Navigation

Ortadoğu’da Filistin, Filistin’de Ortadoğu

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder


Bu yazı, ateşkes süreci başlamadan önce kaleme alınmıştır. Abbas ve Şaron’un, 8 Şubatta Şarm el-Şeyh’te bir araya gelerek ilan ettikleri ateşkes, Abbas’ın İsraillilere yönelik şiddet eylemlerine son verileceği, Şaron’un ise Filistinlilere yönelik askeri operasyonların durdurulacağı sözlerine dayanıyordu. Zirvede ne Abbas ne de Şaron “işgal” sözcüğünü ağızlarına aldılar. Var olan sorunların hiçbirisi gündeme getirilmedi. Bush’un “tarihi zirve” diye göklere çıkardığı bu zirvedeki “tarihi ateşkes”in delinmesi için sadece bir gün yetti. Ateşkesin üzerinden bir gün geçmeden İsrail askerlerinin bir Filistinli genci öldürmeleri, bu ateşkesin ne kadar “uzun” ömürlü olacağının bir kanıtıdır. Dolayısıyla bu ateşkesin yazıda savunulan tezleri doğrular nitelikten öte bir önemi yoktur.



Mahkûm edilmiş bir halkın seçimi!

Ezilen ve işgal altında İsrail süngüsüyle itile kakıla yaşayan Filistin halkı, 9 Ocakta, tepesine İsrail bombaları yağarken sandık başına gitti! Sermaye düzeninin sözcüleri, medya baronlarının uşağı burjuva yazar-çizer takımı Filistin’de seçimlerin “özgürce” yapıldığını ve oldukça “demokratik” bir seçim yaşandığını öve öve bitiremediler. Başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin sözcüleri Filistin’de seçimlerin “özgürce” ve “demokratik” yapıldığından dolayı memnuniyetlerini ifade ettiler. Onlara göre Araplar Filistin şahsında demokrasi sınavı veriyor. Emperyalist paylaşımın tam göbeğinde, İsrail süngüsünün gölgesinde yaşanan “seçim” sonucunda Mahmut Abbas “Filistin Özerk Yönetimi Başkanı” seçildi. FKÖ genel sekreteri ve El-Fetih’in adayı Ebu Mazen lakaplı (Arap siyasi literatüründe ılımlı anlamına geliyor) Mahmut Abbas geçerli oyların yüzde 62,3’ünü alırken, bağımsız aday Mustafa Barguti yüzde 20’de kaldı. Seçimlere katılan 7 adaydan diğer 5’i pek bir varlık gösteremedi. Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesinden Taysir Halid, Filistin Halk Partisinden Bassam el-Salhi, bağımsız adaylar Abdülkerim Şubeyr, Saib Barakeh ve Abdülhalim el Aksar çok düşük oy aldılar.

Bir tarafta esir edilmiş bir halk, öte tarafta bu esir halkın üzerine bombalar yağarken yapılan “seçim”: Bu mu özgürlük ve demokrasi? İşgal altında ve özgürlüğü elinden alınmış, yaşadığı kentte dahi İsrail süngüsünün barikatlarına takılan bir halkın “özgürce” seçime gittiğini söylemek gerçekleri çarpıtmak ve Filistin halkıyla alay etmektir. Bugünkü “Filistin Özerk Yönetimi” Batı Şeria ve Gazze’yi kapsamasına karşın gerçekte geçerli hiçbir siyasi hükmü yoktur. Seçimlerin yapıldığı Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs tamamen birbirinden kopuktur. Gerek bu bölgelerin arasına gerekse kentlerin içine İsrail işgal gücü yerleşmiş bulunuyor. Filistin toprakları parçalara bölünerek, halk birbirinden kopartılarak yalıtılmıştır. Bu üç bölge ve şehirler arasında geçişler oldukça zordur. Batı Şeria’yı adeta bir labirente dönüştüren utanç duvarı Filistin’i açık bir cezaevine çevirmiştir. Aynı mahallenin insanları, akrabalar, sokaklarının –hatta evlerinin– ortasından geçen duvarla iki ayrı parçaya bölünerek iletişimleri kesilmiştir. Yaşanan dramı tahayyül etmek gerçekten de güç!

Üstüne üstlük Filistin halkının çoğunluğu sandık başına gidememiştir. Bu üç bölgede kayıtlı seçmen sayısı 1 milyon 757 bin olmasına rağmen sandık başına yalnızca %66 oranında bir kitle gitti. 8,5 milyon Filistinli topraklarının dışına sürülmüşken, bunlardan yaklaşık 1,5 milyonu İsrail topraklarında yaşamaktadır. 8,5 milyon Filistinli seçme özgürlüğü tanınmadığı için seçime katılamamıştır. Doğu Kudüs’te yaşayan Filistinliler İsrail kontrol noktalarından geçerek seçim bölgelerine ulaşamamış, ulaşanlara ise yapılmadık eziyet kalmamıştır. Doğu Kudüs’te 120 bin seçmen olmasına karşın, sadece 5 bin kişi oy kullanabilmiştir. Bu bile gerçeğin ne olduğunu açıklıyor.

Ortada ne bir Filistin devleti ne de bu devletin siyasi birliği, dolayısıyla da bağımsızlığı vardır. Yapılan seçimlerle, bir halk siyasi bağımsızlığını kazanarak kendi devlet başkanını seçmiş değildir, işgal altındaki bir halk, tüm engellemelere karşın mücadele iradesini ortaya koymuştur. Gerçeklerin çarpıtılarak ters yüz edilmesi ve sanki “seçime” gidenin işgal altında inletilen Filistin halkı değilmiş gibi sunulması, burjuva demokrasisinin ne denli ikiyüzlü olduğunu ortaya koymaktadır. Onlarca yıldır ezilen, katledilen, aşağılanarak dışlanan Filistin halkı bir savaş cehenneminde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Zor ve şiddet sermaye düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Emekçi yığınları sömürmekle kalmayan sermaye sınıfı, şiddeti hiçbir zaman yığınların tepesinden eksik etmez. Katil İsrail devleti ve onun destekleyicisi ABD emperyalizmi Filistin halkına uygulanan şiddeti neredeyse “tanrının bir cezası” olarak sunma gayretindedir. Bunlara göre Filistin halkı “barbardır” ve sesini çıkartmazsa “kırbacı” yemeyecektir!

Filistin burjuvazisi ipleri eline almak istiyor

Seçimler Filistin halkının özgürlük ve bağımsızlığına giden bir süreç olmamış, tersine, emperyalist güçlerin, İsrail ve Filistin burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda yoksul yığınların örgütlülüğünü dağıtarak pasifize edeceği bir sürecin ön hazırlığı olmuştur. Seçim öncesi dönemi, yaşanan tartışmaları ve ortaya çıkan adayları esas olarak belirleyen, burjuvazinin çıkarlarıydı. Arafat’ın ölümü sonrasında Filistin burjuvazisi arasında yaşanan iktidar kavgası da tastamam bu amaç uğrunaydı. Esas olarak kavga FKÖ içindeki kesimler arasında yaşanmıştır. “Özerk Yönetim” ya da “devletçik” dolayımıyla elde edilen ayrıcalığı korumaya yönelen FKÖ içindeki kesimler karşı karşıya geldiler. Arafat’ın boşluğunu doldurmaya çalışan ve “devletçik” içinde öne çıkan hâkim burjuva kesim, esas olarak bu boşluktan yararlanarak hareketin kontrolünü tam olarak ele geçirmek istemektedir. FKÖ içerisindeki silahlı grupların etkisi kırılmak istenirken, politik arenadaki etkilerini yitirmek istemeyen bu silahlı kesimler buna direnmişlerdir. Hâkim burjuva kanat, El-Fetih içerisindeki “genç ve duygusal” kesimlerin kendi çıkarlarını baltalamasına izin vermek istemiyor. Nitekim El-Fetih içerisindeki sivri çıkışlar bastırılmış, silahlı mücadeleyi savunan örgütler şimdilik ekarte edilerek uzlaşmacı Filistin burjuvazisi Mahmut Abbas önderliğinde öne çıkmıştır.

Silahlı mücadeleyi savunan gruplar son süreçte güçsüzleşerek Filistin’de yürüyen mücadelenin önderliği için verilen kavganın dışında kalmışlardır. Örneğin Hamas’ın önde gelen birçok lideri geçtiğimiz yıl öldürülmüş ve ağır kayıplar veren Hamas daha uzlaşmacı bir çizgiye çekilmiştir. 2004’ün son günlerinde yerel seçimlere katılan ve hatta 7 belediye başkanlığı kazanan Hamas, El-Fetih’in kendisiyle ortak bir politika belirlemediğini gerekçe göstererek seçimleri İslami-Cihat ile birlikte boykot etme kararı aldı. Fakat esas mesele El-Fetih’in Hamas’la işbirliğine yanaşmaması değildir. Esasında Hamas uzlaşmaktan ve sürecin içinde yer almaktan yanadır. Ama karar mekanizmalarında da daha fazla yer almak istemektedir. Gerek Hamas gerekse diğer silahlı mücadeleyi savunan gruplar Abbas ile anlaşmaktan geri durmayacaklarını ortaya koymuş bulunuyorlar. Gerçekte hâkim Filistin burjuvazisi Hamas’ın henüz kendisi için faydalı olabileceğine inanmamaktadır. Zira Filistin burjuvazisi İsrail ile uzlaşmanın önündeki gerçek engel olarak intifadayı gördüğünden, bir an önce yoksul yığınların denetlenerek mücadelenin bastırılmasını ve emperyalist güçlerin ortaya koyduğu “Yol Haritası”nın izlenerek “çözüme” gidilmesini istemektedir. Bu amaçla silahlı gruplar bastırılıp silahsızlandırılarak denetim altına alınmak isteniyor. Hâkim Filistin burjuvazisi bu grupların elindeki silahları alarak tüm siyasi gücü kendi elinde toplamak istemektedir. Bu gruplara önerdiği ise silahsız birer siyasi partiye dönüşmeleridir.

FKÖ’nün karşısında seçimlere bağımsız aday olarak katılan eski Filistin Komünist Partisi üyesi Mustafa Barguti’ye gelirsek; Barguti esas olarak, Abbas çizgisinden farklı olmayan bir program ileri sürdü. Kendi ağzıyla söylersek “çok garip, çünkü bu seçimlerdeki bütün adaylar barış yanlısı. Öyleyse, birini diğerine tercih etmenin sebebi nedir?” diyerek hem şaşkınlığını ve hem de programının içeriğinin diğerlerinden hiç de farklı olmadığını ortaya koymuş oldu. Seçimlere katılan bütün adayların programı “barış” üzerine kuruludur. Ezilen ve işgal altındaki bir halkın önüne “barış” hedefinin konması, fakat bu “barış”a hangi yolla varılacağının söylenmemesi ve intifadaya son verilmek istenmesi mevcut köleliğin devamı anlamına gelmektedir. Oysa “barış” yapacak olan Filistin halkı değildir, Filistin halkına savaş açan İsrail devletidir. Filistin halkı kendi kaderini tayin hakkını istemektedir. Seçimlere katılan tüm adaylar Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını elde edecek bir mücadele hattı yerine, İsrail ile uzlaşmayı ve İsrail’e daha fazla teslim olmayı önlerine koymuşlardır. Buna karşın İsrail ezen-egemen bir ülkenin tipik inkârcı, şoven ve küstah yaklaşımıyla sorunu zamana yaymak, Filistin halkını moral açıdan çökertip örgütlülüğünü dağıtarak sindirmek istemektedir. TC Kürt halkına ne yapıyorsa, katil İsrail de Filistin halkına aynı şeyleri yapıyor. Filistin emekçileri proleter devrimci bir önderlikten yoksun olduğu için ABD ve İsrail’in desteğini almış Abbas veya AB’nin desteğini alan Barguti’nin arasında bir tercih yapmak zorunda kalmıştır. Temelde ise hem Abbas ve hem de Barguti mücadeleyi bastırmak ve sorunu uluslararası güçlerin desteğine havale ederek çözme peşindedirler.

Arafat’ın ölümü ile birlikte Abbas El-Fetih içerisinde öne çıkartıldı. Filistin burjuvazisi, emperyalist güçler ve İsrail de ağırlığını Abbas’dan yana koydu. Böylelikle Abbas FKÖ genel sekreterliğine getirilerek Filistin’in yeni lideri ilan edildi. Hemen sonrasında ise El-Fetih içerisinde ve “Özerk Yönetim” içerisinde bir temizliğe gidildi. Burjuvazinin esas amacı El-Fetih içersindeki mücadeleci öğelerin dağıtılması ve mutlak bir kontrolün sağlanmasıdır. Örneğin El-Fetih’in silahlı kanadı olan (yeni adıyla) Şehit Arafat Tugaylarının dağıtılmasını ve asker veya polis içerisinde eritilmesini istemektedir burjuvazi. Daha 2003’de “Yol Haritası” gündemde iken Ahmet Kurey 13 grupla Mısır’da görüşerek ateşkes yönünde bir anlaşma yapmıştı. Gelinen aşamada, Abbas ile silahlı gruplar halen görüşüyorlar ve bu gruplar Abbas’ın isteklerine kısmen de olsa cevap vermiş gözüküyorlar. Filistin burjuvazisi çatlak seslerin bastırılması için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır.

Filistin burjuvazisi ve emperyalist güçlerin bu uğurda Abbas’ı desteklemesi anlaşılmaz değildir. Uzun yıllardır ılımlı bir politikacı görüntüsü veren ve intifadaya karşı olan Abbas (kendisi aynı zamanda bir büyük burjuvadır ve çeşitli yolsuzluklara bulaşmış olduğuna dair pek çok suçlama vardır), meselenin masa başı görüşmelerle, uluslararası (burjuva) hukuk çerçevesinde, yani diplomasi alanı içinde kalınarak çözülmesinden yanadır. El-Fetih’in kurucu ana kadrosunda yer alan Ebu Mazen, FKÖ içinde her zaman ılımlı kanadı temsil etti. 1993 Oslo sürecinde FKÖ içinde başlayan tartışmada Arafat’ın yanında yer aldı. Bu tartışmada, El-Fetih’in lider kadrosundan önemli isimler İsrail ile anlaşmaya karşı çıkmış ve Arafat ile birlikte Filistin’e dönmemişlerdi. El-Fetih’in kurucularından geriye yalnızca Abbas kalmıştır, geri kalanların çoğu ise suikastlarda öldürülmüşledir.

Abbas’ın seçim programının omurgasını, intifadaya son verilmesi, silahlı grupların dağıtılması ve İsrail ile görüşmelerin derhal başlaması oluşturuyordu. Abbas, seçim programında Başkenti Doğu Kudüs olan ve sınırları 1967 savaşı öncesi sınırlarla çizili bir Filistin devletinden vazgeçmeyeceklerini açıklamasına karşın bunu nasıl başaracağını kitlelere söylememiştir. İsrail işgali altında inletilen Filistin halkı işsizliğin, açlık ve sefaletin kucağına itilmiş bulunuyor. Filistin’de işsizlerin oranı %60 civarında iken, yoksulluk sınırı altında yaşayanların oranı %65 düzeyindedir. Abbas, yoksul kitlelerin duyarlı yönlerine seslenerek açlık ve sefaleti bitireceğini, herkese aş vereceğini, demokratik sürecin önünü açacağını vaat etmiştir. Her vesile ile intifadanın bitirilmesi gerektiğini söyleyen Abbas, ezilen Filistin halkına boş hayaller pompalamaktan geri durmamıştır.

Abbas, yoksul Filistin halkına susmayı öğütlerken İsrail bombaları onlarca insanın ölümüne neden oluyordu aynı günlerde. Seçimler öncesinde ve sonrasında onlarca Filistinli katledildi. Batı Şeria’da seçimler öncesinde 7 çocuğun öldürülmesi üzerine İsrail’e “Siyonist düşman” diyerek tepki gösteren Abbas, tez zamanda söylediklerini yalayıp yutmuş ve Şaron’a uzlaşma çağrısında bulunmuştur: “Seçimlerin ardından İsrail ile müzakerelere derhal başlayacağız. Ariel Şaron seçilmiş bir lider, kendisiyle müzakere edeceğiz. Masaya yol haritasını koyacağız ve bunu tamamen yürürlüğe koymaya hazır olduğumuzu söyleyeceğiz” diyen Abbas her vesileyle diyalog ve müzakere çağrısı yapmıştır. Seçimlerden sonra şu açıklamayı yapan Abbas, Filistin burjuvazisinin, İsrail ve emperyalist güçlerin yüzünü kara çıkartmayacağını ortaya koymuş bulunuyor: “Silahlı mücadele olan küçük cihad sona ermiştir. Şimdi, bağımsız Filistin devletinin kurulması ve vatanımızın inşası anlamındaki büyük cihad başlıyor. Bu zaferi Yaser Arafat’ın ruhuna ve halkımız ile şehitlerimize armağan ediyorum.” Bu zaferin neyin zaferi olduğu belli değildir! Son on beş yılda Filistin halkı bu inşa sözleriyle ve sözde zaferle defalarca kandırılmıştır. Sonuçsa yine esaret, katledilme ve sindirilme olmuştur.

Yeni bir dönem mi?

Arafat’ın ölümü sonrasında yeni bir dönemin başladığı yönünde söylemler başta emperyalist güçlerin sözcüleri olmak üzere İsrail ve Filistin burjuvazisi tarafından da sıkça telaffuz edilmeye başlandı. Yeniden umutlar dağıtıldı ve “çözüm” yönünde demeçler verildi. Fakat “çözüm” için adım atması gereken tarafın ezen-egemen İsrail devleti değil de Filistin olduğu açıklandı. Başta ABD olmak üzere emperyalist güçler ve İsrail devleti seçime giren adaylardan beklentilerini açıkladılar. Onlara göre işbaşına gelecek “yönetim” reformlar yapmalı, demokratikleşmenin önünü açmalı, “terörist” örgütleri dizginleyerek ve kontrol altına alarak bastırmalı, emekçi yığınları susturarak intifadaya bir son vermeliydi! Eğer bunlar istisnasız yapılırsa ve gerçekten de söz konusu “yönetim” samimiyetini ve kararlılığını pratikte ortaya koyarsa “barış” masasına oturulacaktı!

ABD ve İsrail, Filistin burjuvazisine seslenerek ondan akıllı olmasını ve elindeki “devletçiği” koruması gerektiğini, aksi takdirde, gerçekte hiçbir hükmü bulunmayan “Özerk Yönetim”i de elinden alabileceği tehditlerinde bulundu. ABD emperyalizmi Ortadoğu’da yürüyen hegemonya savaşını baltalamayacak ve emekçi yığınları dizginleyecek bir “iktidar”ın işbaşına gelmesini istiyordu. Katil Şaron’un danışmanlarından Zalman Şoval İsrail’in işgal ettiği topraklar sorununa değinirken; “ille de hepsini almak istiyorum diye bastırırsan, sonunda hiçbir şey almayabilirsin. Tarih bunun örnekleriyle dolu” diyerek Filistin halkına susup boyun eğmesi gerektiğini öğütlüyordu. Abbas’ın seçilmesinden sonra Amerikan tekelci sermayesinin sözcüsü The New York Times şunları yazıyordu: “Filistinliler İsrail ile bir barış anlaşmasını geciktirdikçe daha fazla toprak kaybedeceklerdir.”

Seçimler öncesinde yaratılmaya çalışılan iyi niyet havası ve “yeni dönem” umutları gerçekte ABD emperyalizminin ve İsrail devletinin planlarının hayata geçirilmesine dönüktü. Filistin halkından ise söz konusu plana boyun eğmesi isteniyordu. Ancak emperyalist güçler ve İsrail devleti Filistin halkının mücadelesini bastırma ve kontrol altına alma işini esas olarak Filistin burjuvazisine havale etmiş bulunuyor. Hatırlanacağı gibi bu amaçla, 2003 yılı içerisinde ABD ve AB stratejistlerinin kaleminden çıkmış “Yol Haritası”nı uygulamak üzere, başkan Yaser Arafat’ın zoraki rızasıyla, Mahmut Abbas “Başbakan” olarak atanmış ve Şaron ile görüşmeye başlamıştı. Lakin Abbas intifadayı durduramadı ve İsrail Abbas’ı başarısız bularak görüşmelerden çekildi. Bunun üzerine Abbas istifa etmiş ve yerini Ahmet Kurey’e bırakmıştı.

Bu “yeni dönemde” Filistin halkı kendi kaderini özgürce tayin mi edecek, yoksa Filistin burjuvazisinden sürekli tavizler kopartan İsrail, Filistinli örgütleri dağıtarak, kitleleri pasifize ederek ve meseleyi sürece yayarak çürütme-asimilasyon politikası mı izleyecek? Hakikaten de “yeni bir dönem” açılabilir; fakat bu dönemin kimin çıkarlarına hizmet edeceği ve Filistin sorununa “çözüm” getirmeyeceği açıktır. Son süreçte yaşanan olaylar pompalanan hayalleri parçalayıvermiştir. Seçim sürecinde Gazze’den ve Batı Şeria’dan çekileceğini ve Abbas ile görüşeceğini açıklamasına karşın Şaron, Filistinli örgütlerin bombalama eylemleri sonrasında Abbas ile görüşmelerin kesildiğini ve Abbas’ın “terörist” örgütleri durdurmakta başarısız kaldığını açıkladı. 1 milyon 300 bin kişinin yaşadığı Gazze’ye tüm yiyecek, giyecek ve ilaç girişleri yasaklanmakla kalınmadı İsrail tankları eşliğinde operasyon yapıldı.

ABD emperyalizmi ve İsrail, Filistin burjuvazisinin tüm adımlarına karşın heyecana kapılınmaması gerektiğini öğütlüyor. 10 Ocak’ta The Guardian’a bir demeç veren Şaron’un sözcüsü Rannan Gissin, “Batı Şeria’dan geniş çaplı bir çekilmenin olmayacağını, bundan kimsenin şüphesi olmaması gerektiğini” açıklamıştır. Yine Şaron’un danışmanlarından Zalman Şoval benzeri bir açıklama yaparak hayal peşinde koşmamak gerektiğini söylemiştir. Şoval’a göre “gerçek test için tek yol var: Mahmut Abbas’ın şiddeti kontrol etmek için etkili adımlar atması…” gerekiyor: “Kassam füzeleriyle havan topu atışlarının derhal durdurulması... Bunu yapabilirse, biz de mahkûmların bir kısmını serbest bırakırız. İkinci aşamada da Filistin saflarındaki farklı silahlı grupların tek bir komuta altında birleştirilmesi... Kimileri, bu ikisinin yüzde yüz gerçekleştirilmesini talep ediyor İsrail tarafında. Kimileri daha gevşek... Gerçek, ikisinin ortasında. Ama Mahmut Abbas eğer bu iki noktada etkili adımlar atabilirse, Amerika’nın desteği sağlanır ve değişik seviyelerde İsrail-Filistin görüşmeleri başlayabilir.” İsrail burjuvazisi ne istediğini bilmekte ve bunu her vesilede dile getirmektedir. Onlara göre adım atması ve taviz vermesi gereken taraf Filistin’dir. Şimdilerde Şaron hükümetine giren ve büyük beklentilere neden olan İsrail İşçi Partisi Lideri Şimon Peres de benzeri bir açıklama yaparak İsrail burjuvazisinin Filistin sorununa bakışındaki politik bütünlüğünü ortaya koymuş oldu. Ona göre de adım atması gereken taraf Filistin; Abbas üzerine düşen rolü oynamalıdır, “terörist” örgütleri dağıtarak yetkiyi elinde toplamalıdır!

Anlaşılacağı üzere yıllarca ezilen ve boyunduruk altında tutulan Filistin halkının susması ve tüm yaşananları sineye çekmesi isteniyor. “Yeni dönem”le kastedilen Filistin halkının Filistin burjuvazisi tarafından dizginlenerek kolunun kanadının kırılmasıdır. Filistin burjuvazisinin Abbas üzerinden ne kadar başarılı olacağını ise önümüzdeki aylarda göreceğiz.

Ortadoğu’da Filistin, Filistin’de Ortadoğu

Filistin meselesi daha önceleri de yazdığımız üzere sıradan bir ezilen ulus sorunu çerçevesini aşarak genelleşmiş ve emperyalist hegemonya savaşının içine yerleşmiştir. Bu bakımdan Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı Ortadoğu’daki diğer sorunlarla iç içe geçerek Ortadoğu’yu kapsayan bir meseleye dönüşmüştür. Bunun böyle olması Ortadoğu’nun emperyalistler tarafından bir paylaşım alanına çevrilmiş olmasındandır. Ortadoğu emperyalist ülkelerin hiç durmaksızın kapıştıkları bir alandır. Ne Ortadoğu Filistin sorunundan ne de Filistin Ortadoğu’daki emperyalist paylaşımdan bağımsızdır.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’daki çıkarlarını garanti altına alacak ve bölgeyi hegemonyası altında yeniden tesis edecek stratejiler geliştirmektedir. ABD’nin karşısında Ortadoğu’da direnmeye ve siyasi etkisini korumaya çalışan AB, Filistin sorununda kendi başına, bağımsız bir politika izleyememekte, onca demokrasi nutuklarına karşın mesele İsrail’e gelince nazik Avrupalı pozlarına girmektedir! Avrupalı emperyalistler de Filistin sorununa gerçek ve kalıcı bir çözüm bulamazlar; Avrupalı emperyalistler için esas mesele ABD karşısında kendi çıkarlarını Ortadoğu’da garanti altına alabilmektir.

ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ve emperyalist paylaşımı Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya (“Büyük Ortadoğu Projesi”) kadar genişletmesi Ortadoğu’yu tam anlamıyla bir cehenneme çevirmiştir. ABD emperyalizmi Irak’tan sonra şimdi de İran ve Suriye’ye saldırma planları yapmaktadır. ABD ve İsrail sözcüleri İran’ın nükleer silah üretmek üzere olduğunu ve eğer önlenemezse kısa süre zarfında nükleer silah sahibi olacak İran’ın kendilerine saldıracağını (!) söylüyorlar. Bu filmi Irak’a açılan emperyalist savaş öncesinde de izlemiştik; o günlerde, ABD emperyalizminin sözcüleri Irak’ı dünyayı kana bulayacak silahlara sahip olmakla suçlamışlardı. Fakat bugüne kadar geçen süre zarfında Irak’ta hiçbir şekilde kitle imha silahı izine rastlanamadı!

Gözü dönmüş Amerikan tekelci mali sermayesi çılgınca bir savaşa hazırlanmıştır. Bush’un ikinci kez seçilmesi ve daha seçilir seçilmez dünyayı tehdit etmesi, geleceğin nelere gebe olduğunu gözler önüne sermektedir. Dünyayı kan ve gözyaşına boğan sermaye düzeninin bu maskaraları, onca yaşanan şey karşısında pişkince yalan söylüyor ve hâlâ özgürlükten dem vurabiliyorlar. Bush ikinci kez seçilmesi vesilesiyle yaptığı yemin töreninde dünyanın en karanlık köşesine “özgürlük” götürene kadar savaşacaklarını açıklamıştır. Bush’a göre “dünyada barışın gelişmesi için tek umut özgürlüğün tüm dünyada genişlemesidir. Özgürlük olmadan adalet sağlanamaz, insanların özgür olmadığı yerlerde insan hakları bulunamaz. Dünyanın birçok bölgesinin otoriter rejimler altında, nefretten beslenen ideolojilere açık olduğu sürece, en korunaklı sınırların bile güvenliği sağlanamaz. Yarım yüzyıldır ABD kendi özgürlüğünü, uzak sınırları gözleyerek savunuyor. Bütün dünyada otoriter rejimler altında umutsuzluk içinde yaşayanlara sesleniyorum; ABD, çektiğiniz eziyeti görmezden gelmeyecek ya da size baskı yapanları affetmeyecek. Siz özgürlüğünüz için ayağa kalktığınızda biz de sizinle birlikte duracağız.”

Zalim ve zorbaların düzeni kapitalizmin sözcüleri, özgürlük gibi insanlığın ancak sömürüsüz bir toplumda kavuşacağı ülkülerle alenen alay etmektedirler. Biz Marksistler biliyoruz ki, eğer burjuvalar özgürlükten söz ediyorlarsa, orada sermaye özgürken, işçi sınıfı ve ezilen halklar sermayenin kölesi haline getirilmiştir. Burjuva sınıfların ağzında özgürlük, ticaret ve sermayenin özgürlüğü; sermayenin işçi sınıfını sömürme özgürlüğü anlamına gelir. Balkanlarda, Somali’de, Afganistan’da, Irak’ta yüz binlerce insanın öldürülmesi, Felluce’de seyreltilmiş uranyum mermileri içeren nükleer silahların kullanılması, Guantanamo ve Ebu Garip’te yaşanan işkenceler; işte emperyalistlerin sağlayacağı özgürlük budur! Bu demektir ki, ABD emperyalizmi dünyanın en ücra köşesine egemenliğini yayana ve buralarda tekelci finans-kapitalin en azgın kâr ve çıkarlarını garanti altına alıncaya kadar savaşacaktır. Eğer yarım yüzyıldır ABD emperyalizmi kendi özgürlüğünü uzak sınırlarını gözetleyerek koruyorsa bu demektir ki, dünyada yarım yüzyıldır Amerikan finans kapitalinin hükümranlığı söz konusudur. Eğer Amerikan tekelci mali-sermayesinin sözcüsü Bush “özgürlük olmadan adalet sağlanamaz” diyorsa, bu, ABD emperyalizminin boyunduruğu altına girmezseniz tepenize bomba yağdırmaktan geri durmayacağız anlamına gelir. Daha önceki emperyalist savaşlar ve egemen sınıfların çıkarları için yaşanan her savaş, ne hikmetse özgürlüğün korunması amacıyla yapılmış ve milyonlarca insan bu uğurda ölüme gönderilmiştir! Bu uğurda emperyalist hegemonya savaşı son sürat devam etmektedir!

Kavranması gereken, Filistin meselesinin Filistin’le sınırlı bir sorun olmadığıdır. Filistin burjuvazisi korkakça, küçük çıkarları için ne kadar uzlaşmacı bir çizgiye çekilirse çekilsin, Ortadoğu’da yaşanan emperyalist paylaşım savaşına bağlı olarak şekillenecektir Filistin sorunu. Ortadoğu’da nüfuz alanları için kavga eden emperyalist güçler, Filistin sorununu kendi çıkarları çerçevesinde ele almaktan geri durmayacaklardır. Denge kimin lehine sağlanırsa sağlansın, Filistin toprakları Ortadoğu’nun özgünlüğünden dolayı emperyalistlerin kapışma alanı olmaktan çıkmayacaktır. Emperyalist dengelerle şekillenecek bir Filistin devleti, dengeler bozulduğunda yeniden sorun olmaya devam edeceğinden, asla kalıcı ve adil bir çözüm sağlanamayacaktır.

Ortadoğu’da kan gövdeyi götürürken ne Filistin sorunu çözülebilir ne de Ortadoğu’daki despotik baskıcı burjuva rejimler ortadan kalkabilir. ABD emperyalizminin yıkımına uğrayan Irak ve tehdit edilen Suriye ile İran, Ortadoğu’nun gelecekte nasıl şekillendirileceğini ortaya koymaktadır. Kafalarına süngüler dayanarak, tankların gölgesinde seçime götürülen Filistin ve Irak halklarına özgürlüklerini bu maskaraca demokrasi oyunları veremez. Gerçekte tek çözüm, proletaryanın tüm Ortadoğu’yu devrimle tutuşturması ve bölgedeki emperyalist paylaşım kavgasına böylelikle son vermesinden geçer. Tüm Ortadoğu’da yaşanacak bir devrimle kurulacak Ortadoğu İşçi ve Emekçi Sovyetleri Federasyonu en başta Filistin ve Kürt halkının özgürlüğünü garanti altına alarak, tüm halkların boynuna vurulan kapitalist boyunduruğu kırıp atacaktır.

Filistin halkına bağımsızlık ve ayrı devlet kurma hakkı!

Emperyalist güçler Ortadoğu’dan dışarı!

Kahrolsun Siyonist İsrail burjuvazisi!

Barış, Özgürlük, Kardeşlik işçiler savaşırsa gelecek!

Ortadoğu İşçi ve Emekçi Sovyetleri için mücadeleyi yükseltelim!