toplantılar düzenleniyor… Toplumsal desteği zayıf olan ordu işte bu kanallarla kendisine bir meşruiyet zemini oluşturmaya çalışıyor. Ancak bunun en azından şimdilik pek başarılı olduğu söylenemez.

Fakat yine de bu önemli bir tehlikedir ve 27 Mayıs öncesi süreçle de benzerlikler taşımaktadır. DP’nin baskılarına karşı gelişen muhalefet o zaman da ordu tarafından manipüle edilmiş ve darbeye zemin hazırlanmıştı. Bu nedenle hem işçi hareketinin hem de sol çevrelerin özellikle uyanık olması, bu ülkede yıllarca oynanan aynı oyuna gelmemesi gerekiyor. Hükümet karşıtı muhalefet bir şey, ordunun karanlık dümen suyuna girmek başka şey.

Ancak DP dönemiyle tüm bu benzerliklere karşın, bazı temel farklılıklar söz konusu ki, bu yönler AKP’ye yönelik iyimser gelecek perspektifleri çizenler tarafından karartılmaktadır. DP hem ülke içi ekonomi hem de dünya ekonomisi açısından son derece elverişli bir konjonktürde iş başına gelmişti. Dünya kapitalizmi, ne öncesinde ne de sonrasında hiç yakalayamamış olduğu büyüme oranlarıyla, altmışların sonlarına kadar sürecek bir “asrı saadet” yaşamaya başlanmıştı. İşte DP bu dünya çapındaki güçlü rüzgârı arkasına almıştı. Öte yandan ülke içinde de talih eseri olarak, kötü giden 1949 hasadının ardından, son derece iyi ürün veren 1950 ve 1951 hasatları da DP için muazzam bir itiş oldu. Bu olumlu konjonktürün bir ürünü olarak 1950-54 arasında hızlı bir ekonomik büyüme yaşandı.

Aynı minvalde başka avantajlar da söz konusuydu. DP, CHP’nin ülkeyi dünya savaşına sokmama konusundaki gayretinin de bir ürünü olarak devlet hazinesinde biriktirdiği kaynakları, borçsuz bir maliyeyi, açıksız bir bütçeyi ve enflasyonsuz bir ekonomiyi devralmıştı. Şüphesiz DP sonraki yıllarda bir yandan bu kaynakları eritip, diğer yandan ülkeyi ciddi bir borç batağına ve enflasyona sürüklemişti. Ancak burada önemli olan, nüfusunun büyük bölümü köylü olan ve tarımla uğraşan ülkede, kaynağı ne olursa olsun bu geniş halk kesimlerinin ekonomik durumunda hissedilir bir iyileşme görülmesiydi. Bu nedenle özellikle geniş köylü kitleleri DP’ye bağlı olmayı sürdürdüler. Daha sonraki Adalet Partisinin ve onun da devamı olan DYP’nin köylü kitleleri içindeki sürüp giden desteğinin kökleri buraya dayanır.

Oysa AKP’nin durumuna baktığımızda DP’nin bu bakımdan sahip olduğu avantajların hiçbirisine sahip olmadığını görüyoruz. Dünya ekonomisi krizdedir, Türkiye bunu daha derin yaşamaktadır, hükümet gırtlağına kadar borca batmış durumdadır ve hepsinden önemlisi geniş emekçi kitlelerin durumu kronik bir şekilde kötüleşmektedir. AKP emekçi yığınlara karşı dünya çapında yürütülmekte olan ağır saldırı programını Türkiye’de de azimle uygulamaktadır. Hatta oy potansiyeli açısından her zaman büyük önemi olmuş köylülüğe dönük saldırı ilk kez bu boyutlara ulaşmış durumda. İşin bu yönünü uzun boylu anlatmaya hacet yok. Özetle AKP açısından DP ile karşılaştırılamayacak ölçüde elverişsiz ve kırılgan bir konjonktür söz konusudur. Bundan çıkacak sonuç, AKP’nin arkasına almış olduğu rüzgârın, bu bakımlardan DP’ye göre çok daha kırılgan olduğudur.

Bu nokta başka bakımlardan da böyledir. Toplumun 1950’lerdeki haleti ruhiyesiyle bugünkü arasında önemli farklar vardır. Her şeyden önce bir seçim tecrübesi söz konusudur. 1950’lerde halk uzun yıllar süren ceberut bir tek parti diktatörlüğünden sonra ilk kez birden çok parti arasından bir “tercih” yapma lüksüne kavuşmuştu. Yani, her ne kadar özü itibariyle sözde de olsa, halk “çok partililiği” ilk kez tadıyor, ilk kez kendinde hükümet değiştirme gücünü görüyordu. O ilk heyecanın günleri şimdi uzak bir mazi. Seçmenin eskiye göre şimdi daha “tahammülsüz” olduğu çok açık. 1983’ten bu yana yapılan her seçimde seçmenlerin yüzde 60’ının oy değiştirmiş olması bunu çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Bunlardan hareketle özet olarak diyebiliriz ki, oy desteğinde bir patlama, bir yeni rüzgâr söz konusuysa da AKP için durum DP’ye göre daha elverişsizdir.

AKP ne yapacak?

Yukarıda birkaç kez belirttiğimiz gibi, eğer seçimler, anketler ve gözlemlerin işaret ettiği şekilde sonuçlanırsa, AKP’nin siyasal arenada elinin güçleneceği çok açıktır. Bunun özellikle geleneksel devletçi iktidar odakları açısından homurtuyla karşılanacağı ve AKP karşıtı kampanyaya daha keskin biçimler verileceği de çok açık. Ancak bu biçimlerin ne olacağını şimdiden söyleyebilmek zordur. Bunun AKP’yi aynen DP’nin de yaptığı gibi her türlü muhalefete karşı daha sert tutumlara itmesi mümkündür. Zaten AKP daha şimdiden işçi sınıfının, Kürt halkının ve gençliğin çeşitli protestoları karşısında demokratlığının dibini göstermiş durumda. Tüm AB söylemine rağmen bu baskıcı tavırda iyiye doğru bir gidiş olması pek mümkün görünmüyor. Kaldı ki AKP yürütmekte olduğu saldırı programının tabiatı gereği emekçi kitlelere karşı saldırgan olmak zorundadır. Tüm bunlar önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinin kızışmasına uygun bir zemin oluşturmaktadır.

Son günlerde bir “şımarma” tartışması yapılmaktadır. AKP gerçekten de daha şimdiden arkasındaki rüzgârın gücüne güvenerek “şımarmış”tır. Normalde hiçbir seçim kampanyasında görülmeyecek türden, göstericilere yönelik azarlama olayları yaşanıyor. Başbakanın çiğ fütursuzluğu burjuva basında bile zaman zaman hayret nidalarıyla karşılanıyor. Elbette günün birinde bu kaba kibrin bir sonu olacak ve emekçi kitlelerin hesap sorma günü gelecektir. Ama belki de bu gidişle başbakan, emekçi kitlelerin hesap sormasından önce, CHP’nin şeriat işleri takip komiseri Ali Topuz’un tehdit yollu sözleriyle ima ettiği gibi postalların karşısında hesap verebilir. Burası Türkiye, olmaz olmaz!

Diğer taraftan, iç güç dengeleri sorununa kopmazcasına bağlı uluslararası denge ve gelişmeler cephesinde AKP’nin rotasının ne olacağı sorusu akla gelmektedir. Seçimlerden eli güçlenerek çıkacak bir AKP, statükocu güçlerle daha doğrudan çatışmasına yol açan bu alanda, şimdiye kadar izlediği çizgiyi güçlendirerek sürdürmeye çalışacaktır. Gerek Kıbrıs’ta, gerekse AB sorununda AKP kendisini eli daha serbest hissedecektir. Bunun, onun istediği sonuçlara ulaşmasını sağlayıp sağlamayacağı elbette ayrı bir bahistir. Aslında yukarıda sıkça söylediğimiz gibi, AKP’nin elinin güçlenmesine yol açacak tüm gelişmeler aynı zamanda diyalektik biçimde onun için daha zorlu çatışmaların ve engellerin ortaya çıkması anlamına gelecektir. Zira ordunun ve aynı konumdaki diğer kesimlerin tüm bu gidişatı sessizce kabullenmesi mümkün değildir. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır.

Emperyalistler arası güç mücadelesinde yaşanan değişiklikler, Türkiye’nin AB için önemini arttırmışa benziyor. Türkiye’ye bir müzakere takvimi verilmesi konusunda son aylara kadar, tüm göstermelik hoş sözlere rağmen, büyük ölçüde negatif olan tavır, bu son dönemde belirgin biçimde değişmiştir. Görünen o ki yıl sonundaki zirvede Türkiye’ye büyük olasılıkla bir takvim verilecektir. Meğer ki Türkiye’de bunu sabote edecek çok dramatik bazı gelişmeler olmasın. Bu tür bir gelişme hiç de ihtimal dışı değildir, çünkü ciddi bir kapışma yürümektedir. Ancak bu bir yana, gidişatın yönü belirgin biçimde değişmiştir ve AB’den alınacak bir takvim AKP için yerel seçimlerin üstüne yeni bir zafer olur. Bunun AKP’nin popülaritesinde ikinci bir yükseliş dalgasına yol açması da kaçınılmaz hale gelir. Eğer bu durum, büyük sermayenin beklentilerine uygun olarak, kriz konjonktürüne rağmen, bir doğrudan yabancı sermaye girişine yol açarsa AKP’nin kısmeti iyice açılır. İşsizlikte az çok bir azalma ve bunun yanı sıra halkın en azından bir kesiminin refahında belirli bir artış, AKP’nin talihini, yükseliş döneminin DP’sine daha çok yaklaştırabilirdi. Bu tür gelişmeler AB’ye girme sürecini daha önce yaşamış diğer ülkelerde üç aşağı beş yukarı görülmüştü. Ama burada da unutulmaması gereken yön, hem dünya ekonomisinin içinde bulunduğu genel kriz konjonktürünün hem de Türkiye’nin özgünlüklerinin bu eğilimi sınırlandırıcı faktörler olduğudur.

Bazı burjuva yorumculara göre, seçimler sonrasına ilişkin olarak AKP cephesinde, gerek yeni bir erken genel seçime, gerekse de yaklaşmakta olan cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin başka bazı hesaplar da gündeme gelebilir. Yine bu yorumculara göre, AKP’nin, Türkiye’deki tüm hükümet partilerinin yaptığı gibi en uygun zamanda bir baskın seçime gitmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Ancak bu tür hesapların çok yakın bir zamanda gündeme getirilmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü hem meclis çoğunluğu zaten çok büyük, popülarite yüksek, hem de mevcut istikrar programı çerçevesinde yeni bir seçimin masraflarını büyük sermayeye ve IMF’ye kabul ettirmek olanaksız. Ancak yine de normal seçim tarihinden önce bir seçim gündeme getirilebilir. Burada, görev süresi 2007’de dolacak olan cumhurbaşkanının yerine kimin konacağı sorunu da devreye giriyor. Erdoğan’ın Çankaya hesapları yapıp yapmayacağına bağlı olarak parti liderliğinin devredilmesi ve bunun olası sonuçları da gelişmelere yön verecektir. Meclisin mevcut aritmetiği düşünüldüğünde her halükarda yeni cumhurbaşkanın AKP saflarından ya da ona yakın kişiler arasından çıkacağı kesindir. Bunun statükocu kesimler açısından yeni ve sembolik olarak daha ağır bir darbe olacağı da bir o kadar kesindir. Bu hesaplar da çatışmaların kızışacağını bir kez daha göstermektedir.

Sol ne yapıyor?

Örgütlü bir işçi hareketinin henüz oluşturulamamış olması nedeniyle sahnede tepişen güçlerin tamamı burjuva düzenin güçleridir. Bunların hiçbirisi işçi sınıfının kısmi bile olsa çıkarlarını ifade etmediği gibi, hepsi onun birbirinden azılı sınıf düşmanlarıdır. Ne sınıfı ordunun terkisine yedeklemeye çalışan Türk-İş bürokratlarına, ne de AB perspektifi temelinde onu hükümetin kuyruğuna takmak isteyen çeşitli türden liberallere prim verilmemelidir. Aksine bunlar acımasızca teşhir edilmelidir. İşçi sınıfının örgütlü devrimci hareketi yükselmedikçe, siyaset sahnesindeki gelişmeleri etkilemenin ve değiştirmenin mümkün olmadığını asla unutmamak gerekiyor. Ne yazık ki bu seçimlere ilişkin olarak sosyalist solun çeşitli kesimlerinin izlediği yol bu temel düsturun hiç anlaşılmamış olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Solu temsil iddiasıyla “Demokratik Güç Birliği” adı altında bir araya gelmiş olan Karayalçın’ın SHP’si, DEHAP, EMEP, ÖDP ve SDP, SHP çatısı altında seçimlere giriyor. Bu bloğu esasen üç kategoriye ayırabiliriz. Bir yanda has burjuva sol parti SHP, diğer yanda giderek daha fazla Kürt burjuvazisini temsil eden DEHAP ve küçük-burjuva reformist legalist solu ifade eden EMEP, ÖDP ve SDP. Bu üç cenahın da bloktan kendilerince beklentileri var şüphesiz.

Ancak bu beklentiler ne olursa olsun, gerçekte bloğun omurgasını DEHAP’ın oluşturduğunu görmek gerekiyor. Onu bir an için dışarı çektiğinizde ortada hiçbir şeyin kalmayacağı çok net görülür. Burada gerçek bir kitle desteği olan tek güç DEHAP’tır. Ne SHP’nin bir gücü vardır, ne de diğerlerinin. Bu da ittifakın hangi hesap üzerine oturduğunu çok iyi gösteriyor. DEHAP bu ortaklığa kitlesinin oylarını verecek, buna mukabil özellikle SHP’den, düzen katında ve geniş Türk kitleleri gözünde daha meşru bir etiket edinecek, büyük şehirlerdeki sol eğilimli katmanların sempatisini kazanmak için de diğer küçük-burjuva partilerin vitrinini kullanacaktır. Ancak DEHAP’ın asıl muhatabının yine de SHP olduğunu, hatta başarısızlığa uğramış bir girişim olmakla birlikte CHP olduğunu görmek gerekiyor. Eğer sözgelimi diğerleri DEHAP’a SHP konusunda rest çekselerdi, diyebiliriz ki DEHAP bu resti görürdü. Kürt burjuvazisi ve küçük-burjuvazisinin düzen katında kabul görme arzusu her şeyin üzerindedir ve DEHAP’ın çizgisini belirleyen unsur artan ölçüde budur. Özellikle bu kesimler CHP’nin bu ittifakın içine çekilememiş olmasına şüphesiz ki hayıflanmaktadırlar.

Karayalçın’ın hesabı ise aslen CHP’ye dönüktür. O kaybettiği CHP’yi ele geçirmek istemektedir. Bu seçimlerde alacağı bir başarı (özellikle Ankara’da CHP’yi geçme) seçim sonrasında CHP’de başlaması muhtemel çalkantılara müdahil olmasının yolunu açacaktır. Sürekli olarak CHP’ye dönük işbirliği mesajları yollamasının sebebi budur. Kimi yerlerde seçime girmeyerek CHP’yi destekleme gibi jestler yapmasının da anlamı budur. Ancak CHP de bu hesabın farkında olduğu için Karayalçın’a yüz vermemektedir. CHP için tek sorun Karayalçın’ın Ankara’da işleri bozmasıdır. Eğer Ankara konusu olmasaydı bu sorun CHP için hiçbir şekilde dikkat konusu olmayacaktı.

Küçük-burjuva reformist solun hesabı ise DEHAP sayesinde bir “başarı” kazanmaktır. Bu kesimlerin içine düşmüş olduğu acz Kasım 2002 seçimlerinden bu yana artmış görünüyor. Ne olursa olsun bir seçim “başarısı” için duyulan susuzluk gözlerini karartmış durumda. Karayalçın gibi düzenin en yüksek düzeydeki temsilcilerinden birinin sözde partisiyle ittifaka kadar düşmüş olmak bunun tevil götürmeyen bir kanıtı. Karayalçın’ın Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşın doruğa çıktığı yıllarda devletin en üst düzeyinde görev yaptığının böyle kolayca unutulmuş olması gerçekten dikkate değer. Bu zat Kürt savaşının en kanlı döneminin hükümetinde başbakan yardımcısıydı.

Bu reformist sola ilişkin olarak burada bir parantez açıp söz konusu kesimin sadece üç partiden ibaret olmadığını belirtmek gerekiyor. Bunlardan özellikle SDP’nin, gerek içindeki gerekse bunlarla dirsek temasındaki diğer çevre ve grupların sayısı onlarcadır. Diğer taraftan bunlara bulaşmayan, ama özde benzer liberal-reformist eğilimleri temsil eden TKP (SİP)’i de listeye eklemek gerekiyor.

12 Eylül sonrası dönem, benzer dönemlerden geçen tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de bir tasfiyecilik dalgasına yol açtı. Tasfiyeciliğin her görünümü en uç biçimlerde boy attı. Gerçekte kendi devrimci enerjisini git gide yitiren bu kesimler, dalga dalga, birbirleriyle itişe kakışa legalizm batağına üşüştüler. Bu batağı karakterize eden temel yönler hep parlamentarizm ve seçim sevdası olmuştur. Mecali kalmamış bu kesimlerin her seçim döneminde nedense biti kanlanır. Her seferinde yeni hayaller, yeni umut parlamaları yaşanır, yeni “projeler” ileri sürülür ve fakat sonuç hep hüsrandır.

Hüsranlar dizisi uzadıkça bu kesimlerin bir seçim “başarısına” duydukları hasret de giderek daha dayanılmaz bir hâl almakta ve her seferinde oportünizmin ve sınıf işbirlikçiliğinin dozu giderek artmaktadır. Murat Karayalçın gibi birinin sözde partisiyle blok kurmak, çürüme sürecinde gelinen hazin noktayı göstermektedir.

Önümüzdeki seçimlerin yerel seçimler olması dolayısıyla bir baraj sorununun olmaması bu kez sahte hayal ve umutları daha bir depreştiriyor. Bundan, “önce yerelde, sonra genelde iktidar olmak” gibi yeni stratejiler bile üretilmiş durumda. Sosyalist belediyecilik adı altında İngiliz Fabiancılığına özgü “belediye sosyalizminin” türlü çeşitleri ortalıkta uçuşuyor. Yerel yönetimlerin anlam ve önemi üzerinde yeni ve derin keşifler yapılıyor ve sanki bunlar burjuva devlet aygıtının bir parçası değil de, âdeta sistemden bağımsız adacıklar haline getirilebilirlermiş gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor. Seçimlerin gerçekte düzenin teşhiri ve işçi sınıfını ve diğer emekçi kesimleri düzen karşıtı bir bilinçle donatmak için bir araç olması gerektiği temel ilkesi unutulalı çok olmuşa benziyor. Bunun yerini artık coşkun bir belediyecilik sevdası almış durumda. Üstelik bütün bunlar örgütlü bir işçi hareketinin yokluğu koşullarında yapılıyor.

Sabır ve sebatla uzun vadeli devrimci bir örgütlenme için çalışmaktan kaçıp, yirmi yıldır o projeden bu projeye koşuşturarak mucizevî bir kestirme yol bulacağını sananların geldiği hazin nokta budur. Oysa bir duvarcı ustası gibi sabırla tuğla üstüne tuğla koyarak Bolşevik tarzda devrimci bir örgütlenme perspektifinden uzak durmanın gerekçesi hep bunun çok zaman alacağına dair argümanlar oldu. Bu yoldan gidenler yirmi yıl sonra ne sonuç elde ettiklerinin bir hesabını acaba verecekler mi? Aslında Türkiye sosyalist solunun çoğunluğunu oluşturan bu kesimlerin geldiği nokta ibretlik derslerle dolu. Bunların evrimi, ne yapılmaması gerektiği konusunda çok şeyler anlatıyor. Bolşevizmin ısrarla savunduğu, ama çoktandır unutulmuş olan ilkelerin, güncelliğini ve önemini hâlâ koruduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

Böylesi bir konjonktürde devrimci Marksistlere düşen görev, bu ilkelere özel bir şevkle sarılmak ve Marx’ın Kapital’e yazdığı önsözü bitirirken büyük Floransalı diye andığı Dante’den aldığı o güzel sözü hiç akıldan çıkarmamaktır: Segui il tuo curso! (Sen yolunda yürü!)