Navigation

Uluslararası Cephede Sıkışan Burjuvazi Çıkış Arıyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Erdoğan’ın ABD gezisi

28 Ocak 2004’te Başbakan Erdoğan daha önce gayri resmi bir sıfatla ziyaret ettiği ABD’de bu kez resmi kabul gördü. Ancak olayın önemli yanı Erdoğan’ın resmi olarak ağırlanması ve üst düzeyde kabul görmesi değildir. Burjuva gazeteleri ziyareti şişirerek verdiler ve ABD’nin Türkiye’nin yanında olduğunu, Türkiye’ye önem verdiğini yazdılar. AKP hükümetinin Irak’a asker göndermek için meclisten tezkereyi geçirememesi sonucu ABD ve TC arasında başlayan “soğukluk” süreci burjuvazinin sözcülerine göre bitmiş bulunuyor. Onlara göre “stratejik ortaklık” devam ediyor. Eğer “kriz” dönemi bittiyse ve ilişkiler yeni bir mecrada devam edecekse, kuşkusuz bu yeni pazarlıkların yapıldığı ve yeni anlaşmalara varıldığı anlamına gelir. ABD’nin Türkiye’ye önem vermesi ve bunu Erdoğan’ı üst düzeyde karşılayarak ortaya koymasının ardında ne gibi pazarlıkların yattığı her nedense açıklanmadı; burjuva gazeteleri bu konuyu yeterince yazmadı. Sadece Kıbrıs meselesi öne çıkartıldı ve Bush’un hemen devreye gireceğine değinildi. Elbette bunun da bir anlamı var, ama Bush’un bu hareketinin ve Powell’a hemen talimatlar vermesinin asıl sebebi Türkiye’yi çok sevmesi, ABD’nin Kıbrıs sorununu çözmek isteyen “demokratik” bir güç olmasından ya da Bush’un Erdoğan’ı “çok cesur ve açık sözlü” bulmasından ileri gelmiyor.

Meselenin birçok yönü vardır ve bunlar Türk burjuvazisinin çeşitli cephelerde içine girdiği sıkışıklıktan ve ABD emperyalizminin hedeflerinden bağımsız değildir. Başlıca konular Kıbrıs ve Güney Kürdistan meselesidir. Ama bunun dışında, ABD’nin Avrasya Stratejisi bağlamında TC’nin buralarda alacağı roller de unutulmamalıdır. Yürüyen emperyalist hegemonya savaşında ABD egemen sınıfları, bölgede TC gibi bir vurucu gücü kaybetmek, AB’ye kaptırmak istemiyorlar. Her şeyden önemlisi ABD emperyalizmi için Erdoğan’ın gezisinin böylesine önemli bir yanı mevcuttur.

Açıklanmayan pazarlıkların önemine vurgu yapan burjuva gazeteciler konuyu diplomatik bir dille ifade etmeyi uygun görüyorlar. Genel olarak ABD’nin Türkiye ile barıştığından söz ediliyor ve Türkiye’nin yeni siyasi kazanımlar elde ettiğinin üzerinde duruluyor. Bu politik kazanımların ne olduğu ise açıklanmıyor. Milliyet’in Washington temsilcisi Yasemin Çongar, Erdoğan’ın gezisini oldukça başarılı buluyor ve TC’nin politik “artılar” elde ettiğini yazıyor:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyareti birçok açıdan başarılıydı. Ankara-Washington ilişkilerinde, 1 Mart tezkeresinin reddiyle damgalanan ancak 2003 boyunca, Irak konusundaki derin görüş ayrılıklarının yüzeye çıktığı her vesilede kendisini hissettiren gerilim, büyük ölçüde aşıldı; ilişkilerde yeni bir dönem başladı. Başkan George W. Bush’un haziranda NATO zirvesi için İstanbul’a gelirken Ankara’ya da resmi ziyaret yapma kararı ve bu konuda Türk tarafına verilen yazılı metinde “stratejik ortaklık” teriminin kullanılması, bu yeni dönemi teyit ediyor.

Çongar özellikle siyasi kazanımlara vurgu yapıyor ve altını çiziyor:

Siyasi ve iktisadi işbirliği, bundan böyle çok daha ön planda olacak; Erdoğan’ın Washington temasları da özellikle siyasi bazda iki başkentin dayanışmasını artıracak kararlar bakımından “artılar”la doluydu.[1]

Bu “artılar” içinde “stratejik ortaklık”ın sayılması ve vurgulanması önemli. Zira açıklanmayan pazarlıklardan anlaşılıyor ki ele alınan konular derin boyutludur ve emekçi sınıflardan özenle saklanması gerekmektedir. Bir gündem maddesi de, genelde ABD ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin düzeyinin yükseltilmesi ve özelde de 8,5 milyar dolarlık kredi olmuştur. Her ne kadar bir “stratejik ortaklık”tan söz ediliyorsa da, bu ABD’nin çizdiği sınırlar içindedir. 8,5 milyar dolarlık kredinin şartlara bağlanması ABD’nin kendi stratejisi içinde TC’ye biçtiği rolle doğrudan bağlantılıdır. ABD, TC’nin kendi kafasına göre hareket edemeyeceğini bu tür tavırlarla ortaya koymaktadır. Kredinin kullanılması şartları içinde TC’nin ABD’nin Irak’taki politikalarına uyması ve Güney Kürdistan’a müdahale etmemesi de vardır. Ancak her şeye karşın yeni pazarlıklar olduğu aşikârdır! Aradaki çelişki ve anlaşmazlıkları mutlaklaştırmak doğru olmaz. Zira görüyoruz ki, emperyalist-kapitalistlerden ve onların sözcülerinden her konuda tam bir uzlaşma beklenemez. Onlar çıkarlarının çakıştığı konularda bir arada dururlar; çıkarlarının ayrıştığı konularda ise birbirlerine karşı başka güçlerle ilişkiye girmekten geri durmazlar. Hem birbirlerinin yüzüne gülerler, hem de masanın altından tekmeleşirler. Kıbrıs konusunda ABD’nin şemsiyesi altına giren TC, Güney Kürdistan sorununda Suriye ve İran gibi bölge ülkeleriyle ABD’nin hoşuna gitmeyecek birtakım girişimlerde bulunmaktan geri durmaz.

Pazarlıkların ne gibi “artılar” ile dolu olduğu önümüzdeki günlerde, politik sahnede açığa çıkacaktır. “Stratejik ortaklık”ın ne olduğu özellikle Ortadoğu ve Kafkasya’daki gelişmelerle daha iyi anlaşılacaktır. Fakat Kıbrıs konusunda öyle görülüyor ki, ABD ile TC arasında yeni anlaşmalara varılmıştır.

Kıbrıs cephesi ve burjuvazinin iktidar mücadelesi

Türk egemen güçleri kendi aralarında bir iktidar mücadelesi veriyorlar. Bu iç mücadele, hangi emperyalist kamplarla ittifak kurulacağı ve buna bağlı olarak iç politikada ne gibi düzenlemeler olacağı üzerinden gelişiyor. Devlet aygıtı üzerindeki bu iktidar kavgasında, dış gelişmeler hayli etkin durumdadır.

Burjuvazinin genel olarak büyük kesimi bir taraftan AB’ye girmek istiyor ve bu yöndeki tüm engelleri temizlemek istiyor ama, öte taraftan da ABD emperyalizminin şemsiyesi altında emperyal politikalar geliştirmekten, Ortadoğu’ya burnunu sokmaktan geri durmuyor.

Ancak burjuvazinin bu kesimi niyetlerini istediği şekilde hayata geçiremiyor. Çünkü karşısında devlet aygıtı üzerinde etkin olan statükocu bir güç var ve bu sözümona “ulusalcı” güç büyük sermayenin planlarının önüne çeşitli engeller çıkartıyor. Buna karşın, bir bütün olarak Türk egemen sınıfının emperyal niyetleri olduğu gözden kaçmamalıdır. Yani her iki kesim de yayılmacı niyetler besliyor ve fakat bunu kendi alacakları siyasi kararlarla, kendi çıkarları çerçevesinde hayata geçirmek istiyorlar. İşte burada çelişkiler, çakışan ve ayrışan politikalar aynı bağıntının içine oturuyor.

Kıbrıs sorununun çözülmesini AB eğilimli burjuvazi uluslararası politikada yeni fırsatlar olarak değerlendiriyor. Her şeyden önemlisi büyük burjuvazi Kıbrıs meselesini çözerek bir an önce AB’ye girmek istiyor. Ancak Kıbrıs üzerinden politik bir duruş geliştirip iç iktidar mücadelesinde üstte kalmaya çalışan kesim ise, sorunun çözülmesini iktidar mücadelesinde kendi yenilgisi olarak görüyor. Bu kesim inatla statükonun devamından yanadır. Çünkü iktidar mekanizmaları üzerindeki etkinliğini bizzat bu statükonun oluşturduğu siyasal yapılanmadan almaktadır. Kıbrıs meselesinin çözümü ise statükonun kırılması bakımından büyük bir adımdır AB yanlısı büyük burjuvazi için. Diğer kesim için ise siyasal bir gerileme demektir. Bu kesim esas olarak ordu gibi devletin çekirdeği bir kurumu, sivil bürokrasiyi ve buralardan beslenenleri içine almaktadır. Bu kesimin politik ağırlığının nedeni, devletin çekirdeği ordunun onun sözcülüğüne soyunmuş olmasıdır. CHP bu kesimin bekasını savunmaktadır.

Ancak Kıbrıs sorunu bu iki kesimin iktidar mücadelesi dışında bizzat uluslararası gelişmelere bağlı olarak Türk egemen sınıflarını bir bütün olarak sıkışıklık içine sokmuş bulunuyor. TC bugüne kadar, politik emeller peşinde koştuğu alanlarda bu kadar sıkışmamıştı. Emperyalistler arası çelişkiler ve hegemonya kavgası şiddetlendikçe, TC bugüne kadar manevralar yaptığı alanlarda kısmi rahatlığını kaybetmektedir. Örneğin, Kıbrıs’ın Güney kesimi yakında AB’ye üye olacaktır ve bu durumda tüm Kıbrıs olarak kabul görecektir. Olayın bir başka yönü ise Kıbrıs’ın AB sınırları içine girmesiyle TC adada AB toprağını işgal eden bir işgalci durumuna düşecektir. Her ne kadar TC generalleri ve özellikle de “ulusalcı” kesim böyle bir şeyi kabul etmeyeceklerini söyleseler de, sonuçta karşılarında AB, yani öncelikle Alman ve Fransız emperyalizmi var. Emperyalistler arası dengelere oynayan ve bu yönde bölgesel politikalar geliştiren TC egemenleri atıp tutsalar da, Almanya ve Fransa’ya karşı cephe almaları oldukça sıkıntı verici olur. TC egemen sınıfları hem mevcut sıkışıklıktan kurtulmak istiyorlar ve hem de uluslararası dengelere oynayarak, yani konjonktürden yararlanarak, Kıbrıs’ta en az taviz vererek ve varlıklarını koruyarak sorunu çözmek istiyorlar.

Kıbrıs cephesinde ve Kürt cephesinde sıkışan burjuvazi en azından Kıbrıs cephesinde sınırlı tavizlerle diğer cephede avantajlı konuma geçmek istiyor. Unutmayalım ki, TC egemen sınıflarının emperyal politikaları vardır ve bu politikaların stratejik alanı Ortadoğu ile Kafkasya’ya kadar uzanmaktadır. Ancak emperyalist güçler arasındaki çatışmaların bastırdığı bu süreçte, TC egemenleri bu niyetlerinin peşinden salt kendi istedikleri biçimde koşamazlar. Böyle bir sıkışıklık anında Kürtlerin kendi devletlerini kurmaları TC egemen sınıfları için kahrolunacak bir durumdur. ABD ile yapılan pazarlıkların başlıca amacı bu sıkışıklığı çözmek, Kıbrıs cephesini boşaltmak ve Avrasya cephesine yönelmektir.

Büyük burjuvazi bu sıkışıklık anını politik bir kazanıma dönüştürmek için harekete geçmiştir. AKP hükümeti aracılığıyla hayata geçirilmeye çalışılan geniş politikaların bir paketini Kıbrıs oluşturmaktadır. Büyük burjuvazi Kıbrıs sorununu çözmek, iç ve dış politikada statükocu güçlerin etkinliğini kırmak istiyor. Son süreçte Kıbrıs politikalarında açıkça değişikliğe gidilmesi ve bunun statükocu kesimin sözcülerince de kabul görmesinin kuşkusuz bir çok nedeni vardır. Sıkışıklık içine girilmesi ve “KKTC” içindeki dengelerin muhalefet lehine bozularak muhalefetin hükümet olması, “ulusalcı” kesimin elindeki iplerin eskisi gibi sağlam olmadığını göstermiş ve bağlar gevşetilmiştir. Her ne kadar “ulusalcı” kesimin sözcüleri yoğun bir kampanya başlatmışlarsa da, Denktaş gönülsüz gözükse de “ulusalcı” kesimin sözcüsü konumundaki ordu ve Cumhurbaşkanı iplerin gevşetilmesine ve ABD ile iş birliğine gidilerek en az tavizle işin içinden çıkılmasına karar vermiştir. Tüm bu değişiklikten sonra, Başbakan Erdoğan önce Davos’ta BM Genel Sekreteri Annan ile görüşmüş ve sonrasında ise Bush’la görüşerek pazarlıklar çerçevesinde sorunun çözülmesine karar verilmiştir.

Kıbrıs üzerinden yürüyen pazarlıklar

Erdoğan Bush ile görüştüğünde tüm burjuva gazeteleri Türkiye’nin istediğini aldığını yazdılar. TC, Bush’tan Annan’ın özel temsilcisi Alvaro De Soto yerine yeni bir arabulucu için baskı yapmasını istedi. Bush, dışişleri bakanı Powell’ı bizzat devreye soktuğunu açıklayarak Annan’ı müzakereleri başlatmaya çağırdı. TC sözcüsü Erdoğan ise her zaman Rum kesimin bir adım önünde olacaklarını ve Annan ne isterse uyacaklarını açıkladı. TC sözcüleri ve büyük burjuvazinin kalemşorları derin bir özgüvenle konuşuyorlar ve “şimdi artık Rumlar çözüm istemeyecektir” diyorlar.

Gerçekten de Rum kesimi kem-küm etmeye başlamış ve hatta AB’ye olaya müdahale etmesi için çağrılar da bulunmuştur. Rum liderler “kazıklanıyoruz” havası içinde açıklamalarda bulunmuşlardır. Rum kesimi liderleri ve Yunanistan inatla görüşmelere AB’nin de dahil olmasını istemekteler. ABD’nin böylesine açık devreye girmesi ve TC sözcülerinin açıktan ve özgüvenle konuşmasından, Rumların itirazlarından da anlaşılıyor ki, ABD ile TC arasında bir pazarlık dönmüş bulunuyor. Tüm bu belirtiler Kıbrıs sorununda önemli bir dönemeç noktasına gelindiğini göstermektedir.

Türk burjuvazisinin ağırlıklı bir kesimi uzun süredir onun için bir baş ağrısı oluşturan ve AB yolunu tıkayan bu sorundan kurtulmak istiyor. Burjuvazinin isteği Kıbrıs sorununun çözülmesi sürecinin başında bizzat Denktaş’ın yer almasıdır. Böylelikle hem ortaya çıkacak muhalefeti önleyen Denktaş olacaktır ve hem de daha sonra çıkacak sorunlar Denktaş’ın sırtına yüklenilerek politik sorumluluktan uzak durulacaktır. Denktaş’ın gözden çıkartılması ise hiç de zor değildir. Yeter ki TC egemen sınıflarının çıkarı bunu gerektirsin.

Büyük burjuvazinin liberal gazetesi Radikal’in yazarlarından İsmet Berkan, Denktaş’ın mızmızlanmasından artık bıktıklarını ve gereken dersin verilmesinden çekinilmemesi gerektiğini yazarak büyük burjuvazinin görüşünü dillendiriyor: “Sonuç olarak Denktaş’ın görüşmelerin başlamasının söz konusu olduğu bugünlerde yan çizme alıştırmaları yaptığı anlaşılıyor. Eski tehditler yine sahnede. Yok görüşmeciliği bırakacakmış, yok cumhurbaşkanlığından ayrılmayı da düşünüyormuş. Aslına bakacak olursanız hiç de fena olmaz. Denktaş’ın muhalefetinden korkmaya hiç ama hiç gerek yok. Partisinin hali zaten ortada...”2

Sonuç olarak şu çok açıktır: Kıbrıs sorunu sadece Türk egemen güçlerinin iç politikadaki iktidar çekişmeleri ya da statükocuların mevcut konumlarını sürdürmek istemelerinden ibaret değildir. Nasıl ki Ortadoğu emperyalistler için bir hegemonya kavgasının alanı ise aynı şekilde Kıbrıs da, emperyalistlerin egemenlik kurmak istedikleri bir bölgedir. Emperyalistler açısından Kıbrıs’ı kendi politikaları temelinde şekillendirmek, dünya üzerinde yürüyen siyasal mücadelede avantajlı bir duruma geçmek demektir. Bundan dolayıdır ki, hem Türk egemen sınıfları hem de hegemonya mücadelesinin baş aktörleri bunu bilerek birbirlerine yanaşıyor ya da birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Bu çerçevede olaylara baktığımızda emperyalist çelişkilerin keskinleştiğini ve TC’nin geleneksel devletçi güçlerinin bugüne kadar yürüttükleri politikanın artık yürütülemez hale geldiğini görmekteyiz. Başbakan Erdoğan son açıklamalarıyla TC egemen sınıflarının niyetini ortaya koymaktadır: “Dinamik bir değişim seyri içindeki dünyada ve son derece önemli çevresel şekillenmelerin yaşandığı bir bölgede Türkiye’nin edilgen ve silik dış politika manevralarıyla durumu idare etme lüksü yoktur.”

Annan planına MGK’nın onay vermesi ve ordunun en az hasarla durumu kurtarmak istemesinin nedeni işte budur. ABD ile girişilen pazarlıklar da bu eksende değerlendirilmelidir. Son olarak Genelkurmay Başkanının 7 Şubat’ta itirazlarını yükseltmesi ve “biz MGK’da bu kadar ileriye giden bir karar almadık” demesi de TC egemenlerinin kritik bir dönemeç noktasına geldiklerini gösteriyor. Ama, “ulusalcı”lar ile bunların sözcülerinin bir kez daha seslerini yükseltmeleri, Denktaş’ın “bu iş baskılarla olmaz” demesi en azından şimdilik etkili olmuş değildir.

Kürdistan cephesi

Bir taraftan Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik bölgesel emelleri olan, Irak savaşına katılıp pay kapmak isteyen Türk egemen sınıfı bazı potansiyel manevra alanlarının açıldığı bir dönem yaşarken, öte taraftan da yine bu gelişmelere bağlı olarak derin bir “kriz” ve sıkışıklık yaşıyorlar. Irak savaşına katılamadıkları gibi, yıllarca kâbus görmelerine neden olan Kürt devleti sorunu bir gerçek oluyor ve niyetlendikleri uluslararası açılımları zora sokuyor. Yaklaşık bir 15 yıl Kuzey Kürdistan’da Kürt halkına karşı imha savaşı yürüten TC, tam nefes alacağını düşündüğü bir anda Irak’ta federasyonun tartışılması ve böylelikle Güney Kürdistan’da gerçekleşecek olan bir Kürt Federe Devleti karşısında dehşete düşmüş bulunuyor. Tam bu süreçte Kıbrıs sorununu emperyalistlerin çözmek istemesi ve TC’yi bu yönde sıkıştırmaları, onu iki cepheden birden sıkışıklık içine itmiş bulunuyor. Kıbrıs’ta bir kukla devlet kurmak için tüm dalaverelere baş vurmaktan, emperyalistlerle pazarlıklara girişmekten geri durmayan TC, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına kesin suretle karşıdır. Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi kurulacak bir Kürt devleti hem Kuzey Kürdistan’daki mücadeleyi alevlendirebilir, hem de Ortadoğu’da TC’nin karşısına dikilebilir.

Kıbrıs cephesinde rahatlamak isteyen burjuvazi aslında tüm gücünü Kürdistan cephesine yönlendirip Kürt devleti girişimini engellemek istiyor. Erdoğan’ın ABD gezisinde yapılan pazarlıkların içinde Kürtlerin engellenmesi de vardı. TC egemenleri, kurulacak bir Kürt devletini engelleyemezsek de, Kerkük petrolleri verilmeden, güdük ve kendilerine ses çıkartamayacak, eyalet sınırları çerçevesinde bir “devlet” olmasını istemekteler. Bu durumda özellikle PKK önem kazanmaktadır. Zira resmiyet kazanacak bir Kürt devleti tüm Kürt halkını manevi yönden etkileyecektir. Hele Kuzey Kürdistan’da başlayacak yeni bir savaş TC burjuva sınıfları için tam bir kâbustur. Bu bakımdan TC, ABD ile yapılan pazarlıklar çerçevesinde, bir Kürt devletinin varlığı koşullarında yeniden harekete geçebilecek PKK’nin tasfiyesini istemiştir. TC, içeride Kürt halkının haklı istemleri karşısında ciddi bir adım atmazken, hala silahlı gerilla gücünü bir tehlike olarak görmektedir. Aslında TC’nin amacı bir taraftan Kürt halkının talepleri karşısında adım atmamak ve öte taraftan PKK’yi tasfiye ederek Kürt halkının yıllardır verdiği mücadeleyi boşa çıkartmak, halkın moralini bozarak pasif bir konuma itmek, psikolojik olarak onu çökertmektir.

Emperyalistler ile bu amaçla pazarlıklara oturmaktan geri durmamaktadır burjuvazinin sözcüleri. TC’nin istediği PKK’nin Güney Kürdistan’dan çıkartılmasıdır. ABD’nin ise TC’yi bu konuda desteklediğini yazıyor burjuva gazete ve yazarları. Nitekim Yasemin Çongar 8 Şubat’taki Milliyet Gazetesinde ABD’nin PKK’ye karşı harekete geçtiğini ve PKK’nin bazı liderlerinin yakalanacağını yazdı. Kuşkusuz bunun böyle olup olmayacağını zaman gösterecektir. Ama bir gerçek var ki, emperyalistler hiçbir zaman ezilen halkların yanında değillerdir ve ABD’nin çıkarları TC ile kesiştiğinde PKK gerillalarını TC devletine vermekten geri durmayacaktır.

Kuşkusuz TC’nin Kürtlere ve bölgeye ilişkin politikaları PKK ile sınırlı değildir. Uzun bir dönemdir TC Kerkük’te provokasyonlara devam ediyor. Güney Kürdistan’daki partilere dönük sert ve saldırgan açıklamalar yapılıyor. Kürt halkı nankör ve küstah olmakla itham ediliyor. Öyle ki, son olarak Hewler’de (Erbil) KDP-KYB’nin bürolarına dönük saldırılarda bu partinin en üst düzeyinde bulunan yöneticilerin ve yaklaşık yüz insanın ölmesine statükocu güçler ellerini ovuşturarak sevindiler. Bu kesime yakın duran yazarların gözünü adeta kan ve kin bürümüş bulunuyor. Bunlar, “artık Kuzey Irak da karışacak” diye bayram ediyorlar. Hikmet Bila’nın kin dolu ve şovence satırları çok şey anlatıyor:

1 Şubat günü Erbil’deki Kürt merkezlerinde patlayan bombalar, bu savaşın kazandığı yeni boyutu gösteriyordu. Kuzey Irak’ta güvenliği sağladıklarını söyleyerek, bu bölgedeki sessizliği federasyon taleplerine dayanak olarak gösteren Talabani ve Barzani aşiretleri, bu bombalarla ağır bir yara aldılar.

Amerika’ya kulluk etmenin hakkını verdikleri için federasyon ya da bağımsızlığı hak ettiğini düşünen bu iki Kürt grubu, artık kargaşa, terör, ve iç savaş sarmalındaki Kuzey Irak’talar.

Kerkük ve Musul’a el koyup petrolü sahiplendiler. İşgalcilerle kusursuz işbirliği yapmanın karşılığını istemeye başladılar. Türkiye ve diğer komşu ülkelere tehditler savurdular. Hatta işi, Talabani’nin ağzından Diyarbakır üzerinde hak iddia etmeye kadar vardırdılar.... Kuzey Irak karıştı daha da karışacak.3

Görülüyor ki, G. Kürdistan’da kargaşanın başlaması ve bir iç savaşa dönüşmesi gündemdeyken, TC egemenleri ve onların sözcüleri bunu canı gönülden istemektedirler. Kürdistan’ın bu bölgesinin sakin olması, TC’nin tüm provokasyonlarına rağmen sakin olması ve giderek bir devlet örgütlenmesine dönüşmesi Türkiye’nin statükocu güçlerini adeta çıldırtmaktadır. Bir iç savaşın başlaması durumunda TC bölgeye müdahale etmekten geri durmayacak ve gücü yeterse bir kukla Türkmen devleti kurmak isteyecektir. Statükocu güçlerin kalemleri gelişecek böylesi tüm olasılıkları alkışlamaktan ve kinlerini kusmaktan çekinmemekteler. Hewler’deki patlamalardan sonra olayın faili olarak Türkiye’nin gösterilmesi ya da bu yönde kuşkuların yoğunlaşması TC’nin bölgede kışkırtma hareketlerine devam ettiğini gösteriyor. Yine de önemli olan bombalama eylemlerini kimlerin yaptığı değil, kimlerin işine yaradığıdır. Burjuva kalemşorların “tamam artık Kuzey Irak da karışacak, nihayet oluyor işte” şeklinde açıklamalar yapmaları TC’nin bölgeye ilişkin niyetlerinin bir aynası niteliğindendir. TC egemen sınıfları bölgede bir çok provokasyonlara girişmekten, gizli servis eliyle Türkmenleri Kürtlere karşı kışkırtmaktan, İslamcı örgütleri bombalama eylemleri için manipüle etmekten geri durmayacaktır. Irak’ın ve Güney Kürdistan’ın karışması TC’nin bölgeye müdahale etmesinin nesnel zeminini yaratacaktır ve karışıklıktan yararlanarak askerlerini Kürdistan’ın içlerine sürerek fiili bir durum yaratacaktır.

Sonsöz

Türkiye egemen güçleri emperyalist çelişkilerin keskinleşmesine bağlı olarak konjonktürel bir sıkışıklık yaşıyorlar. Bunun yanında bir tarafta mali krizler ve ekonominin ağır darbeler alması, bir taraftan 15 yıldır PKK ile süren savaş ve Kürt halkının istemleri, Irak’taki gelişmeler, bir Kürt devletinin kurulması olasılığı, AB ve Kıbrıs meseleleri burjuvaziyi boğmaktadır. Tüm bunlara burjuvazinin içte devlet-iktidar mekanizması üzerinde yürüyen kavgasını da eklemek gereklidir. Ancak burjuvazinin tüm bu sıkışıklık ve “krizine” rağmen henüz düzenin tehlike altında olduğunu söylemek mümkün değil.

Çünkü işçi sınıfı henüz sahada yerini almış değildir. Türkiye’de sınıf mücadelesi 1980’den sonra büyük bir gerileme yaşamıştır. İşçi sınıfı örgütsüz, dağınık ve devrimci siyasal önderlikten yoksundur. Burjuvazinin işçi sınıfının kazanımlarına yönelik saldırıları tüm hızıyla devam ediyor ve işçi sendikaları bırakın bu saldırılara cevap vermeyi, giderek her cephede gerileyerek kan kaybediyor.

Oysa örgütlü ve siyasal önderliğe sahip bir işçi sınıfının varlığı koşullarında, her cephede sıkışan burjuvazi için hayat gerçek bir kabusa dönüşebilirdi. TC’nin yıllardır Kürt halkına karşı yürüttüğü imha ve inkar politikasının, G. Kürdistan’da oluşacak bir Kürt devletine karşı savaş açmasının, bölgede emperyalizmle işbirliğine giderek emperyal niyetler gütmesinin, Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe mahkum etmesinin asıl sebebi işçi sınıfının örgütsüz oluşudur. Nitekim, işçi sınıfı örgütsüz ve dağınık olduğu müddetçe burjuvazi tüm krizlerinden, konjonktürel sıkışıklıklarından kurtulacak, ve halkları birbirine düşman etmekten geri durmayacaktır.

Devrimci önderlikten yoksun işçi sınıfı sendika bürokratlarının elinde devletin yedeğine koşulmak istenmektedir. “Ulusalcı” kesimin feryat figanına Türk-İş gibi sendika konfederasyonları da katılmıştır. İşçi sınıfının çıkarı Kıbrıs halkı üzerindeki tüm baskıların kaldırılmasını ve kaderinin kendi ellerine verilmesini gerektirdiği halde, sendika bürokratları burjuvazinin kuyruğuna takılarak Kıbrıs halkının köle olarak kalmasını savunuyorlar. İşçi sınıfına da bu burjuva politikayı bulaştırarak bilinçleri karartmaya çalışıyorlar. Türk-İş yaptığı son açıklamada “plan çok sakıncalı” demektedir. Ve öyle anlaşılıyor ki, Türk-İş “ulusalcı”ların korosuna işçi sınıfını da katmak istemektedir. Komünistler, işçi sınıfını burjuva bilinciyle bulandıracak bu bürokratların gerçek yüzünü açıklamaktan ve teşhir etmekten geri durmazlar.

İşçi sınıfı müdahale etmeden nihai olarak ne Kürt sorunu çözülebilir ve ne de diğer sorunlar. İşçi sınıfına dönük tüm saldırıların geri püskürtülmesinin, Kürt sorununun Kürt halkının istemleri doğrultusunda çözülmesinin, Kıbrıs halkının kaderinin kendi eline verilmesinin tek yolu işçi sınıfının politik sahneye inerek yerini almasıdır. Örgütlü ve devimci bir işçi sınıfının varlığı ise burjuvaziyi daha da sıkıştıracak ve asıl o zaman düzenin tüm çatlakları açığa çıkacaktır. Kıbrıs ve Kürt cephelerinde sıkışan burjuvazi asıl o zaman, sınıf mücadelesinin basıncını ve sıkışıklığını yaşayacaktır. Gerçek mücadele, sınıf mücadelesi yükseldiğinde, işte o zaman cepheler netleşmiş olacaktır.



[1] Yasemin Çongar, Milliyet, 2 Şubat 2004

[2] İsmet Berkan, Radikal, 3 Şubat 2004

[3] Hikmet Bila, Cumhuriyet, 4 Şubat 2004