Navigation

HAİTİ: İşçi Sınıfının Örgütsüzlüğünün ve Emperyalist Çözümsüzlüğün Kıskacındaki Ülke

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Kapitalizmin derinleşen krizi ile birlikte istikrarsızlığın dünyanın pek çok bölgesinde hayatın bir parçası olmasına sebep olan emperyalistler arası rekabet, gün geçmiyor ki yeni bir çatışmanın kıvılcımını ateşlemesin. İşçi sınıfının kazanımlarına yönelik dünya çapındaki saldırıların ve yoksullaşmanın önemli boyutlara ulaştığı bugünlerde, Büyük Ortadoğu Projesinin eli kanlı mühendisi ABD, hegemonyasını koruma gayreti ile dünyanın dört bir köşesine “demokrasi” ihraç etme şampiyonluğuna devam ediyor.

“Demokrasi” ithal etmek zorunda kalan son ülke de ABD’nin “arka bahçesi”nin yoksul ada-devletlerinden Haiti oldu. ABD’nin desteği ile 1994’te Haiti’nin ilk seçilmiş Devlet Başkanı olan Aristide, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına engel olmaya başladığı noktada ABD ve yerli işbirlikçileri tarafından alaşağı edildi. Aristide’in 28 Şubatta istifa etmek zorunda bırakıldığı ve ABD askerlerince yakapaça ülke dışına çıkarıldığı Haiti, 1 Ocak 2004’te ironik bir biçimde bağımsızlığının 200. yıldönümünü kutlamıştı.

ABD destekli sözde insan hakları kuruluşları ile ittifak halindeki patronlar, Yugoslavya’da Miloseviç’i, Gürcistan’da Şevardnadze’yi devirdikleri yöntemle, kitlelerin yaşadıkları koşullara tepkilerini kendi çıkarları doğrultusunda manipüle ederek Aristide’i de iktidardan indirdiler. Hiçbiri işçi sınıfı ve diğer yoksul kesimler için olumlu bir şey ifade etmeyen, sadece ABD karşısında burjuvazinin bir başka kesiminin çıkarlarını temsil eden bu liderlerin “Kadife Devrim” adı takılan sözümona “devrim”lerle iktidarlarını kaybetmeleri, elbette ABD’nin egemenliğinin güçlenmesinden başka bir sonuca yol açmadı. Hatırlanacak olursa, Venezuela’da petrol şirketlerini ulusallaştırarak ABD’li emperyalistlerin çıkarlarına çomak sokan Chavez de aynı yolla devrilmeye çalışılmış, hatta ABD ve yandaşı patronlar “genel grev” bile örgütlemişlerdi. Ancak Venezuela’da emekçilerin inisiyatifi henüz kendi bağımsız devrimci yolunu bulamasa da, ABD’nin planlarını hayata geçirmesinin önüne defalarca dikilmiş ve ABD’li emperyalistlerin heveslerini şimdilik kursaklarında bırakmıştır.

Haiti’nin Kısa Siyasi Tarihi

Karayip denizinde yer alan Haiti, halkın ezici çoğunluğunun günde 2 euro’dan az bir parayla yaşadığı, yetişkinlerin %50’sinin okuma yazma bilmediği, ortalama ömrün 49 yıl, çalışabilir nüfusun %85’inin işsiz ve enflasyon oranının %27 olduğu bir ada ülkesi. Halkın büyük kesimini yoksul köylüler ve tarım işçilerinin oluşturduğu 8 milyon nüfuslu eski bir Fransız sömürgesi olan ve 1804’te siyahların bağımsızlıklarını kazandıkları ilk devlet olarak tarihe geçen Bağımsız Haiti Cumhuriyeti, sömürgeciliğe ve köleliğe karşı kurtuluş mücadelesinin önemli bir simgesi.

Ne var ki, 1980’lere kadar geçen yıllar boyunca 30 kadar darbenin gerçekleştiği adada emperyalist güçlerin marifetiyle siyasal karışıklıklar hiç eksik olmadı. Korkunç bir sefalet içinde yaşayan halkın, 30 yıl aralıksız süren ve ABD tarafından da desteklenen eli kanlı Duvalier diktatörlüğünü 7 Şubat 1986’da bir kitle ayaklanmasıyla sona erdirmesinin ardından, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü bu ülkenin yönetimine yine bir generaller güruhu yerleşti. Fakat militanlaşan mücadelesi ile halka önderlik eden işçi sınıfı, Ocak 1987’de, genel grevin yanı sıra sokaklarda barikatlar kurup halk savunma komiteleri oluşturarak askeri yönetime savaş açtı. Bu direniş birkaç gün sürdü ve ne yazık ki pek çok işçinin katledilmesine yol açan bir yenilgi ile sonuçlandı. Duruma hakim olmakta güçlük çeken generaller, Kasım 1987’de yapılacağı söylenen seçimin gerçekleşmesini engellediler. Ardından halkın ezici çoğunluğunun boykot ettiği Ocak 1988 seçimlerinde, ordunun desteklediği Hıristiyan-Demokrat Lesli Monigat yönetime geldi.

Bu seçimin ardından generaller arasında da çatışma baş gösterdi. Ancak ordu, 1990 yılına kadar devam eden süreçte, içindeki çatışmalara rağmen her türlü direniş ve örgütlenmeyi acımasızca ezmekten geri durmadı.

Bu dönemde Katolik kilisesi de tarihsel işlevini yerine getirerek halk direnişinin etkisiz kılınmasında önemli bir rol oynadı. Kilise hiyerarşisi, devrimci durumdan etkilenen din görevlilerinin örgütlemeye başladıkları “halk kilise hareketini” kontrol altına alma çabasına girişti. Kiliseden atılanlardan biri olan, tabandaki örgütlenmenin temsilcilerinden Peder Jean-Bertrand Aristide ilk defa o günlerde dikkat çekmeye başladı. Bu süreçte mücadeleye katılan birçok yerel örgütlenme gelişmişti. Bunları birleştirmek için 1987 yılının Ocak ayında Demokratik Kongre Hareketi için Ulusal Komite (KONAKOM) oluşturuldu ve bu hareket daha sonra partiye dönüştü. 30 yıl süreyle Duvalier diktatörlüğünün terörüne maruz kalan kadrolarının büyük kısmı Meksika’ya yerleşmiş olmasına rağmen Haiti Birleşik Komünist Partisi (PUCH) de bu süreçte güç kazanmıştı.

General Avril’in 1990’da istifasından sonra genel seçimler gündeme geldi. Fakat herhangi bir örgüt ya da parti yönetimi ele geçirecek güç ve hazırlıkta değildi. Sol ve demokratik hareketlerin adayı olarak tek bir isim, Aristide öne çıkıyordu. Aristide fazla zorlanmadan oyların %67’sini aldı. Duvalier’ci çetelerin şefi Lafontant darbe girişiminde bulundu, ancak işçiler ve diğer yoksul kesimlerin Aristide’i sahiplenmesiyle darbe sonuçsuz kaldı. Böylece diktatörlüğe karşı birikmiş bütün öfke, kapitalizmi yıkacak devrimci bir düzeye ulaşamadan, demokratik dönüşümün sembolü Aristide aracılığıyla denetim altına alınmış oldu. Henüz örgütü olmayan Aristide, bu durumu fırsat bilerek kurtuluş teolojisine yöneldi ve bağımsız entelektüellerin, KP’nin ve bazı burjuva kesimlerin katılımıyla “Lavalas” hareketini kurdu.

Yeni rejimin yerleşmesi çok zor oldu. Ekonominin ve ordunun bir kısmını kontrol eden, ordu haricinde de silahlı çeteler örgütleyen, generallerin başını çektiği muhalefet, gücünü hâlâ koruyordu. 30 Eylül 1991’de General Cedras, Haiti’nin büyük ailelerinin ve ABD yönetiminin de (Baba Bush) desteklediği bir darbe yaparak Aristide’i yönetimden uzaklaştırdı. Bunun üzerine birçok sol grup ciddi bir çalışmaya yöneldi. Fakat işçi sınıfı mücadelesini devrimci bir tarzda ilerletme perspektifine sahip bir örgütün yokluğunda, bu gayretler ne yazık ki, Aristide’i yine iktidara getirme çabasından öteye taşınamadı. Darbeden bir hafta sonra illegal bir örgüt ağı geliştirildi. Aristide’in 50 bin resmi, çocuklar, gençler, işçiler tarafından gizli olarak sokaklarda, işletmelerde asıldı. Ama Aristide diktatörlüğe karşı mücadeleyi örgütlemek yerine Fransa elçisinin yardımıyla kaçmayı ve ABD’ye sürgüne gitmeyi tercih etti. Yerleşmeye başlayan gerici rejim, Lavalas taraftarlarının üzerine sert bir biçimde gitti. 3000 kişi katledildi. Süren istikrarsızlık ve kargaşayı bahane eden Clinton hükümeti, ipleri tamamen eline alma düşüncesiyle Eylül 1994’te 20 bin ABD askerini Haiti’ye gönderdi.

“Bölgede bir istikrarsızlık faktörü olan kitle eylemlerini ABD ordusu denetime almış, ülkeye huzur getirmişti!” 1994 sonbaharında ABD, üç yıl önce iktidardan düşürdüğü Aristide’i yeniden yönetime getirdi. Elbette bu süre zarfında Aristide sürgünde zamanını boşa geçirmemiş, CIA ve Pentagon’dan aldığı eğitimlerle terbiye edilmişti. Ülkeye geri dönmeden önce, uluslararası kuruluşları neo-liberal ekonomik reçetelere "döndüğüne" inandırmak için IMF ile anlaşmalar imzalayan Aristide, IMF’nin programlarını uygulamayı, ABD’ye paralel bir dış politika izlemeyi vaat eder hale gelmişti. Ülke ekonomik açıdan tam bir enkaz halindeydi. Halk bir an önce yaşam koşullarının düzeltilmesini istiyor, bu vaatlerle ülkeye dönen yeni başkanı zorluyordu. Ama halk arasında “temiz kişi” olarak anılan, birçok suikastte yaralanmadığı için “peygamber” olarak nitelenen, büyük bir popülariteye sahip Aristide, tam anlamıyla burjuvazinin boyunduruğuna girmiş, yoksul halk karşısında ABD emperyalizminin bir uzantısı konumuna gelmişti. Bu durumun gereklerini yerine getirmek için de, Duvalier diktatörlüğüne benzer bir kast sistemi oluşturarak ülkeyi yönetmeye, emekçileri asker, polis ve paralı adamlarıyla baskı altına almaya başladı.

Doğru bir bakış açısına sahip devrimci bir önderliğe sahip olmaması yüzünden yalpalayıp duran, ancak kendilerini sefalete sürükleyen koşulların basıncıyla hareketlenen işçi sınıfı, 1995 yılında IMF programlarının uygulanmasına karşı genel greve gitti ve devlet güçleriyle çatıştı. Yani bir yandan yoksul halkı kontrol altında tutma, bir yandan da neo-liberal ekonomi reçetelerini uygulamaya koyma görevini yerine getirmeye çalışan Aristide giderek sıkışıyordu. Burjuvazinin uluslararası kurumları ve Haiti’de askeri bulunan ülkeler, sükûnetin geri gelmesini ve ekonomik reformların uygulanmasını istiyordu.

Bu politikaları uygulamak doğrultusundaki çabaları patronları tarafından beğenilmeyen Aristide, üç yıla indirilen görev süresine rağmen, devlet başkanlığını bırakması için büyük baskı altına alındı. Güven duyduğu adamı Preval’i halef olarak belirleyerek görevi bırakmayı kabul etti. Daha sonraki yıllarda yolsuzluk ve halkın yaşadığı sefalet büyüdü, yıkıntı halindeki devleti talan eden mafya gruplarıyla şiddetli çatışmalar yaşandı. Haiti, ABD’ye yapılan uyuşturucu ticaretinin merkezi haline geldi. Kamu şirketleri, Haiti’nin büyük aileleri ve Aristide’in çevresinin çıkarına özelleştirildi. Böylece Devlet Başkanı, kaynağını açıklayamadığı bir servetin sahibi oldu. Dış göç yoğunlaştı. Yurtdışındaki Haitililerin, ailelerinin geçimi için ülkeye gönderdikleri paraysa hayati bir önem kazandı.

Denetimine almakta yer yer zorlandığı Aristide’in oluşturduğu kastın yerine daha has adamlarını iktidara getirme gayretindeki ABD, başka seçenekler denemesine rağmen başarılı olamadı. Sağ partiler bölünmüş durumdaydı; ABD elçiliğinin bütün birleştirme çabalarına rağmen alternatif olarak çıkmakta zorlandılar. 1997 seçimlerini boykot ettiler ve katılım %5’e indi.

Nüfusunun %80’i açlık sınırının altında yaşayan Haiti’de Aristide, bu durumu çözme iddiasıyla Kasım 2000’de girdiği başkanlık seçimini yine kazandı. Amerika’nın başka bir başkan adayını desteklemesine rağmen seçime katılarak ABD’ye kafa tutan Aristide ve partisi Lavalas, artık ABD için güvenilmez bir müttefikti. Uluslararası kurumlar hile iddiasında bulunarak birçok “yardım” programını askıya aldılar. Amerikan emperyalizmi, toprak reformu yapma, halk için ücretsiz sağlık hizmetlerini yaygınlaştırma, okuma-yazma kampanyaları düzenleme vaatleriyle Devlet Başkanlığına seçilen Aristide’e sırtını döndü. Daha önceki hükümet döneminde ABD’ye itirazlarda bulunan Aristide, gelinen noktada ABD’yle ters düşmüştü. Küba’ya komşu bir adada, burjuva milliyetçi ve popülist temelde bile olsa, kendisine muhalif bir rejime ABD tahammül edemezdi.

ABD emperyalizmi, Haiti’ye yapılan insani yardımlara ambargo koydu. Seçimlerin hemen ardından başlayarak muhaliflere para akıtmaya başladı, onları örgütleyerek genel greve teşvik etti. ABD, bu müdahalelerle Aristide’in yılmasını ve istifa etmesini beklerken, Aristide tam tersine daha da radikalleşti. Aristide bu dayatmalara, bir önceki dönemde hayata geçirmeye çalıştığı neo-liberal politikaları ve ABD emperyalizmini popülist ve milliyetçi temelde eleştirerek cevap verdi. Ama durum giderek karışıyordu. Eski Kuzey Amerikalı askerlerden oluşan bir milis tarafından korunan Aristide, Duvalier’ci çeteleri hatırlatan çeşitli paramiliter grupları ve kendi silahlı adamları olan Chimere’leri de yönetmekteydi.

Aristide ile ABD arasında artan gerginlik, 2003 Eylülünden itibaren sokak çatışmalarını körükledi. Aristide’in yolsuzlukları hakkında itiraflarda bulunacağını söyleyen bir mafya şefinin öldürülmesi, gösteri ve karşı-gösteriler dalgasına yol açtı. 5-6 Aralıkta genel grev çağrısı yapabilecek kadar güçlenen Amerikancı muhalefet, yine de bu çağrıya ciddi bir karşılık bulamadı. Grev süresince sadece büyük mağazaların, petrol istasyonlarının ve bankaların çalışmadığı gözlendi. Bu başarısızlık karşısında kısa bir dönem için geri çekilen ABD yanlısı muhalefet, 5 Şubat 2004’te yeniden harekete geçti. Emekçileri arkasına alamayacağını anlayan muhalefet, bu sefer de, ağır silahlarla donatılmış paramiliter çeteleri devreye soktu. Haitili emekçilerin ölümlerden, istikrarsızlıktan yoruldukları bir dönemde karakolları ağır silahlı küçük gruplarla basan ABD yanlıları, şehirleri kontrolleri altına alarak Aristide’i devirme adımlarını hızlandırdılar. Nihayet 28 Şubat 2004 tarihinde ABD’nin iç savaş tehdidi ile Aristide görevini bırakıp ülkeye terk etmek zorunda kaldı. Şu günlerde Haiti’nin 200 km. yakınındaki Jamaika’da bulunan Aristide, muhalefetini diri tutmaya çalışarak yine iktidara geleceği uygun koşulları bekliyor.

Milliyetçi-Popülist Politikalar İşçi Sınıfının Değil Burjuva Kesimlerin Çıkarınadır!

Haiti’nin siyasi tarihinde yaşanan deneyimler işçi sınıfı mücadelesi için önemli uyarıları içinde barındırıyor. Bugün özellikle Latin Amerika’nın değişik ülkelerinde güçlenen, işçi sınıfını büyük yanılsamalara düşüren milliyetçi popülist siyasetlerin peşine takılmanın kanlı sonuçlarını Haiti’nin Aristide ile macerasında tüm boyutları ile görmek mümkün. Bu burjuva popülist politikaların sol görünümlü biçimleri ya da sosyalizm yağına bulanmış ulusal kalkınmacı çizgiler ne yazık ki Stalinizmin tahrifatlarının henüz ortadan kaldırılamamış olması yüzünden işçi sınıfının ve bazı devrimci kesimlerin kafasında da yansımasını buluyor. Castro’nun Küba’sını komünizmin son kalesi sayan, Venezuela’da Chavez’i ABD emperyalizmi ile takışmasından dolayı anti-emperyalist ilan edenlerin sayısı hiç de az değil. Oysa ne anti-kapitalist olmadan anti-emperyalist olunabilir, ne de bürokrasinin iktidarı işçi sınıfının iktidarı anlamına gelir.

Chavez, Aristide ve benzeri politik hatlar izleyenler, bir emperyalist güce karşı tutum sergilediklerinde aslında ya başka bir emperyalist gücü arkalarına almaktadırlar veya emperyalistler arasındaki mücadelenin yarattığı denge durumundan faydalanıyorlardır. Kapitalizmi ortadan kaldırmaksızın emperyalist sistemden bağımsız olabilecek ülkeler hayal etmek, çıkışsızlık içindeki küçük-burjuvaların yanılsamasıdır. İşçi sınıfının kendi sınıf çıkarları temelinde bağımsız mücadelesi örgütlenmedikçe ezilen sınıfların sorunları çözülemez. Gerek Haiti’de peşine takıldığı burjuva milliyetçi önderliklerin işçi sınıfını yüz yüze bıraktığı durumlar, gerekse de dünya işçi sınıfının mücadele tarihinin diğer deneyimleri, bu sınıf işbirliği politikalarının acı bilançoları ile doludur. İşçi sınıfının sorunlarını çözecek, özgürleşmesini sağlayacak yegâne yol işçi devriminin yoludur. Ve bunu hayata geçirmek için bütün enternasyonalist komünistler kendi yollarında yürümeye devam etmelidir!