Navigation

Bir Seçimin Ardından

Seçim Sonuçları

3 Kasım erken genel seçimleri sonuçlandı ve ancak iki parti, AKP ve CHP seçim barajını aşabildi. Diğer tüm partiler, ülke düzeyinde seçime katılanların %10’u olarak belirlenmiş olan barajın altında kaldıkları için elendiler. Bu seçimlere katılacak seçmen sayısı 41 milyon olarak belirlenmişti ve yaklaşık 9 milyon seçmen oy kullanmadı. Böylece, seçimlere katılım oranı son yirmi yılın en düşük düzeyi olan %78’de kaldı. Barajın altında kalan partilerin aldığı oy oranı ise, kullanılan oyların yaklaşık %36’sı ediyor. Demek ki, genel seçmen sayısı üzerinden %45 civarında oy kitlesinin parlamentoda ifadesini bulmadığı ortaya çıkıyor. Seçim sistemini değiştirmeden erken genel seçimlere giden iktidar partileri, baraja takılarak kendi kazdıkları kuyuya düşmüş olsalar da, sakatlık salt bundan ibaret değildir. Daha önemlisi, Kürt illerinde %50’lere varan oranlarda oy elde eden DEHAP’ın Türkiye genelinde %6.2 oy oranıyla barajın altında kalması ve parlamentoya tek bir temsilci bile gönderememesidir. Oysaki, barajın %5 olması durumunda DEHAP bu seçim sonuçlarına göre parlamentoda 46 sandalye ile temsil edilebilecekti.

Kapitalist düzene devrimci tarzda karşı çıkmayan ve yalnızca sözde bir anti-emperyalizm anlayışına sahip bulunan sol partilerin söylemi, büyük meydan mitinglerinde IMF karşıtlığını kullanan milliyetçi Genç Partinin gölgesinde kaldı. Sonuçta, Genç Parti %7.2 oranında oy elde ederken, işçi ve emekçi kitleleri temsil etme iddiasıyla seçimlere katılan ÖDP ve TKP’nin aldığı toplam oy oranı %0.4 düzeyinde kaldı. Seçim öncesinde yaptığımız değerlendirmede[1] belirttiğimiz gibi, bu seçimlerde genel demokratik istemlerle sınırlı da olsa anlamlı bir muhalif ses, esasen Kürtlerin örgütlülüğüne dayanan DEHAP’tan yükselmekteydi ve seçim sonuçları bunu doğrulamış oldu.

Seçimin ardından bazı siyaset yorumcuları, bu parlamentonun aslında katılımın düşüklüğü ve yüksek baraj sistemi nedeniyle daha baştan bir temsil bunalımıyla yüz yüze bulunduğunu söyleseler de, artık erken genel seçim sonuçları bir realite olarak kabullenilmiş durumda. Kullanılan oyların %34.2’sini alan AKP, tek başına hükümeti kuracak çoğunluğa ulaştı. 550 üyeli parlamentoda 363 sandalye kazanarak, %66 oranında temsil hakkı elde etti. CHP ise, %19.3 oranında oyla yeni parlamentonun tek muhalefet partisi oldu ve 178 sandalyeyle %34’lük temsil oranına erişti. Bu seçimle parlamentoya 9 adet de bağımsız milletvekili seçildi.

Bu sonuç bizim açımızdan bir sürpriz oluşturmuyor. Seçimler öncesinde siyasi partilerin durumuna ve geniş kitlelerin tercihine ilişkin kamuoyu yoklamaları zaten buna benzer bir sonuca işaret etmekteydi. Seçim öncesinde yaptığımız değerlendirmede bu durumun nedenleri üzerinde durmuştuk. Söz konusu yazıda da belirttiğimiz üzere, koalisyondaki iktidar partilerinin (DSP, MHP, ANAP) seçim barajının altında kalması olasılığı çok yüksekti ve sonuç tam da böyle oldu. Şiddetli bir ekonomik krizin pençesinde kıvranan kitleler, işsizliğin, pahalılığın, yoksulluğun baş sorumlusu olarak gördükleri iktidar partilerine mevcut seçim sistemi çerçevesinde büyük bir ceza verdiler. Onları yalnızca seçim barajının altına itmekle yetinmediler, deyim yerindeyse adeta siyaset sahnesinden silip süpürdüler. Nitekim seçim sonuçları belli olur olmaz, MHP lideri Devlet Bahçeli partisinin kurultayını toplayacağını ve genel başkanlıktan istifa edeceğini açıkladı. Pili biten Ecevit, zaten seçim öncesinde genel başkanlıktan ayrılma kararı almıştı. Keza ANAP başkanı Mesut Yılmaz da bir açıklama yaparak, hem genel başkanlıktan hem de aktif siyasal yaşamdan çekileceğini duyurdu. Türk siyasal yaşamında böyle bir şey ilk kez yaşanmakta ve seçimleri kaybeden köklü burjuva partilerinin liderleri birbiri ardısıra, parti genel başkanlığından ayrılacaklarını açıklamaktalar.

Kitlelerin umulmadık oranda düşük bir oy vererek, “artık sizi istemiyoruz!” mesajını ilettiği partiler yalnızca koalisyon partilerinden ibaret değildir. Daha önceki dönemlerde iktidar olan DYP, seçim öncesinde özellikle kırsal kesimlerde ağırlık verdiği popülist propagandaya rağmen barajın altında kaldı. Seçim yenilgisi nedeniyle bu partinin lideri Tansu Çiller de genel başkanlıktan istifa kararı aldı. DSP'nin içinden çıkan ve eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem sayesinde belli ölçüde prim yapacağı umulan YTP %1.1 oy oranıyla hezimete uğradı. Öte yandan, 1960’larda yükselişe geçen sol dalgaya karşı, bizzat ABD emperyalizminin himayesiyle örgütlenen burjuva sağ “Milli Görüş”ün son temsilcisi, Türkiye’deki siyasal İslamın partisi Saadet Partisinin dönemi de artık kapandı.

Sonuçların İşaret Ettiği Gerçekler

Seçim sonuçları dikkatle değerlendirildiğinde önemli bazı gerçeklere ışık tuttuğu görülüyor. Örneğin, halk nezdinde yıpranmış burjuva partilerinin başına “yeni” sıfatının eklenmesiyle bir şey değiştirilememektedir. YTP’nin yaşadığı büyük seçim yenilgisi bu gerçeğe işaret ediyor. Aslında burjuvazi bu seçimlerde, merkez solda önemli çıkış yapabilecek bir alternatif hazırlamaya çalıştı. Türkiye burjuvazisinin genelde Avrupa Birliği’ne katılım arzusunun doruğa çıktığı bir dönemde, eski partilerden yeni bir sosyal demokrat oluşumun biçimlendirildiği izlenimi verilmek istendi. Fakat en eski devlet partisi olan CHP’nin üzerine biraz cilâ atmakla, ya da bu partiye yapılan Kemal Derviş takviyesiyle kitleler nezdinde yeni bir umut yaratmak mümkün değildi. Nitekim bu seçimlerde merkez sol partilerin aldığı toplam oy oranı, siyasal yelpazenin bu dilimi için genel bir ölçüt olan %35’in çok altında kaldı. CHP’nin aldığı oylar, işçi ve emekçi kitlelerde bu partiye doğru yükselen bir yönelimi değil, tam tersine genelde büyük kentlerin Atatürkçü, laik kesimlerinin geleneksel tutumunu yansıtıyor. Ayrıca, son dönemde ekonomiden sorumlu etkin kişi olarak belirli bir popülarite kazanmış olan Kemal Derviş’in CHP’ye oy mu kazandırdığı, yoksa tersine oy mu kaybettirdiği tartışma konusudur. Bu gibi konuların tartışılmasını işin burjuva uzmanlarına bırakalım, açık olan bir husus var ki o da şudur: Üst üste gelen son iki ekonomik krizle canı fena halde yanan emekçi kitleler, bu felâketin yaratılmasında payı olduğunu düşündükleri tüm siyasilere büyük bir öfke duymaktadırlar.

Kitlelerin bağrında biriken öfke, yalnızca son ekonomik krizin sonuçlarıyla da sınırlı değildir; çok daha derindedir. Eski kabul edilen burjuva partilere gösterilen tepki, bütün bir 12 Eylül rejimi boyunca yerleştirilmiş olan baskıcı devlet sistemine, bu sistemi değiştirmeyen siyasetçilere duyulan haklı öfkenin yansımasıdır. Bu seçimlerle, kitlelerin ezici çoğunluğunun gerçekten de eski dönemin devamına, ceberrut devlet anlayışına artık tahammüllerinin kalmadığı ortaya çıktı. Fakat yanılmayalım ve hiçbir veriyi abartmayalım. Kitlelerin tepkisi henüz burjuva düzenin sınırlarını aşıp geçecek bir bilinç düzeyinde değildir. O nedenle, eski partiler yelpazesine muhalif burjuva unsurlar, Türk seçmeninin seçim sandıklarıyla sınırlı tepkisine bakarak, “gördünüz mü, Türkiye Arjantin’e benzemedi; halkın sosyal patlaması sokakta değil sandıkta oldu” diye pek sevinmekteler. Şimdi rağbet gören burjuva propagandası, seçimlerde burjuva düzene değil, yalnız ve yalnızca burjuva partilerin bir bölümüne iyi bir ders veren emekçi kitlelere övgüler düzmekte somutlanıyor. Burjuva basında çıkan yorumlara bakacak olursanız, halk seçim sandığında büyük bir deprem yarattı ve yepyeni bir dönemi başlattı diye göklere çıkarılıyor. Benzeri tüm dönemlerde olduğu gibi, mevcut siyasal yapılanmaya ve sarsıcı ekonomik krize karşı emekçi kitlelerde biriken basıncın, burjuva düzeni zarara sokmadan boşaltılması burjuva ideologlarını mutlu etti. Onlar, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadele bilincinin bu düzeyde tutulması için çırpınacak ve genel tepkiyi parlamenter düzenin seçim sandığının içine tıkıştırmaya çalışacaklar.

Burjuva parlamenter düzeni aşıp geçecek devrimci bir durumun olmadığı Türkiye koşullarında, seçimlere katılmayarak ya da geçersiz oy kullanarak tutum alan %24’lük kesimin gösterdiği tepki, pasif bir tepki oldu. Bu tepki herhangi bir siyasal yansıma yaratamadı. Seçmen kitlesinin önemli bir bölümünü Kürt nüfusun oluşturduğu düşünülecek olursa, DEHAP’ın Türkiye genelinde ancak iki milyona yakın oy alabilmesi, Kürt seçmenlerin ağırlıklı bölümünün seçim alternatifini düzen partilerinde gördüğünü ortaya koydu. Bizce bu durumda garipsenecek bir yan yok. Zira Kürt olmak yalnız ve yalnızca ulusal bir kimliktir, siyasal bir tercihi yansıtamaz. Ve nasıl ki, Türk ulusundan işçi ve emekçi kitleler burjuva düzen konusunda henüz büyük yanılsamalar içindeyseler, aynı şey Kürt ulusunun ezilen, sömürülen kitleleri için de geçerlidir. Ayrıca, Seçime Doğru yazımızda belirttiğimiz gibi DEHAP’ın asıl olarak HADEP demek olduğunu hatırlayacak olursak, bu partinin neden asıl olarak Kürt kimliğinin önde geldiği Kürt illerinde büyük oy aldığını anlayabiliriz.

Bu ilk “Seçim Depremi” Değil

Son erken genel seçim sonuçlarının da gösterdiği gibi, burjuva düzen içinde gerçek bir çıkış yolu olmadığını henüz kavrayamayan kitleler her zaman yeni parlamenter seçeneklerin peşine takılıp aldanmaya açıktırlar. Dolayısıyla, çürük binalar misali eski burjuva partilerini yıkıp, yenilerinin yükseltilebilmesi için meydanı açan bu seçim depremi ilk defa yaşanmıyor. Öfkelerini burjuva düzene yansıtabilmiş olsalardı gerçek bir deprem yaratacak olan kitlelerin tepkisi, yeni bir burjuva partisini iktidara taşıma noktasında kırılıp bükülüyor. Kitlelerdeki bu bilinç çarpılması ne ilktir ne de son olacaktır. Örneğin 1950 yılında, CHP’nin tek şef-tek parti diktatörlüğüne karşı örgütlenen Demokrat Partinin ezici bir çoğunlukla tek başına iktidara gelişi de böyle olmuştu. Hatırlayalım, 12 Eylül dönemi içinde yapılan ilk parlamento seçimlerinde, büyük sermaye çevrelerinin tezgâhladığı bir danışıklı dövüşün sonucunda ANAP sandığı fethetmişti. Askeri diktatörlüğe bir oranda cephe alırmış gibi görünen Turgut Özal, yeni bir burjuva partisiyle, ANAP’la önemli bir oy çoğunluğu sağlamıştı. O dönemde kitleler, bu has burjuva partisi konusunda büyük yanılsamalar yaşadılar. Turgut Özal’ın, dönemin neoliberal rüzgârlarına eşlik eden “yeniden yapılanma” programı aslında büyük finans çevrelerinin beklentilerine denk düşmekteydi. Ne var ki, genelde işçi sınıfı ve emekçi kitleler bu siyasal çıkışı, kendilerinin yıllardır eziyetini çektiği ekonomik ve siyasal düzenin iyileştirileceği umuduyla karşılamışlardı.

Oysa Turgut Özal dönemi, burjuva düzenin yapılanmasında sermayenin istemleri doğrultusunda önemli değişikliklere sahne olsa da, aslında işçi ve emekçi kitlelerin canını fazlasıyla yakan derin ekonomik altüstlüklerin yolunu döşedi. Bir süre sonra takke düştü, kel göründü. Kitleler ANAP’a artık tek başına iktidar olabilecek oyu vermeyerek onu cezalandırdılar. Böylece Türkiye, 12 Eylül askeri rejiminin yerleştirdiği anti-demokratik anayasa ve uygulamaların yükünü henüz üstünden atmamışken, bir de istikrarsız bir parlamenter işleyiş içine, koalisyon hükümetleri dönemine sürüklendi.

Yenilgiye Giden Yol

Koalisyon hükümetleri döneminde kitlelerin değişen psikolojisini kısaca hatırlayalım. Burjuva düzenin alışıldık merkez sağ ve merkez sol partilerinin kitleler nezdindeki itibarı her geçen gün biraz daha azalmaktaydı. Suratları görüle görüle aşınan burjuva siyasetçilere karşı duyulan öfke büyümekte, emekçi kitleler iktidara gelen siyasal partilerin birbirinden pek de farkının olmadığını görmekteydiler. Ne var ki, bu partiler dışında bir çıkış yolu da bulamayan kitlelerin büyük umutları solmakta, beklentiler “hiç değilse dürüst bir siyasal lider” arayışına indirgenmekteydi. Nitekim DSP başkanı Bülent Ecevit, 1999 genel seçimlerini bu nedenle kazandı. Keza bir zamanlar ipliği pazara çıkmış olan faşizan MHP, Bozkurt Türkeş’in ölümünü takiben, “dürüst ve ılımlı” kabul edilen Devlet Bahçeli’nin liderliği altında yeni bir yükseliş yaşadı; son Ecevit hükümetine koalisyon ortağı oldu. Koalisyonun üçüncü ortağı ANAP ise, tıpkı muhalefetteki Doğru Yol’un lideri Tansu Çiller vakasında olduğu gibi, genel başkan Mesut Yılmaz hakkındaki çeşitli yolsuzluk iddiaları nedeniyle itibar yitirdi, inişe geçti.

Ecevit başkanlığındaki koalisyon hükümeti, AB ile uyum yasalarının çıkartılması doğrultusunda önemli bir hamle içine girmiş olsa da, TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütlerinin beklentilerini karşılayabilecek dinamizmden ve homojenlikten yoksundu. Örneğin, AB’den üyelik tarihi alınabilmesi için bazı zorunlu adımlar ivedilikle atılmalıydı. Fakat koalisyon hükümeti, büyük burjuvazinin kendisinden hızlı bir değişim istediği bir dönemde, adeta başbakan Ecevit’in fiziksel durumunda somutlandığı üzere sarsaklaşmış, felçli hale gelmişti. Bu hükümetin gitmesi gerekiyordu ve bu amaçla yaratılan siyasal krizin sonucunda erken seçim gündeme getirildi.

3 Kasım seçimlerinden sonra ortaya çıkan tabloya bakıldığında, son koalisyon hükümetini erken seçime sürükleyen kararın bir çeşit siyasal intihar olduğu görülüyor. Nitekim bu gerçek, 1999 seçimlerinde aldığı %22’lik oy oranından şimdi %1.2 oy oranına düşüp kıç üstü oturan DSP lideri Ecevit tarafından da dile getirildi. Oysa erken seçim için 3 Kasım tarihini gündeme getirerek, bu “siyasal intihar”ın esas sorumluluğunu üstlenen MHP lideri Devlet Bahçeli, kendisini tek başına iktidara taşıyacak bir çoğunluk beklentisi içindeydi. Şu hesap hatasına bakın ki, o da ancak %8.3 oranında oy alabildi.

Devlet Bahçeli’nin şahsında doruk noktasına ulaşan siyasal aymazlık psikolojisi, toplumda aşırı milliyetçiliğin ve Avrupa düşmanlığının büyük prim yapacağı yolundaki büyük yanılsamadan kaynaklanıyor. Kürt ulusunun kurtuluş savaşı boyunca azgın bir Türk milliyetçiliğine hız vermiş olan MHP, son dönemde ise Avrupa Birliği ve Kıbrıs sorunlarında aşırı milliyetçi söyleminin kendini iktidara taşıyacağını ummuştu. Oysa tam tersi oldu. Seçim sonuçları göstermektedir ki, kitlelerin büyük bir çoğunluğu AB, Kıbrıs ve hatta Kürt sorununda aşırı milliyetçi propagandaya ve partilere pek de itibar etmiyor. MHP gibi partilerin beklentisinin tam tersine, kitleler bu gibi sorunlarda burjuvazinin liberal reformcu çözüm önerilerine ikna olmuş gibiler, bunların toplumda gereksiz gerginlik yaratılmaksızın çözülmesini arzulamaktalar. Daha doğrusu, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin esas beklentisi, işsizliğin azaltılması, refah düzeyinin yükseltilmesi ve ekonomik iyileşmenin sağlanabilmesidir. Ve her şeyden önce de, her işe burnunu sokarak vatandaşın hayatını karartan ceberrut devlet baskısının ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Sıradan seçmen, bunları elde edebilmek için Türkiye’nin gerek iç gerekse dış politikasında bazı köklü değişikliklerin zorunlu olduğuna inanıyor. Dolayısıyla, büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda burjuva düzene bir çeki düzen verecek bazı yapısal değişikliklere girişilmesi ona da gayet mantıklı geliyor. Zaten AKP’nin programında da, propagandasında da toplumun çoğunluğunca benimsenen bu mantaliteyle çelişen bir yön yok. Tersine, onu iktidara taşıyan asıl faktör din faktörü değil, gerekli reformları yapmaya muktedir temiz ve dürüst bir parti izlenimini yaratabilmesi olmuştur.

AKP’nin Yükselişi

Seçimlerden birinci parti olarak çıkan AKP’nin genel başkanı Tayyip Erdoğan’ın iddiası, merkez sağı toparlamak ve AKP’yi burjuva siyasal yelpazenin merkezine yerleştirmektir. Erdoğan, Kürt sorununda liberal burjuvaziyle aynı doğrultuda ılımlı bir yaklaşım sergiliyor. Avrupa Birliği ya da Kıbrıs sorunlarında da büyük sermayenin çözüm önerileriyle uyumlu bir anlayışa sahip. Bu partinin programı, gerek bu gibi hususlarda gerekse IMF ile ilişkiler bağlamında, AKP’nin tam da burjuvazinin yükselen partisi olmaya lâyık bir parti olduğunu gösteriyor. O halde laiklik adına AKP hakkında kopartılan yaygaraların, bu temel gerçeği gölgelemesine asla izin verilmemeli. AKP, kendini muhafazakâr-demokrat bir parti olarak nitelemekte ve başına “ılımlı” sıfatı bile eklense kendisinin “İslamcı” bir parti olarak değerlendirilmesine karşı çıkmakta.

Fanatik Atatürkçü kesimler ve en başta da bunların Ordu içindeki üst düzey yandaşları, AKP’nin bu beyanlarına inanmaz görünüp, iktidara gelince “takiye” yapacağı gerekçesiyle onu suçlayıp durdular. Aslında Türkiye’de bir radikal İslam tehlikesi değil, bazı çevreler tarafından ısıtılıp ısıtılıp toplumun önüne sürülen bir siyasal İslam öcüsü var. Bunu yaratanlar, kendilerini hep Türkiye’deki burjuva devletin asli sahibi addetmiş bulunan Ordu kurmayları ve Kemalist çevrelerdir. Bu çevrelerin esas derdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna damgasını basan Ordu ağırlıklı siyasal yapılanma sayesinde sahip oldukları ayrıcalıkları ve siyasal itibarı yitirmemektir. Bunun için sürekli olarak “laik devlet” ilkesini istismar ettiler. Dinle devlet işlerinin ayrılmasını savunmak ne kelime, bizzat kendileri “ben devletim, herşeyi yaparım, dini de ben düzenlerim!”esprisiyle dile getirebileceğimiz asyatik-despotik bir geleneğe sahipler. Özellikle son yıllarda bir yandan dindar insanların kılık kıyafetine yönelik baskıları tırmandırıp, türbanlı ya da başörtülü öğrencilerin üniversitelere girişini yasaklarlarken, diğer yandan yargıyı etkileyip, kendi iktidarlarına ortak çıkan Refah Partisini kapattırdılar. Milli Güvenlik Kurulu’nun bu amaçla siyasal yapıyı kontrol altına alma operasyonu, Türk siyasi tarihine 28 Şubat darbesi olarak geçti.

Türkiye’deki askeri darbelerin arka planında yer alan güçler incelenecek olursa, ABD emperyalizminin bu darbelerin tezgâhlanması ve yürütümünde üstlendiği ağırlıklı rol açıkça görülür. Fakat 28 Şubat darbesi, daha önce gerçekleşen ve parlamenter rejimin işleyişini kesintiye uğratan açık askeri darbelerden farklı olarak, Türkiye’de siyasal İslamın eski rolünün tasfiyesi için gündeme getirildi. Hatırlanacağı gibi, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, ABD emperyalizmi Ortadoğu’daki politikasını yeniden yapılandırma ihtiyacı içine girmişti. Çünkü bir zamanlar, emekçi kitlelerin “komünizm” tarafından cezbedilmesi “tehlike”sine karşı bir “yeşil kuşak” olarak örgütlenen siyasal İslam kartına artık eski biçimiyle ihtiyaç kalmamıştı. Üstelik kontrol dışına taşan radikal İslamcı örgütlenmeler nedeniyle, içine girilen yeni dönemde siyasal İslamın iyice yumuşatılması, reforme edilmesi zorunluluğu doğdu. Bu bağlamda, zaten Ortadoğu’nun müslüman ülkelerinden farklı olarak laik bir burjuva cumhuriyetine sahip bulunan Türkiye, ABD tarafından bölgede örnek teşkil edecek bir pilot ülke olarak seçildi.

Oysa bir zamanlar ABD emperyalizmi, Türkiye’de siyasal İslamın bizzat önünü açmış, finanse etmiş ve yükselişine hizmet etmişti. Fakat şimdi değişen hesaplar doğrultusunda, bu yükselişin artık tersine çevrilmesi, eski MSP-Refah-Fazilet-Saadet çizgisinin tasfiyesi gerekiyordu. Ancak ABD’nin bölgedeki çıkarları açısından, bu tasfiyenin Kemalist çevrelerin arzuladığı şekilde mutlak ve radikal biçimde yürütülmesi de sakıncalıydı. Çünkü ABD, Ortadoğu’nun Müslüman ülkelerinde gündeme getirmeyi düşündüğü rejim değişiklikleri için, bölgenin güçlü ülkesi Türkiye’nin reforme edilmiş ve ılımlı bir kimliğe büründürülmüş İslami kökenli bir iktidar partisine sahip olmasını tercih ediyor. Bu nedenle, ABD’nin Türkiye’deki büyük sermaye çevrelerine önerisi, halkın dini inançlarına yaslanarak kitleselleşen ve böylece olası bir sol yükselişin de önünü kesen bir partinin desteklenmesi doğrultusunda oldu. Fazilet Partisinin içinde yürüyen bir muhalefetin sonucunda, bu partiden koparak biçimlenen AKP’nin oluşumu, bizzat ABD’nin de bilgisi dahilinde hareket eden bir siyasal ekip tarafından kotarıldı. Nitekim bugün AKP’nin muhtemel başbakan adayı olarak bakılan Abdullah Gül, eski siyasal İslamın temsilcisi Saadet Partisinin eritilmesi işinde ABD kurmayları ile yakın teması yürüten burjuva siyaset adamlarından biridir.

Bu çerçevede, Batı Avrupa ülkelerinde sosyal-demokrat partilerin oynadığı reformcu papaz rolüne, Türkiye’de AKP uygun görüldü ve son seçim döneminde rol ona verildi. İşte bu nedenle, seçim sonucu aslında sermaye çevreleri tarafından hiç de bir sürpriz olarak karşılanmadı. Örneğin, büyük iş çevrelerinin örgütü TÜSİAD Başkanı AKP’yi derhal kutladı ve seçim sonucunu, “iyi adımlar sahiplenilmeli” şeklinde değerlendirdi. Türkiyeli finans-kapitalistlerin önde gelen ismi Sabancı, uzun süredir özlemini duyduğu iki partili sistemin gerçekleşmesi ve AKP’nin tek başına iktidar olacak oyu alması nedeniyle duyduğu büyük memnuniyeti dile getirdi.

Biliyoruz ki, sermayenin dini imanı paradır. AKP’nin ılımlı da olsa İslamcı bir parti olduğu, Türkiye’deki verili dengeleri zorlayacağı yolunda yazılan senaryolar her ne olursa olsun, sermaye dünyasının seçim sonuçlarından duyduğu hoşnutluk apaçık ortadadır. Nitekim, istikrarlı bir burjuva hükümetinin kurulabileceği belli olur olmaz borsa yükselişe geçti. AKP liderliği, daha üzerinden seçim yorgunluğunu atmadan, finans çevrelerinin “reform” paketini uygulamaya koyacağını ilân etti. Burjuva düzenin ekonomik kurmaylarına bekledikleri mesajı ileten bu parti, Batı’da genelde sosyal-demokrat partilerin yaptığı bir işe soyunup, bir “toplumsal uzlaşma” havası estirmeye girişti. Kısacası, iktidara yürüyüşü sırasında kullandığı simgeler nedeniyle AKP nin seçim başarısı bazı çevreler tarafından siyasal İslamın iktidara gelmesi biçiminde lanse edilse de, işçi sınıfını ve emekçi kitleleri ilgilendiren yalın gerçek şudur: AKP iktidarı siyasal İslamın değil, düpedüz büyük sermayenin iktidarı olacaktır.

Kitlelerin Yanılsaması

Türkiye bir Ortadoğu ülkesi, bir Suudi Arabistan değildir. Ortadoğu’da siyasal İslamın ABD eliyle örgütlenip güçlendirildiği dönemlerde dahi, Türkiye’de iktidara gelen MSP, meşru burjuva düzene takiye yapmadı, tam tersine ezilen kitleleri kandırıp düzeni takviye etti. İslamcı görünümlü partiler, geniş emekçi kitlelerin kendi geleneksel inançları nedeniyle sığındıkları dini duygularını sömürdüler. Din faktörünü, Türkiye’deki kapitalist düzenin gerekleri doğrultusunda, düzeni hiç de tehlikeye atmaksızın ustaca kullandılar. Yani diyeceğimiz o ki, bölgenin laik ve modern ülkesi olarak kabul edilen Türkiye’de AKP gibi bir partinin iktidara gelişi ilk defa yaşanmıyor.

Aslında tıpkı geçmiş tarihte olduğu gibi, günümüzde de AKP’nin yükselişi şu gerçeği kanıtlıyor: Bu parti, bezendiği dinsel motifler nedeniyle Kemalist çevrelerin saldırısına maruz kaldıkça işlevini daha da çok yerine getirmektedir. Ezilenlerin gözüne, kendilerini temsil edebilecek “dindar ve adaletli bir parti” olarak görünmektedir. Dolayısıyla bu kesimler, din faktörünü ustaca kullanan bir partiyi rahatlıkla “kendilerinden” kabul edip sahiplenirlerken, ona yönelik baskılarla kendi çektikleri eziyeti özdeşleştirmekteler. O nedenle, seçimler öncesinde AKP’nin hakkında Anayasa Mahkemesince kapatma davası açılması, bu davanın sonucunun bir tehdit olarak seçim sonrasına sarkıtılması, parti lideri Erdoğan’a getirilen milletvekili bile seçilememe yasağı, kısacası tüm bu baskılar AKP’nin oylarını azaltmadı tersine arttırdı. AKP’yi ve liderini, tıpkı kendileri gibi devletin gadrine uğrayan ezilenlerin, mazlumların bir parçası olarak algılayan işçiler, emekçiler, seçimlerde oylarını büyük oranda bu partiye verdiler.

AKP misyonu devralıyor

Şimdi seçim sonuçları doğrultusunda işlemesi gereken yasal prosedür gündemde. Ecevit hükümeti Cumhurbaşkanına istifasını sundu. Yeni hükümetin kurulması için Cumhurbaşkanı Sezer AKP içinden bir milletvekilini başbakan olarak görevlendirecek. AKP genel başkanı Erdoğan, kendisine getirilen yasaklama nedeniyle milletvekili seçilemediğinden bu görev bir başka AKP’liye verilecek. Her ne kadar AKP iktidarının geleceği hakkında çeşitli spekülasyonlar yapılsa ve belirsizlikler yaratılsa da, gerek Erdoğan’ın gerekse parti liderliğinin Cumhurbaşkanı ve Ordu ile sürtüşmeye hiç de niyeti yok. Zaten Erdoğan’ın, hemen seçim sonrasında yaptığı açıklamalar ortalığı iyice yatıştırdı. Büyük sermayenin AKP iktidarı için dizdiği methiyeler de Ordu çevrelerinin yüreğine su serpiyor.

Aslına bakarsanız, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, muhtemel Irak savaşı gibi iç ve dış siyaseti ilgilendiren çok önemli konular, aralarındaki hegemonya çekişmelerine bağlı olarak emperyalist güçler tarafından kaşınmadığı sürece, Ordu kurmaylarının kendi başlarına AKP’ye karşı bir kampanya falan yürütecekleri de yok. Finans kapitalin doğrudan en büyük bileşenlerinden biri olan Ordu kuruluşu OYAK örneğinden de anlaşılacağı gibi, bu kurmayların yüreği ezan sesinden çok borsadaki iniş ve çıkışlar karşısında hopluyor. Öte yandan, Kemalist kesimlerin yaygarasına hiç de aldırmayan sermaye çevreleri, AKP’yi, eski İslami parti örneklerini artık geride bırakan ve burjuva parlamenter düzende yeni bir dönemi başlatan bir alternatif olarak bağırlarına bastılar bile. Doğrusu partinin liderliği de, kendisine gösterilen bu güveni boşa çıkartmayacağının gayreti içinde. ABD ile olduğu kadar AB ülkeleriyle de olumlu ilişkilerini sürdürme ve pekiştirme niyetinde olduğunu daha şimdiden açıkça ortaya koydu.

AKP liderliği, ekonominin rotasının değişmeyeceğini ve temel önceliğin AB ile bütünleşme doğrultusunda atılacak adımlara verileceğini açıkladı. AKP iktidarının öncelikli icraatlar listesinde yer alan diğer hususlar ise, IMF ile ilişkilerin yoluna konulması, yabancı sermayeyi teşvik edecek önlemlerin alınması, eğitim ve sağlık alanlarında zorunlu bazı reformların gerçekleştirilmesi şeklinde ilân edildi. IMF prensi Kemal Derviş ekonomi bakanı seçilemedi diye finans çevrelerinin telâşlanmalarına da gerek kalmadı; yeni prensler sırada! AB yanlısı burjuva çevreler de geceleri rahat uyuyor. Erdoğan ve AKP kurmayları, o konuda da kendilerine bağlanan umutları boşa çıkartmayacaklarını daha şimdiden ispatlamış durumdalar.

Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis, Erdoğan’ı bizzat telefonla arayarak kutladı ve Atina’ya davet etti. Avrupa Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen, AKP’nin Türkiye’yi köktendinciliğe sürükleyeceği doğrultusundaki spekülasyonlara karşı çıktı. Avrupa Birliği’nde de dine dayalı partiler olduğunu hatırlattı. AKP’yi Avrupa ülkelerindeki Hıristiyan Demokrat partilere benzeten Verheugen, yeni hükümetten öncelikle eski DEP milletvekili Leyla Zana dahil tüm düşünce suçlularını serbest bırakmasını ve işkencenin önlenip, işkencecilerin cezalandırılmasını beklediklerini belirtti. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grosmann, Türkiye’nin AB ile kurulacak sıcak ilişkiler yoluyla Batı’ya daha da yakınlaşmasını umduklarını, yeni hükümetin Yunanistan’la iyi ilişkiler temelinde Kıbrıs konusunda adım atacağı kanısında olduklarını belirtti.

Her ne kadar bazı iç ve dış yorumcular, Türkiye’de siyasetin MGK’nın işi olduğunu hatırlatarak AKP iktidarını bekleyen güçlüklere işaret etseler de, egemen sermaye çevreleri artık bu tür yorumlara kapıyı kapatmak istiyorlar. Aslında iyimser burjuva yorumcuların değerlendirmeleri tam tersi yönde. AKP iktidarını, Türkiye kapitalist düzeninin uzun süredir özlemini çektiği istikrarlı bir tek parti iktidarının kurulması olarak kabul edip coşkuyla selamlıyorlar. AKP temkinli bir biçimde ilerleyecek olsa da, MGK’nın siyasi yaşamdaki ağırlığını tasfiye edecek bazı yasal değişiklikleri er geç gündeme getireceği ve gerçekleştireceği umuluyor.

Ordu kurmaylarının bu tür gelişmeler karşısında ne gibi bir tutum takınacağı sorusu, artık asla yalnızca Türkiye’nin iç dengeleri doğrultusunda yanıtlanamaz. Türkiye burjuvazisinin ABD’nin kuyruğunda bölgede yeni misyonlar üstlenmeyi beklediği bir dönemde, Ordunun bu beklentilerin dışında bir yol tutması söz konusu değildir. Nitekim, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, ABD Genelkurmay Başkanı Richards Myers’in davetlisi olarak hemen seçimleri takiben ABD’ye gitti. Orada karşılıklı görüşmelerde bölgesel gelişmeler üzerinde durulacağı ve gündemin en önemli maddesini oluşturan Irak harekâtının ele alınacağı söyleniyor. AKP iktidarına yönelik içten kutlamaları dikkate alınacak olursa, ABD yetkilileri, Irak’taki çıkarları doğrultusunda AKP ile Ordu arasındaki gerilimi azaltacak formülü bulmak ve her iki tarafa da kabul ettirmek derdindeler.

Mücadele Bayrağını Yükseltelim

Emekçi kitlelerin bu seçimde bayatlamış burjuva partilere indirdiği tokat insanın hoşuna gitse de, biliyoruz ki örgütsüz halk bu düzeni değiştiremez ve hangi burjuva partisini iktidara getirirse getirsin, kapitalist düzenin sorunlarından kurtulamaz. Komünistlerin görevi, burjuva liberal papazların telkinlerinin tam tersine, işçi sınıfının öfkesini bilinçli bir düzen karşıtlığına dönüştürebilmek, tepkiyi gerçek anlamda örgütleyebilmek ve düzen karşıtlığının kendisini sokakta ifade ve ispat edebilmesinin yolunu açmaya çalışmak olmalı. Unutmayalım ki, geniş emekçi kitleler şimdi AKP iktidarından iş, aş, demokrasi gibi önemli beklentiler içine girdiler. Ve tıpkı, Batı Avrupa ülkelerinde sosyal-demokrat partiler temelinde yaşanmış olan yanılsamalar örneğinde olduğu gibi, şimdi de Türkiye’de ezilenlerin önemli bir bölümü AKP’yi kendi temsilcileri olarak görüyor. Önümüzdeki dönem, AKP iktidarının test edildiği bir dönem olacak. AKP’yi bir kurtuluş umudu olarak görüp ona oy veren işçilerin, emekçilerin şimdi bizzat kendi deneyleri temelinde, bu yeni burjuva iktidar döneminden önemli dersler çıkartmaya ihtiyaçları var. Onların, yaşadıkları gerçeklere bakıp bilinç sıçraması kaydedebilmeleri için, siyasi gerçeklerin açıklanması, kavratılması ve öncü unsurların örgütlenmesi fevkalâde büyük önem taşıyor. Nasıl ki burjuvazi kendi sınıf çıkarları doğrultusunda AKP iktidarını yeni bir dönem olarak ilân edip moral depolamaya çalışıyorsa, bize düşen görev de işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda mücadeleyi yükselteceğimiz yeni bir dönemi başlatmak olmalıdır.



[1] Elif Çağlı, Seçime Doğru