Navigation

Brezilya Seçimlerinin Ardından

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Latin Amerika’da tutuşan ateş tüm coğrafyayı sararak büyüyor. Dünya ekonomisinin içine girdiği daralma ve kriz dönemi, en sorunlu bölgelerde kendini tüm çıplaklığıyla açığa vuruyor ve sömürülen kitleler kapitalist sistemin saldırılarına karşı tepki gösteriyor; toplumsal muhalefet alabildiğine artıyor. Bugüne kadar askeri darbeler ve iç çalkantıların en sık yaşandığı Latin Amerika, özellikle 1990’lardan itibaren işçi sınıfının giderek etkisini arttırdığı bir süreç yaşıyor. Daha 2000 yılında Ekvador’da işçi sınıfı ve yoksul kitleler ayaklanarak tüm devlet kurumlarını işgal ettiler ve kısa bir süreliğine de olsa bir iktidar boşluğunun doğmasına yol açtılar. Ama ne yazık ki, devrimci bir önderliğin eksikliği nedeniyle bu mücadele işçi sınıfı iktidarının kurulmasıyla taçlanamadı. Bugün, Kolombiya, Bolivya, Uruguay, Venezuela, Arjantin, Peru gibi ülkelerde işçi ve köylüler giderek genişleyen bir hareketlilik içindeler. Peru, Venezuela ve en başta da Arjantin kaynayan bir kazana dönüşmüş durumda. Arjantin işçi sınıfı, birkaç burjuva hükümeti peş peşe devirdi ve devrimci bir sürecin önüne açarak kendi öz-örgütlerini yaratmaya girişti. Daha şimdiden işçi sınıfının iktidar organlarının embriyonik örgütlenmeleri söz konusu. İşçi sınıfının öz-örgütlenmeleri olan sovyet tipi yapıların gerçekten yaygınlaşması ve güç kazanması, Arjantin’deki olayların tüm gelişimini değiştirebilir. Başarıya ulaşan bir devrim, tüm Latin Amerika’nın gidişatını derinden etkileyecektir.

Böylesi bir ortamda gerçekleşen Brezilya seçimleri, Latin Amerika ülkelerinde işçi sınıfı ve emekçi kitleler arasında yükselen değişim arzusunu yansıtmaktadır. İşçi Partisi (PT) lideri Luiz Inacio Lula da Silva, ikinci turda toplam oyların yüzde 62’sini alarak başkanlık seçimlerini kazandı. Eski bir maden işçisi olan Lula, Brezilya tarihinde ilk kez seçimleri kazanırken, oy oranları, emekçilerin burjuvazinin ekonomik politikalarına ne ölçüde tepkili olduğunu açığa vuruyor. PT’den işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün büyük beklentileri varken, Brezilya sermayesi, uluslararası sermaye, IMF ve ABD ise Lula’nın seçim öncesindeki “değiştim” sözünü dikkate alıyor. Nitekim burjuvazinin bazı kesimleri de Lula’yı destekledi ve Lula bu destekleri reddetmeyeceğini söyledi. Şimdi ise ortada iki sınıfın farklı çıkarları söz konusu; Lula kısa zamanda kimden yana hareket edeceğini gösterecektir. Dolayısıyla işçi sınıfı belki de PT ile mücadeleye devam derken Lula’ya hayır diyecektir. Bu ise PT içinde köklü bir ayrışmayı kaçınılmaz kılabilir. 175 milyon nüfusuyla Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan ve dünya ekonomisinde dokuzuncu sırada yer tutan Brezilya’da başlayacak bir işçi hareketi, kısa zamanda tüm coğrafyaya ve oradan da dünyaya yayılabilir. Zira, dünya ekonomisinin ve Latin Amerika’nın tüm ülkelerinin içinde debelendiği ekonomik kriz, böylesi gelişmelere oldukça yatkındır.

Seçime giden süreç

Brezilya’da seçimlere katılan partilerin çoğu kendilerini sol bir kimlikle tarif ettiler. Bu seçimlerde PT’den kopan iki Troçkist parti, Partido Obrero (İşçi Partisi) ve Morenocu PTSU (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi) de yer aldı. Ayrıca, Brezilya Sosyal Demokrat Partisi, Brezilya Sosyalist İşçi Partisi, Brezilya İşçi Partisi de seçime katıldı. İşin ironik yanı, açıkça bir burjuva parti olan Liberal Parti de PT ile seçim ittifakı yaptı.

1998’den bu yana iktidarda bulunan Brezilya Sosyal Demokrat Partisi, IMF ile anlaşmalı bir program uyguladı. Brezilya uzun yıllardır krizde ve dünya ekonomisinin durağan bir seyir izlediği bu dönemde, sermayenin ekonomik krizi aşması güç gözüküyor. Geçen senelerde Brezilya’da mali piyasalarda başlayan kriz, Rusya ve Türkiye’yi de içine alarak yayılmıştı. Nitekim bu krizden sonra ekonomideki kısmi büyüme 2001’den sonra yeniden sona erdi. 2001’den bu güne dek Brezilya para birimi Real büyük oranda değer yitirdi; faiz oranları yukarılara doğru tırmandı. İç ve dış borç ürkütücü boyutlara varmış durumda. Bugün Brezilya’nın dış borcu 260 milyar dolarken, iç borçla birlikte 305 milyar doları geçmektedir. Bu rakamlar Brezilya GSMH’sinin yüzde 60’ına tekabül ediyor.

Ekonomik kriz elbette ki, her zaman olduğu gibi işçi sınıfını ve yoksulları vuruyor. 175 milyonluk nüfusun yarısından fazlası günde bir öğün yemek yiyor; 50 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Nüfusun yüzde 8’i işsiz ve bu rakam 14 milyonu aşıyor. Yıllardır köylüler topraklarından sürülüyor ve topraklar büyük toprak kapitalistlerinin elinde yoğunlaşıyor. Topraklarından atılanların sayısı 7 milyonu geçmek üzere ve bu insanlar kırsal kesimde hızla işsiz proleterler arasına katılıyorlar. Son dört yılda 2 milyon tarım proleteri işini kaybederek işsizler ordusuna katıldı ve yeni ekonomik programla birlikte işsizler ordusunun sayısı daha da artacak.

Brezilyalı işçi ve yoksul kitleler, kapitalist ekonomik sistemin getirmiş olduğu açlık ve sefalet içinde yaşıyor. Bu şekilde yaşamaktan bıkan sömürülen yığınlar, devrimci bir önderliğin olmaması nedeniyle, PT’ye bir umut gözüyle baktılar. PT’nin seçimlerde elde ettiği sonuç, sömürülenlerin mevcut sisteme duydukları tepkinin ifadesidir. Ancak PT ve başında bulunan Lula, kitlelerin sorunlarına uzak olduğunu bizzat Liberal Partiyle seçim ittifakı yaparak gösterdi. Bu seçim ittifakının bir amacı burjuvaziye güven vermekse, diğer amacı da emekçi kitlelerden yana bir program uygulamamanın bahanesini hazırlamaktır. Böylece Lula, “ne yapalım müttefiklerimiz izn vermiyor” bahanesinin ardına sığınacaktır.

Liberal Partiyle yapılan seçim ittifakı

PT, kurulduğu 1979’dan bugüne kadar sürekli sağa kaydı. 1979’da kurulan ve birçok farklı grubu bir araya getirerek bir işçi kitle partisi haline gelen PT, 1990’larda Türkiye’de de kimilerince örnek alınmıştı. Ancak son seçimler bir şeylerin çoktandır değiştiğini ortaya koydu. PT yönetimi, sosyalist parti olduğu iddiası ve sosyalist bir program savunusundan, düzenin istikrarını sağlamayı hedefleyen bir parti olma noktasına savruldu. Lula ve ekibi kendilerini sermayeye kanıtlamak için eski fikirlerinden tümden feragat etmiş gözüküyorlar. Nitekim bu değişimden rahatsız olan bazı siyasal gruplar PT’den kopmuş durumdalar.

Emekçi yığınların öfkesinin kendisini PT aracılığıyla dışa vuracağı ve PT’nin seçimleri kazanacağı anlaşıldığında ulusal ve uluslararası sermaye harekete geçti. Emperyalist sermaye, PT yönetiminden ve Lula’dan daha fazla taviz koparabilmek amacıyla istikrarsızlık havası yaymaya başladı; yabancı sermayenin ülkeden çıkacağı ve IMF’nin kredileri keseceği yaygarası kopartıldı. Ancak bu sadece bir taktikti, zira söylendiği gibi Lula’nın ne IMF ile olan anlaşmaları bozmak ve ne de borçları ödememek gibi bir niyeti vardı.

Lula, PT’nin sermayenin hizmetinde olduğunu göstermek için, başkan yardımcılığına Liberal Parti başkanı Jose de Alencar’ı getirdi. Alencar büyük bir tekstil patronudur ve Liberal Parti uluslararası sermayeyle bağlantıların güçlendirilmesini amaçlayan bir burjuva partidir. Daha seçimler öncesinde, Sosyal Demokrat Cardoso iktidarı zamanında, IMF programına uyacağı yönünde teminat veren Lula şöyle konuşmaktaydı: “Kimse benim kadar istikrarı temsil etmiyor. Kimse benim kadar, emek hareketinin, toplumsal ve halkçı hareketlerin desteğine sahip değil.” Yani Lula, emekçi yığınların öfkesini frenleyecek bir gücü elinde tutuğunu ve sermayenin bunun kıymetini bilmesini istiyor. Ama sermaye yine de daha fazlasını kopartmak için Lula’nın burnunu sürtmeye devam etti.

PT’nin programında yer alan “IMF programından kopma”, “demokratik program”, “halk programı” ya da “sosyalizm” ifadeleri seçim programında terk edilmiştir. Bu değişiklik yeni seçim programında şu kavramlarla yer aldı: “Büyüme, iş ve toplumsal kazanım” ya da “toplumsal sözleşme”. En çok dikkat çeken nokta “toplumsal sözleşme” (!) kavramıdır. Anlaşılan Lula, işçi ve yoksul yığınların çıkarları ile sömürücü kapitalistlerin çıkarlarının aynı olduğunu düşünüyor ve bunu da “barış” içinde, sınıflar arası işbirliği temelinde çözmeyi hedefliyor.

İşin gerçeği şudur: Lula, uluslararası sermayenin neo-liberalizm denilen küresel politikalarının keskin ucunun, emekçilerin gözünde törpülenmesi işlevini görecektir. Lula politikalarını Avrupa sosyal demokratlarının politikasına benzetiyor. Bu, Latin Amerika’da kapitalizmin krizinin işçi ve emekçi kitlelerde yarattığı derin öfkeyi düzen içi kanallara akıtıp içini boşaltmaya çalışmak anlamına geliyor. Sermayenin kapitalist yeniden üretimi ve kârlarını realize etmek için daha istikrarlı koşullar aradığı düşünülürse, elbette ki kapitalist piyasanın güvence altına alınması gereklidir. 50 milyon insanın yoksulluk sınırında yaşadığı bir ülkede ve barut fıçısına dönmek üzere olan bir coğrafyada istikrarı kim sağlayabilir? Tabii ki, sosyal demokrat Lula!

Lula’nın yükselişi aslında sermayeyi hiç de fazla tedirgin etmemiş olacak ki, Ağustos ayında IMF Brezilya’ya 30 milyar dolar kredi açtı. Çünkü sermayenin derdi Lula ile değil PT’nin tabanıyladır. Uluslararası sermaye yatırımlarının yoğun olduğu Brezilya’da, yeni bir ekonomik krizlin tetikleyeceği olaylar önü alınmaz bir boyut kazanabilirdi. Buna bilen IMF ve ABD, Brezilya’yı tehlikeye atmamışlardır. Brezilya’da yatırım yapan ABD şirketleri dünya çapında tanınmış tekellerdir: Boston J. Morgon, Citigroup, Fleet, General Motors gibi şirketler bunlardan bazılarıdır. Sonuç olarak, gelinen süreçte ABD, Avrupa ve onların temsilcileri, Lula ile çalışmaya hazır olduklarını açıklamışlardır.

Ünlü spekülatör George Soros’un da dediği gibi “küresel kapitalizmde demokratik bir taraf yoktur”. “Brezilya başkanını seçen insanlar ABD yatırımcılarıdır.” Lula adeta bu söylenenlerin doğruluğunu kanıtlamak için, PT’nin önderliğinde örgütlenen ve 1-7 Eylül tarihinde yapılması gereken FTAA (Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi) ulusal halk oylamasından çekildiğini açıklamıştır. Ayrıca Lula, kapitalistlerin kendisiyle çalışmaya hazır olduklarına cevaben, “değiştiğini”, “olgunlaştığını” ilân ederken, kanıt olarak da seçim programını göstermiştir. Görüldüğü gibi Lula bir taraftan işçi ve emekçi kitlelere vaatlerde bulunurken, diğer taraftan sermayeye güvence verecek bir yol tutuyor.

Emekçilerin beklentileri

Lula seçim vaatlerinde açlığın kökünü kurutacağını, genel eğitim olanakları açacağını, sağlık sigortalarını devreye sokacağını, asgari ücreti artıracağını ve 10 milyon işsize iş bulacağını açıklıyordu. Lula, bir taraftan emekçilere vaatlerde bulunurken öte taraftan da sermayenin ve IMF’nin isteklerini yerine getireceğini söylüyor: Sosyal harcamalar kısılacak, daha fazla kamu emekçisi işten çıkarılacak, özelleştirmelere hız verilecek ve ekonomide 3.75 oranında bir büyüme sağlanacak. Lula “herkese her şey” sözü veriyor; ama örneğin uluslararası sermayenin iktisat dergisi olan The Economist de haklı olarak soruyor: Tüm bu vaatleri nasıl, hangi kaynaklarla gerçekleştirecektir; kimden alıp kime verecektir? Dünya ekonomisinin kriz içinde kıvrandığı bir dönemde PT, önünde duran kısa vadeli 74 milyon dolarlık borcu nasıl ödeyecek? Ve GSMH’nin yüzde 60’ını geçen bir iç ve dış borç ödeme yükümlülüğü altında olan Lula, ekonomide nasıl büyüme gerçekleştireceğini, bir taraftan sosyal harcamaları IMF’nin istediği doğrultuda kısıp, öte taraftan 10 milyon kişiye nasıl iş bulup açlığın kökünü kurutacağını açıklamıyor. Besbelli ki Lula, ya ne söylediğini bilmiyor ya da yoksul yığınlara yalan söylüyor, onları aldatıyor.

Milyonlarca köylünün toprağından kovulmasının sonucu ne olacaktır? Topraksız Köylüler Hareketi (MST), seçimlerde tüm gücüyle Lula’yı destekledi. Köylülerin istedikleri, insanca koşullarda yaşamak ve toprak sahibi olmaktır. Topraklarından atılan köylüler, insanlık dışı koşullara maruz bırakıldılar. Devlete ya da özel mülk sahiplerine ait toprakları işgal eden köylüler, bu topraklar üzerinde baraka kamplarda, sağlıksız koşullarda, altyapısız, okulsuz, eğitimsiz, susuz, elektriksiz yaşıyorlar.

Buna karşın elbette ki, sermaye ve IMF kapitalist kârlar için daha fazla kemer sıkma programlarını savunacaktır. Ayrıca Brezilya, dünyanın sayılı yeraltı madenlerine sahip bir ülkedir ve uluslararası sermaye gözünü bu ülke üzerinden hiçbir şekilde ayırmıyor. Brezilya demir-çelik üretiminde emperyalist ülkelerle aynı seviyede yer tutuyor. Nitekim ABD’nin dayattığı FTAA anlaşması boşuna değildir. ABD emperyalizmi, arka bahçesi olan Latin Amerika’yı bir serbest ticaret bölgesi olarak örgütleyerek ve pazarlara kendi tekelleri aracılığıyla hakim olarak, Avrupa sermayesinin Latin Amerika’ya girişini kontrol altında tutmak istiyor. Emperyalist yeniden paylaşım için savaş tamtamlarının çalındığı bir dönemde Brezilya, devasa nüfusu ve ekonomik kapasitesi ile ABD’nin vazgeçilmezlerindendir.

Lula ve PT yönetimi, işçi ve emekçi kitlelerin iş ve yaşam koşullarında bazı düzeltmeler vaat ederek, kapitalist düzenin onları isyan ettiren sonuçlarını hafifletmeye çalışıyor. PT daha önce, eyaletlerde kazandığı belediye seçimlerinden sonra “katılımcı bütçe” kavramını ortaya atmış ve kentleşmenin gelişmesi için harekete geçmişti. Kısacası, PT son tahlilde kapitalizme değil onun sonuçlarına karşıdır ve kapitalist sistemin ortaya çıkardığı anarşik yapıyı düzene sokacağı iddiasındadır; ne naif bir düşünce!

PT’nin derdi, emperyalist-kapitalist sistemi yıkıp onun yerine işçi sınıfının iktidarını koymak, sömürüyü ortadan kaldırmak değildir. O, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla denetim altına alarak sistemi “iyileştireceğini” sanmaktadır. Örneğin “farklı bir küreselleşme” bayrağı altında toplanan grupların başını çeken PT, “Dünya Sosyal Forumunun” ilk toplantısının, yönetimde bulunduğu Porto Alegre eyaletinde yapılmasını üstlenmişti. PT bu forumda, DSF içinde yer alan radikallerden yana değil reformculardan yana tavır koydu ve küreselleşmenin (yani emperyalizmin) sivri uçlarının törpülenmesini istedi. PT’nin bu tavrı, seçimlerde burjuvaziye boncuk dağıtmasının tesadüf olmadığını gösteriyor.

Tüm bu gelişmeler, Lula’nın kısa zamanda işçi sınıfı ve yoksul kitleler ile sermayenin çıkarları arasında sıkışacağını gösteriyor. Lula’nın sosyal-demokrat, yani burjuva politikaları emekçilerin ondan kapitalist düzenden kurtuluş yönünde medet ummamalarını zorunlu kılıyor.

Lula yeni bir Allende mi?

Brezilya seçimleri öncesi ve sonrasında, Lula ile 1973’te ABD destekli general Pinochet darbesiyle iktidarına son verilen ve öldürülen Şili devlet başkanı Salvador Allende arasında benzerlikler kuruldu: Acaba Lula da Allende gibi millileştirmelere girişip yabancı sermayenin çıkarlarını engelleyecek miydi, dış borçları ödemeyecek miydi?

Allende 1970’te seçimlerle iktidara gelmiş ve bir halk hükümeti” kurmuştu. Kısa zamanda toprak reformuna girişmiş ve madenleri devletleştirmişti. Fakat yaptıkları, Allende hükümetini hiç de sosyalist bir program uygulayan bir işçi iktidarı haline getirmiyordu. O dönemlerde Stalinizmin ideolojik hegemonyasının altında bulunan dünya solu, devletleştirmeyi “sosyalizm” olarak algıladığından, Allende’nin yaptıklarını hakikaten sosyalist bir programmış gibi yansıttı.

Oysa Allende, kangren haline gelmiş toprak sorununu çözmeye girişmiş ve bir kalkınma modeli olarak ulusal sanayi modelini oluşturmaya çalışmıştı. Şili’deki toprakların yüzde 60’ı 600 ailenin elinde toplanırken, maden ve özellikle bakır işletmeleri Amerikan şirketlerinin elindeydi. Allende’nin yapmaya giriştiği millileştirmeler ve toprak reformu sonucunda, ABD emperyalizmi ve büyük toprak sahipleri tüm Şili’de ayağa kalktılar. Devrimci gelişmelere gebe bir işçi hareketinin varlığı nedeniyle Allende’nin yaptıklarına izin vermediler. Çünkü böyle bir uygulama işçilerin devrimci ayaklanmasıyla iktidarı almalarına fırsat verecek moral ve güven koşullarını yaratabilirdi. Dolayısıyla kapitalistlerin asıl korkusu Allende değil, işçi sınıfının devrimci ayaklanmasıydı.

Aslına bakılırsa Allende’nin yaptığı değişiklikler, kendi iktidarını Amerikan emperyalizmiyle karşı karşıya getiren uygulamalarda somutlanıyordu. Allende de kapitalist sistemin bu tür dönüşümlerle aşılabileceğini sanan bir reformistti. Ama ne yazık ki, bu bir hayaldi ve Allende’nin canına maloldu. Çünkü egemenlerin çıkarları o günün koşullarında reformlara bile ters düşüyordu. 1973’te ordu darbe yaptığında Allende ılımlı tutumunu hiç terk etmedi ve ayaklanmaya hazır işçi ve sömürülen yığınlara evlerinden çıkmamalarını söyleyerek itidal çağrısında bulundu. Başkanlık sarayında direnişe geçen Allende ordu tarafından öldürüldü. Ve bir kez daha görüldü ki, işçi sınıfı burjuva iktidarını devirip kapitalist sınıfı ekonomik ve siyasi olarak mülksüzleştirmeden, salt devletleştirmeler ve reformlar yoluyla başarıya ulaşamaz.

Lula ile Allende arasında bir bağlantı kurulacaksa bu, ikisinin de Marksist olmadığı ve işçi devrimine karşı reformist fikirleri savunmaları noktasında olabilir. Lula, belki 1970’lerde bir Allende olabilirdi; Allende’de yaşasaydı, Sovyetler Birliği’nin çöktüğü ve emperyalist sistemin tüm dünyada egemen olduğu 2002’de belki bir Lula olabilirdi. Ancak bugünkü koşullarda Lula, 1970’lerin Allende’si bile etmiyor.

İşçi sınıfının çıkarlarını burjuvaziyle bağdaştırmaya çalışan Lula’nın derdi ne yoksul yığınların sorunlarına gerçek bir çözüm bulmak ne de eski günlerin Allende’si olmaktır. Burjuvaziye değiştiğini kanıtlamak için bin bir takla atan Lula, Liberal Parti aracılığıyla kapitalist sınıfla ittifak yapmaktan çekinmemiştir. Kaldı ki, Lula bugün Allende gibi bir uygulamaya girişmiş olsaydı da, bu onu bir Marksist yapmadığı gibi, uygulamaları da sosyalist bir programı izlediği anlamına gelmeyecekti. İşçi sınıfının ihtiyacı böylesi küçük-burjuva devletçi fikirler için çarpışmak değil, dünya devriminin bir parçası olarak kendi siyasal diktatörlüğünü inşaya girişmektir.

Sonsöz

Dünya ekonomisi hâlâ daralma ve kriz dönemini aşmış değil; ekonomik veriler bugünkü şekliyle devam ederse, dünya ekonomisinin krizi daha da derinleşecektir. Böylesi bir atmosfer, savaş, devrim ve karşı-devrimleri de beraberinde getirecektir. İşçi sınıfının tarihsel misyonu mücadeleyi kapitalist sitemin temellerine yöneltmek ve proletaryanın siyasal iktidarını kurmaktır.

Latin Amerika’yı saran sınıf mücadelesi önümüzdeki süreçte daha da derinleşerek, devrimci duruma daha büyük bir ivme verebilir. Ancak toplumsal muhalefetin yükseldiği Latin Amerika’da ve Brezilya’da işçi sınıfı devrimci bir önderlikten yoksundur. Bugünkü koşullarda enternasyonalist devrimci bir önderlik olmadığından, siyasi arenayı küçük-burjuva sosyalizminin çeşitli biçimleri dolduruyor.

İşçi sınıfının cılız olduğu buna karşın köylülüğün ağır bastığı yıllarda, Latin Amerika ülkeleri sayısız askeri darbelere maruz kaldı ve askeri diktatörlükler tarafından yönetildi. Toplum baskı altına alındı, sendikalar yasaklandı, devrimciler cezaevlerine tıkıldı ve en küçük bir demokratik gelişmeye dahi izin verilmedi. Bu nesnellik, Çin ve Küba devrimlerinden beslenen küçük-burjuva devrimci akımların ortaya çıkmasına ve gerillacı mücadeleye girişmelerine neden oldu. Köylülerin çoğunluğu oluşturduğu yerliler içinde destek bulan küçük-burjuva örgütler, mücadelelerini ulusal kuruluş ve ABD karşıtlığı üzerine oturttular.

Latin Amerika, küçük-burjuva sosyalizm anlayışının özgün bir görünümünü veriyor. Anarşistler, gerillacı hareketler, reformistler: adeta küçük-burjuva sosyalizm ideolojisinin her biçiminin aynı coğrafyada bir yoğunlaşması söz konusu. Aynı şey bugün Brezilya için de geçerlidir. PT içinde onlarca değişik siyasal yapılanma mevcut: Troçkistler, Reformistler, Brezilya Komünist Partisi, Sendikalar, Topraksız Köylüler Hareketi, Kilise, Anarşistler. Tüm bu gruplar farklı sınıfsal çıkarlara hitap ediyorlar.

Sonuç itibariyle, Latin Amerika’da dünya ekonomisine koşut bir ekonomik kriz yaşanıyor ve bu kriz tüm toplumsal yapıyı sarsacak şekilde yoğunlaşıyor. Kapitalizm Latin Amerika ülkelerinin toplumsal yapılanmasına daha da derinlemesine nüfuz ediyor ve toplumsal hayat daha da kentleşiyor. Bu ise işçi sınıfının gelişmesi ve küçük-burjuva akımların toplumsal dayanaklarının giderek azalması anlamına geliyor. Nitekim kapitalizmin daha gelişkin olduğu Brezilya, Arjantin, Şili gibi ülkelerde gerillacı hareketlerin güçlü olmaması ve işçi hareketinin toplumsal muhalefete damgasını vurması bunun bir kanıtıdır.

Ama her şeye karşın, devrimci proleter bir önderliğin olmadığı koşullarda, küçük-burjuva ideolojisinin etkisi devam edecektir. İşçi sınıfının ve ezilen yığınların kurtuluşu ne Lula’dadır ne kapitalizmde ve ne de küçük-burjuva fikirlerde. Latin Amerika’daki gelişmeler ve Brezilya seçimleri, kapitalist düzenin ne kadar katlanılmaz olduğunun sömürülen kitleler tarafından dışa vurumudur. Brezilya işçi sınıfının kurtuluşu, tüm toplumun kurtuluşu için kendi çıkarlarını toplumun çıkarları seviyesine yükseltmek ve siyasal iktidarı fethetmekten geçiyor. İşçi sınıfı siyasal iktidarı fethetmedikçe, kapitalist sömürü ve yabancılaşmadan kurtulamayacaktır ve Lula gibiler sahte umutlar dağıtmayı sürdürecektir.

Bugünkü ihtiyaç, işçi sınıfının dünya ölçeğinde enternasyonalist komünist bir önderliğini yaratmaktır. Bunun için de küçük-burjuva akımlardan mutlak surette ayrışmak zorunludur. Unutmayalım ki, işçi sınıfının devrimci ideolojisini egemen kılmadıkça kapitalizm belâsından kurtulmak mümkün değildir.