Navigation

1 Eylül Yaklaşırken: Barış Hayalleri ve Solun Unuttukları

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Burjuvasından küçük-burjuva sola, herkesin yine barış nutukları atacağı 1 Eylül Dünya Barış Günü yaklaşırken, Ortadoğu’dan Avrupa’nın kimi başkentlerine, Orta Asya’dan Afrika’ya ve Endonezya’ya dek birçok bölge emperyalist paylaşım kavgasının savaş araçlarıyla yürütülmesinin sonuçlarıyla yüz yüze. ABD-İngiltere koalisyonunun başını çektiği emperyalist paylaşım kavgası, diğer büyük emperyalist güçlerin kimi zaman sitemleriyle, kimi zaman “ateşli” karşı çıkışlarıyla, şimdilerdeyse paylaşıma ortak olmak için dalkavukça yaltaklanmalarıyla devam ediyor. Bir taraftan paylaşım kavgasının açık savaşa dönüştüğü Irak ve Afganistan’da her Allahın günü çocuğuyla kadınıyla genciyle yaşlısıyla onlarca-yüzlerce insan son teknolojinin ürünü füzelerle ve akıllı bombalarla can veriyor. Diğer taraftan, günümüzdeki emperyalist paylaşım savaşları, yalnızca patlayan bombalarla, düzenlenen suikastlarla yürütülmekle kalmıyor, aynı zamanda yeni yöntemler de (örneğin Orta Asya’da ve Kafkasya’da “renkli devrimler” diye anılan sözümona halk ayaklanmaları) devreye sokuluyor. Beri yandan gün geçmiyor ki, dünyanın şu ya da bu büyük kentinden ya da savaşın tüm sıcaklığıyla sürdüğü bölgelerden bombalama haberleri gelmesin. Tüm dünya emperyalist şiddetin gittikçe artan sıcağında kavruluyor.

Irak’taki savaş ve işgal başlamadan önce ertelemeci politikalar izlemekle yetinen ikiyüzlü AB politikacıları, Birleşmiş Milletler (BM) onayı ve desteği olmaksızın girişilecek bir savaşın ya da işgalin meşru görülemeyeceğini iddia ediyorlardı. Bu süreçte milyonlarca emekçi ve genç Avrupa’da sokaklara dökülmüş, savaşlara karşı olduklarını haykırmışlardı. AB kodamanlarının savaşa karşıymış gibi pozlar takınarak mırın kırın etmesiyle gözleri boyanan küçük-burjuva sollar, reformistler ve sendika ağaları da, barışı korumak adına AB’nin politikalarının kuyruğuna takılmaktan, BM’yi barışın garantörü olarak görmekten ve düzenledikleri barış mitingleriyle savaşın engellenebileceği yalanını yaymaktan geri durmamışlardı.

Ardından bu savaşın esas sorumlusunun emperyalist kapitalizm değil de Bush çetesi olduğunu ilan ederek, yaklaşan ABD başkanlık seçimlerinde “Bush olmasın da kim olursa olsun” şeklinde dünya çapında bir kampanya başlattılar. Ne var ki, bu kampanyanın da sonuç vermemesi üzerine AB politikacıları durumu kabullenmeye ve mümkün olduğunca emperyalist yağmadan pay almak için sıraya girmeye başladılar. Onların kuyruğuna takılan küçük-burjuva solun geniş kesimleri ise, aldıkları yenilginin ardından kendi köşelerine çekiliverdiler. Liberalinden reformistine tüm küçük-burjuva sol anlayışlar “bu savaşı engelleyebiliriz”, “kahrolsun savaş” şeklindeki pasifist sloganlarla, emperyalist savaşların önüne ancak proleter devrimlerle geçilebileceği gerçeğini ve en küçüğünden en güçlüsüne tüm burjuva hükümetlerin emperyalist paylaşım kavgasının bir aktörü ya da figüranı olduğunu emekçi kitlelerden gizlediler. Bu süreçte yaratılan barışçıl hayaller, patlayan bombaların sağır edici gürültüsü altında uçup gitti ve yerini umutsuzluğa, hayal kırıklığına, vurdum duymazlığa bıraktı.

Artık Irak ve Afganistan unutulmuştu. Sıcak savaşın yürüdüğü topraklardan uzakta yaşayan kitleler kendi gündelik yaşamlarına geri dönüverdiler. Derken, o toprakların büyük şehirlerinde de bombalar patlamaya başladı. Burjuva medya dört bir koldan “terörizmi” lanetlemeye girişti, yabancı düşmanlığı körüklendi. Burjuva politikacılar, suratlarına taktıkları masumiyet maskesiyle uluslararası toplantılarda birlik beraberlik mesajı vermeye başladılar. ABD emperyalizminin “uluslararası teröre” karşı başlattığını iddia ettiği savaşın ne denli haklı ve meşru olduğu da böylelikle kanıtlanmış olmuyor muydu?

Birkaç yüz kişinin ölümüyle sağlanan bu meşruluk, emperyalizme hiç de pahalıya patlamamıştır. Oysa daha şimdiden, son iki yıl boyunca Irak’ta yürüyen emperyalist savaş ve işgal, Irak halklarına 100.000 kişiyi aşan ölü ve katlarca fazlasıyla yaralı ve sakat insana mal olmuş durumda. Ancak bu gerçekler artık pek itibar görmüyor olmalı ki, emperyalist savaşın kurmaylarından İngiliz başbakanı Blair, son Londra saldırılarının Irak’ta yürüyen savaşla hiçbir ilişkisinin olmadığını iddia edebiliyor. Ve teröre bir gerekçe aramanın gereksizliği ve anlamsızlığından dem vuruyor.

Diğer taraftan düne kadar bu savaşı durdurabiliriz çığlıklarıyla kitleleri yanıltan küçük-burjuva sollar, bugün emperyalistlerin organize ettiği “terörü ve şiddeti lanetleme” korosunun sol tarafındaki yerlerini bilinçli ya da bilinçsiz olarak almış durumdalar. Farkında olsunlar ya da olmasınlar, küçük-burjuva sollar kendilerini yargıç yerine koyarak, bu bombalama eylemlerini yürüyen emperyalist paylaşım kavgasının bir parçası ve sonucu olarak değil de “terörizm” olarak adlandırdıkları sürece, ABD emperyalizminin “küresel terör”le savaş argümanını daha da meşrulaştırmaktan öte bir rol oynamamış oluyorlar. çünkü onların kınadıkları “terörizm”e karşı ABD emperyalizmi çok daha “tutarlı” davranıp açıkça savaş yürütmektedir!

1 Eylül ve “Barış” yalanı

İnsanlığın bugüne dek yaşadığı en büyük savaş olan II. Dünya Savaşının, 1 Eylül 1939 tarihinde Alman ordularının Polonya’nın batı kesimini işgal etmesiyle başladığı kabul edilir. 50 milyon insanın hayatına, en az bir o kadarının da yaralanmasına, sakatlanmasına, öksüz kalmasına yol açan bu savaşın başlama tarihi, savaşın bitiminden sonra ikiyüzlü dünya burjuvazisi tarafından Dünya Barış Günü ilan edilmişti. Burjuvazi bununla, savaş ile barış arasındaki ilişkiyi pek de güzel ortaya koymuş oluyor: Emperyalizm çağında barış savaş demektir, savaş da barış!

Savaşın galipleri kendi çıkarlarını tüm dünya işçi sınıfına, ezilen halklara ve kuşkusuz yenik emperyalist güçlere dayatmış, dünyayı nüfuz alanları temelinde aralarında bölüşmüş ve bu paylaşımı daimi kılmak üzere güya evrensel barışı tesis etmesi için BM’yi kurmuşlardı. BM o günden bu yana gerçekte BM Güvenlik Konseyi anlamına gelir. Tüm dünya ülkeleri BM’de temsil edilmesine karşın gerçek karar organı, BM Genel Konseyi değil, ABD, Rusya, İngiltere, Fransa gibi savaşın galiplerinin temel iskeletini oluşturduğu Güvenlik Konseyi’dir. Bu Konseyde Almanya, İtalya, Japonya gibi II. Dünya Savaşının mağlup emperyalist güçleri bulunmaz. Tek başına bu olgu bile BM’nin evrensel barışın değil olsa olsa emperyalist savaşın sonucunda ulaşılan emperyalist bir barışın, yani nüfuz alanlarının nasıl paylaşılacağı hususunda şimdilik varılmış bir mutabakatın koruyucusu olduğu gerçeğini gözler önüne serer.

Savaşın ardından dünya, iki süper gücün (ABD ve SSCB) başını çektiği iki kutba bölünmüş ve tüm insanlık, adına Soğuk Savaş denilen muazzam bir yalanlar, yanılsamalar, çarpıtmalar bataklığına gömülmüştü. Barışı korumak için silahlanmak gerektiği, tarafların eşit silahlı güçlere sahip olması durumunda (“caydırıcı denge”) savaşların yaşanmayacağı gibi ideolojik argümanlar bu dönem boyunca oldukça revaçta idi. Bir başka çarpıtma da, SSCB’nin yıkılışına kadar uzanan bu Soğuk Savaş döneminde dünyada genel olarak barışın hüküm sürdüğü hususundaydı. Bu koca yalan yalnızca emperyalist güçler tarafından dile getirilmekte kalmadı, aynı zamanda daha Stalin döneminden başlayarak “barış içinde birarada yaşamak” formülüyle de kutsandı ve genel olarak sol hareketin de söz konusu dönemi sanki gerçek bir barış dönemi olarak algılamasına yol açtı.

Oysa gerçek bundan ne kadar da uzaktı! İnsanlığın sömüren kapitalist sınıf ile sömürülen işçi sınıfı halinde bölündüğü, birçok ulusun bağımsızlık hakkı ve özgürlükten yoksun olarak varlığını sürdürdüğü, dünyanın nüfuz alanlarına göre paylaşımı ve bu alanlar üzerinde emperyalist rekabet devam ettiği sürece, emperyalist haksız savaşların ortadan kalkması mümkün müdür? Elbette ki hayır! Nitekim, 1945-2000 döneminde, II. Dünya Savaşı sonrasındaki bu 55 yıllık emperyalist barış sürecinde, dünyanın 90 ülkesinin dahil olduğu savaşlarda 22 milyon 456 bin kişi yaşamını yitirdi. Bir başka deyişle bu dönem boyunca dünyanın her iki ülkesinden birinde haklı ya da haksız savaşlar yaşanmıştır. Birleşmiş Milletler’in gözetiminde ve denetiminde ve üstelik de çoğunda onun koyduğu “temiz savaş” kurallarına uyularak yürütülen bu 188 savaşta II. Dünya Savaşında ölenlerin yarısına yakın sayıda insan hayatı yok olmuştu. Emperyalistlerin insanlığa barış diye yutturduğu, daha doğrusu, insanlığa barış olarak verip verebilecekleri bundan ibarettir!

1 Eylül’ün ve “anti-faşist zafer”in gizlediği gerçekler

1 Eylül’ün Dünya Barış Günü olarak adlandırılması ve BM’nin de barışın garantörü olarak görülmesi, II. Dünya Savaşına ilişkin temel gerçeklerin unutturulmuş ve çarpıtılmış oluşundan kaynaklanıyor. Bu gerçeklerin bir kısmı emperyalistlerin ikiyüzlülüğüne, diğer bir kısmı ise Stalinizmin suçlarına dairdir.

Gerçekte, 1 Eylül 1939’da Polonya’nın faşist Alman ordularınca işgal edilişi, faşizmin ilk saldırgan girişimi değildi. Ama gerek emperyalist güçler gerekse Sovyet bürokrasisi, II. Dünya Savaşının baş sorumlusunun sadece Alman faşizminin saldırganlığı olduğu, Müttefiklerin ise Alman faşizmine karşı demokrasiyi, barışı ve özgürlüğü korumak için savaş verdiği yalanını söyleyip durdular. Niyetleri, bu büyük savaşın patlak verişindeki sorumluluklarını örtbas etmek olduğu kadar, 1 Eylül tarihine kadar Alman faşizminin karşısında nasıl çekingen ve uzlaşmacı bir tavır sergilediklerini de gizlemekti.

Nitekim Avrupa’da faşizmin zaferine giden yolda kritik dönüm noktası olan ve savaşa giden yolu kesin biçimde açan İspanyol faşizminin zaferinde bu güçlerin rolü çok belirgindir. Faşist Almanya ve İtalya, İspanyol faşistlere tanktan uçağa kadar her türlü maddi ve askeri yardımı eksik etmez ve Alman bombardıman uçakları İspanya’nın devrimci kentlerini yerle bir ederken, Sovyetler Birliği de ancak göstermelik bir yardımda bulunmuştu Cumhuriyetçilere. Sözde demokrasi ve özgürlük sevdalısı ABD, İngiltere ve Fransa ise, İspanya’da bir proleter devrimin başarıya ulaşmasından duydukları korkuyla, İspanyol burjuva cumhuriyetini feda etmekten kaçınmadılar. Avrupa’da sosyal-demokratından liberaline burjuva ve küçük-burjuva partiler, Hitler’e, Mussolini’ye ve Franco’ya apaçık göz yumarak, burjuva demokrasisinin faşizmin çizmeleri altında ezilmesine seyirci kaldılar.

Böylece Stalinistlerin “anti-faşist, barış ve özgürlüksever” burjuva kesimlere dair uydurmacasının aksine, burjuvazi, bir kez daha bir proleter devrim tehdidi karşısında faşizmi tercih edeceğini kanıtlamış oluyordu. Diğer taraftan Sovyet bürokrasisinin rolüne ilişkin temel bir nokta 1936 İspanyol devriminin Sovyet bürokrasisinin direktiflerini uygulayan İspanyol Komünist Partisinin izlediği ihanet çizgisi nedeniyle yenilgiye uğramasıydı. Bu, faşizmin Avrupa’daki ilerleyişinin önündeki engellerin kalkmış olduğu anlamına gelecekti.

Mesajı alan Hitler hiç beklemeksizin 12 Mart 1938’de Avusturya’yı ilhak etti. SSCB’nin cılız sesini bir tarafa bırakırsak, Batılı kapitalist devletlerden bu kez de hiçbir ses çıkmadı. Ardından aynı yılın Eylül ayında Hitler çekoslovakya’yı işgal etmeye girişti. SSCB, olayı diplomatik mırın kırınlarla geçiştirirken, pek demokrat Fransa ve İngiltere işgal ve ilhaka onay bile vermişti. Ardından da Almanya ile saldırmazlık paktı imzaladılar. 23 Ağustos 1939’da Almanya ile saldırmazlık paktı imzalama sırası bu kez SSCB’ye gelmişti. İşte bu paktın imzalanmasından bir hafta sonra Almanya’nın Polonya’yı işgali bu sürecin son halkası olarak gerçekleşmişti.

50 milyon insanın katledilişini mazur gösterebilmek için, kapitalistler, bu savaşın haklı ve faşizme karşı kaçınılmaz bir savaş olduğu yalanına geniş emekçi kitleleri ikna etmek zorundaydılar.

Stalinist solun o dönemki ve takip eden dönemler boyunca II. Dünya Savaşına ilişkin değerlendirmelerine gelince. Bu değerlendirmeler her dönem oportünizmin şaheserleri olarak anılmayı hak ediyor. Savaş, politikanın farklı araçlarla devamından başka bir şey değildir sözü sık yinelenmesine rağmen pek anlaşılmış değildir. Stalinistler savaş öncesi dönem boyunca sergilenen politikalardan, savaş sırasındaki politikalardan ve savaş sonrasındaki paylaşımdan ziyade, savaşın son dönemlerinde Sovyet halkının gerçekten de takdire şayan direnişinden ve Berlin’e orak-çekiçli bayrağın dikilişinden bahsetmekte pek mahirdirler.

Unutturmaya çalıştıkları gerçek, yalnızca bu savaşın emperyalist bir paylaşım savaşı olduğu değil, Sovyet bürokrasisinin de kendi sınıf çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla bu paylaşım kavgasında bir taraf, üstelik de belirleyici bir taraf olduğu gerçeğidir. 1 Eylül’de Almanya Polonya’nın batısını işgal ederken, iki hafta sonra Polonya’nın doğusu ve Baltık cumhuriyetleri, bir buçuk ay sonra da Finlandiya, SSCB tarafından işgal ediliyordu. Stalinist rejimin amacı, Ekim devrimiyle kazandıkları bağımsızlık haklarını ayrılmaktan yana kullanan bu ülkelerin topraklarını kendine katmak ve gerektiğinde onları faşist Almanya’ya karşı tampon bölge olarak kullanmaktı kuşkusuz. Sovyet bürokrasisinin etkinlik alanını genişletme tavrı bu işgallerle sınırlı kalmadı. Daha savaş sürerken yapılan Tahran ve Yalta konferanslarında ve Berlin’in düşüşünden sonra gerçekleştirilen Potsdam konferansında, Avrupa’nın ve dünyanın kaderi SSCB, İngiltere ve ABD arasında çizilmişti bile. Savaş sonrasında tesis edilen emperyalist barışın ve BM’nin harcında da yine Stalinist SSCB’nin imzası vardı. Dahası savaş sonrasında Fransa’da, İtalya’da ve Yunanistan’da gelişen devrimci durumlar, bu konferanslarda varılan kararlar uyarınca bizzat Komünist Partiler tarafından bastırıldı. çin’de ve Yugoslavya’da gelişen devrimler ise, bu ülkelerdeki KP’lerin Sovyet bürokrasisinin direktiflerine uymaması sayesinde başarıya ulaştı.

Stalinist solun üzerinde hiç durmadığı bir başka ve belki de en önemli gerçek ise, zaten çoktan ihanet edilen dünya devrimi ve enternasyonalizm anlayışının II. Dünya Savaşı sırasında resmi komünist hareketten resmen kazınıp atılmasıdır. Savaş boyunca kendi burjuva hükümetlerine karşı mücadele etmeme ve ulusal birlik politikası çizgisini izleyen Stalinist komünist partiler, böylelikle yalnızca emperyalist savaşlara karşı Bolşevik tutuma sırt çevirmekle kalmayıp, Marksizmin en temel unsuru olan enternasyonalizm düşüncesini ve onun somut ifadesi olarak kurulan Enternasyonal örgütü (Komünist Enternasyonal) de resmen tasfiye ettiler. Zaten 1928’de tek ülkede sosyalizm anlayışının resmen benimsenmesi ile dünya devrimi ilkesi ve onun örgütlülüğü olarak Enternasyonal’in varlığı resmen olmasa bile fiilen geçersiz ilan edilmişti. Ama bu fiili durumun resmi hale bürünmesi bir süreç içerisinde oldu.

önce enternasyonalizm kavramının anlamı çarpıtılarak, başaşağı edildi. Lenin, zafer kazanmış işçi sınıfı açısından proletarya enternasyonalizminin, “ilk olarak, ülkenin çıkarlarının uluslararası proletarya mücadelesinin çıkarlarına feda edilmesi, ikinci olarak da kendi burjuvazisini yenen ulusun, uluslararası kapitalizmin yıkılması için en büyük ulusal fedakârlıkları yapmaya hazır olması” anlamına geleceğini söylemişti. Stalin ise bir kişiye enternasyonalist denilebilmesi için o kişinin “dünya devrimci hareketinin ana üssü olan SSCB’yi kayıtsız şartsız bir kararlılıkla savunmaya hazır olması”nın gerekliliğini belirtiyordu.

Lenin döneminde, dünya devriminin çıkarlarına tabi olarak dile getirilen “sosyalist anavatanın savunusu” fikri, Stalinist egemenlik altında tamamen iğdiş edilmiş ve Almanlara karşı yürütülen savaş sırasında da açıkça Büyük Rusya övgüsüne ve Rus ve Slav milliyetçiliğine dönüştürülmüştü. 1941’de Kızıl Orduya seslenirken, çarlık döneminin “milli kahramanları” olarak bilinen generallerin isimlerini zikreden Stalin, “büyük atalarımızın yiğit simaları savaşta ilham kaynağı olsun size” diyerek devam ediyordu! 1943’de SSCB’nin “milli marşı” değiştirildi. Enternasyonal marşının yerini Büyük Rusya’ya övgüler düzen bir milli marş aldı. Kızıl Ordunun yemin metnindeki enternasyonalist kavramlar da yerini yurtseverliğe bıraktı. Ekim devriminde lağvedilmiş olan Rum Ortodoks Kilisesi’nin hakları, Eylül 1943’de Slav gururunu okşamak ve Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’daki Slavların desteğini kazanmak için iade edildi.

Ama bu son adımdan önce çok daha simgesel bir adım atılmıştı. Dünya devriminin partisi olarak Bolşeviklerin öncülüğünde kurulan Komünist Enternasyonal’in 9 Haziran 1943’te kapatıldığı açıklandı. 1924’de Lenin’in cenaze töreninde “tüm dünyanın işçilerinin birliği olan Komünist Enternasyonal’i güçlendirmek ve yaygınlaştırmak için hayatımızı feda edeceğimize dair sana söz veriyoruz” diyen Stalin, 1943’de, Komünist Enternasyonal’in kapatılmasının “yararlı ve akıllıca” olduğunu söylüyordu. Ona göre Komünist Enternasyonal’in kapatılması, “tüm özgürlüksever ülkelerin” ve bu ülkelerdeki “yurtseverlerin” “tek bir uluslararası karargâhta” birleşmesini kolaylaştıracaktı. Gerçekten de bu adımın atılmasıyla birliktedir ki, Stalin, Kasım-Aralık 1943’te Tahran konferansında ABD ve İngiltere ile savaşın gidişatı ve savaş sonrasındaki dünya hakkında pazarlık yapma “şansı” bulabildi! Zira emperyalist güçler, Stalin tarafından aslında çoktan bir cesede çevrilmiş bulunan Komünist Enternasyonal’in kapatılmasını, dünya devrimi gibi tehlikeli bir fikre sahip olunmadığını gösteren bir jest olarak talep etmekteydiler. Kapatılma haberi Batının burjuva basınında, “Marx’ın düşü yok edildi”, “Stalin Marksist düşünceyi toprağa gömdü. Stalin Bolşevikleri temizledi ve onların dünya devrimi düşüncesine son verdi” şeklindeki sevinçli başlıklarla yer alıyordu.

Batı medyası tespitte haklıydı, ama tarih konusunda yanılıyordu. Marksist düşüncenin Stalin tarafından toprağa verilişi 1943’teki kapatma kararıyla değil, çok daha önceleri yaşanmıştı! Aslında tam da bu nedenledir ki, dönemin resmi KP’leri bu kararı pek de önemsemediler. Onlar için de proletarya enternasyonalizmi çoktan tarih olmuştu. Nitekim Enternasyonal’in 78 resmi seksiyonundan yalnızca 28’inin kapatma kararına onay gönderirken geri kalanlarsa fikir beyan etmeyecek kadar umursamazlık içindeydiler.

Bugün, bu gerçekleri önemsemeyip unutturmaya çalışanlardan, savaş-barış ve devrim konusunda Bolşevizme sadık yaklaşımlar beklemek hiç de gerçekçi bir beklenti olmayacaktır. “Gerçek düşman kendi evinde” şiarıyla emperyalist savaşı işçi sınıfının iktidarı almak için yürüteceği bir iç savaşa çevirme politikasını izleyen Bolşevizmin yaklaşımı şu tespitten yola çıkıyordu: Hele emperyalizm çağında hiçbir siyasal kavram sınıfsal bir sıfat olmaksızın bir anlam ifade etmez. Vatan, devlet, demokrasi, özgürlük, şiddet, savaş ve barış. Peki ama hangi sınıfın?

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.5, Ağustos 2005