Navigation

Köktendinciliğin Yeniden Dirilişi: Nedenler ve Olasılıklar



Sovyetler Birliği’nin çöküşü, insanlık tarihinin en dalgalı ve en karışık dönemlerinden biriyle sonuçlanmıştır. “Tarihin sonu” nun habercisi olmak yerine, kapitalizm şimdiye kadar hiç görülmemiş bir krizin ağına düşmüştür. Gezegen üzerinde sosyal, ekonomik ve politik bir krizin içine girmeyen bir tek bölge bile yoktur. Kapitalizm bu krizi çözecek ve toplumu daha ileriye götürecek yeteneğe sahip olmadığını, dünya ölçeğinde kanıtlamıştır.

Bu krizlere bir tepki olarak, birçok ülkenin politik ufkunda birtakım yeni olgular (bazıları pek o kadar da yeni olmayan olgular) ortaya çıktı. “Üçüncü Dünya”daki “İslam” ülkelerinin çoğunda İslami köktendincilik yeniden diriliyor. Bu yeni köktendinci yeniden diriliş ve İslami uyanış son dönemlerde eşi görülmemiş boyutlara ulaştı. Cezayir’de iktidarı ele geçirme olasılığı olan köktendincilerden (FIS), Bangladeş’te Teslime Nesrin’i katletmek için terörü kışkırtan köktendincilere kadar tüm dünyanın dikkatini çekti. Bu uyanışın asli bir politik eğilim haline gelmediği hemen hiçbir İslam ülkesi yok. Bunun yansımaları Çin’de de hissediliyor ve Müslümanların küçük bir azınlık oluşturduğu Birleşik Devletler’de bile bir hayalet haline gelmiş durumda. Batı kapitalizminin yanıtı hem ikiyüzlü hem de aldatıcıdır. Bazı yönlerden Batı medyası İslami köktendincilik tehdidini çığırından çıkarıyor. Zira her şeyden önce, özellikle Cezayir’de iktidarın köktendinciler tarafından ele geçirilmesi korkusu, emperyalist egemenlerin tüylerini diken diken ediyor. İran, Lübnan ve son zamanlarda başka yerlerdeki deneyimler onlar için ağır birer şamardı. Yoksul İslam ülkelerinin birçoğunda, emperyalist sponsorlu burjuva (kapitalist) demokrasiler ve yarı-demokrasiler görevlerini yerine getirmekte başarısız oluyorlar. Ekonomileri zor durumda ve özellikle emperyalizmin süper sömürüsü yüzünden gittikçe daha kötüye gidiyorlar. Stalinist solun çöküşünün ve reformizmin başarısızlığının yarattığı boşlukta, köktendinciler verimli bir üreme zemini bulmuşlardır. İkinci olarak, Mollaların iktidara gelmesi, fanatizm ve ne yapacağı belli olmayan köktendinciler, Batılı emperyalistlerin bu ülkeleri kontrol etme gücünü azalttı.

İkinci olarak Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ileri kapitalist ülkelerdeki ezilen işçi sınıfını felce uğratmak için kullanılan “dış tehdit korkusu” da ortadan kalktı. Bu nedenle mevcut medya bombardımanındaki köktendincilik umacısı da, Batılı egemen sınıflar tarafından içerideki amaçlara dönüktür. Bu gerekçeler göz önünde bulundurularak tüm köktendincilik imajı, ABD ve dünya emperyalizmi tarafından sadece abartılmakla kalmamakta, aynı zamanda çarpıtılmakta ve yanlış yorumlanmaktadır.

Modern Köktendinciliğin Kökeni ve Batı Emperyalizminin Rolü

Modern İslami köktendincilik gerçekte ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın buluşudur. 1956’da, Süveyş Kanalı anlaşmazlığında, İngiliz ve Fransız emperyalistlerin yenilgisinin peşinden emperyalizm endişeye kapıldı. Mısır’da Nasır’ın yükselişi ve Ortadoğu ve diğer Müslüman ülkelerdeki diğer sol popülist önderler, petrol akışında, emperyalist çıkarlara doğrudan bir tehdit oluşturdu. İran’daki Şiiler gibi istisnalar olmakla beraber, İslami köktendincilik ABD emperyalizmi tarafından neredeyse otuz, kırk yıl boyunca beslendi, desteklendi ve teşvik edildi. Birçok ülkede bu köktendinci örgütler, Amerika destekli diktatörlüklerin ve bu ülkelerdeki diğer baskıcı rejimlerin şubeleri olarak hizmet etti. Endonezya’da, Sarakat-a-İslam, 1965’de Suharto diktatörlüğü tarafından yaklaşık bir milyon komünistin vahşice infaz edilmesinde muhbir ve devlet ajanı rolü oynadı.

Mısır’da, Suriye ve birçok diğer ülkede; Ahwan-ül-Müslüman gibi İslami köktendinci örgütler sol rejimleri istikrarsızlaştırmak için kullanıldı. Afganistan’da en kötü rolü oynadılar. 14 yıl boyunca Afganistan’da süren Cihat (Kutsal Savaş), ABD emperyalizmi ve gerici Arap rejimleri namına yürütülen bir savaştı. Pakistan’daki ana köktendinci parti İslami Cemaat, sol güçleri dizginlemek için devletin ve emperyalizmin başlıca aracıydı. General Ziya-ül-Hak’ın sıkıyönetim rejimi sırasında, diktatörlüğe karşı mücadele eden şiddet hareketi yanlılarına eziyet edilmesinde devletin B takımı görevini yerine getirdiler. Ziya karşıtı gösterileri, mitingleri ve toplantıları dağıtmak ve parçalamak için devlet destekli neo-faşist silahlı çeteleri örgütlediler. İkinci Dünya Savaşından sonraki dönem boyunca, ABD destekli rejimlere sahip olan birçok İslam ülkesinde benzer örnekler gösterilebilir.

Ancak İslami köktendinciliği, homojen bir güç olarak tanımlamak çok kaba bir yanlış olurdu. Hem teolojik temelleri hem de politika ve toplumdaki eylemleri bakımından İslami köktendinciliğin çeşitli kolları vardır. Çeşitli mezheplerin tarihsel, bölgesel ve ulusal nitelikler taşıyan temel farklılıkları bulunmaktadır. Mezhepsel çatışmalar ve İslami teolojideki şiddetli anlaşmazlık, İslamiyetin daha ilk günlerinde başlamıştı. Ana mezhepler Şiiler ve Sünnilerdi. Ancak bu sadece buzdağının görünen ucudur. İslamiyet son bin yılda köleliğin karşısındaki başlıca devrimci hareketti. Ancak devlet gücünün ele geçirilmesiyle birlikte, göçebe kabileler yeni egemen seçkin sınıf haline dönüştü. Çeşitli teolojik eğilimlerin, daha sonra bugünkü mezhepler biçimini almasına neden olan işte bu iktidar mücadelesidir. İslamiyetin gelişinin ilk günlerinde bilim, sanat, mimari alanlarında ve diğer alanlarda büyük ilerlemeler yapıldı. İslam hakimiyetinin Avrupa’ya ve bunun sonucu olarak toplumsal ilişkilere derinden nüfuz etmesi, daha sonraki yüzyıllarda Avrupa’daki rönesansta çok önemli bir rol oynadı. Öte yandan egemen seçkinler, iktidarlarını ve ayrıcalıklarını ellerinden kaçırmamak için, baskıya ve muhafazakarlığa da başvurdular. Böylece, İslami devrimin önünü açtığı bilim ve tekniğin gelişimine engel oldular. Bunun sonucunda tüm süreç tersine döndü.

Sosyoekonomik Temel

Son elli yıl içinde, kapitalist gelişmenin özel tarzı, köktendinci psikoloji ve kültürünün üreme zemini haline gelen sosyoekonomik temelin başlıca sorumlusudur. Bu toplumların çoğunda mali sermayenin hakimiyeti, modern sanayi ve toplumun sosyal ve fiziksel altyapısının temellerini geliştirmekte başarısız oldu. Dünya emperyalizminin boyunduruğu altında, kapitalizmin bu eşitsiz ve bileşik gelişimi Batıdakinden çok daha farklı bir toplum yarattı. 50’lerde ve 60’larda bu yoksul ülkelerde muazzam bir sanayileşme olurken, temiz içme suyu, kanalizasyon, elektrik, barınma, eğitim, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetler gibi temel hizmetlerde benzer bir gelişme olmadı. Örneğin 1982-1992 yılları arasında Pakistan nüfusu %33 büyürken, temel hizmetlerdeki büyüme %6,9’du. Diğer taraftan, sermaye akışının tarım sektörü üzerinde yıkıcı bir etkisi oldu. Bunun sonucunda kırsal alandan kentlere göç başladı. Fakat toplumsal gelişmedeki eksiklik, sanayi ve kent toplumuna uygun emilim yerine, dehşet verici yaşam koşullarına sahip, gittikçe genişleyen gecekondu kentlerini yarattı. İlk dönemlerdeki bu hızlı akın, bakir bir proletarya yarattı.

Kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak, vahşi ve acımasız koşulların yarattığı çelişkiler muazzam patlamalara yol açtı. 50’ler, 60’lar ve 70’lerde, bir dereceye kadar elverişli uluslararası koşullarda, yeni ortaya çıkan proleteryanın muazzam hareketleri söz konusuydu. Ancak özellikle “Sol” sendikaların ve politik önderliğin (bu yoksul Müslüman ülkelerin çoğunda, politik önderlik Stalinist temelliydi ve iki aşamalı gerici teoriyi kabul ediyordu; önce kapitalist demokratik devrim ve çok daha sonra sosyalist devrim ve tek ülkede sosyalizm) ihaneti yüzünden, toplumu sosyalist bir temelde dönüştürmede bu hareketlerin kaçınılmaz başarısızlığı feci sonuçlara neden oldu. Dini, ulusal, etnik, cemaatsal, dilsel, kastsal ve diğer gerici önyargılar öne çıktı. Diğer taraftan, sürekli bir kapitalist kriz ve ardından gelen sömürü, yoksulluğu daha da yoğunlaştırdı. Bu gecekondu kentlerinin birçoğu pislik, hastalık, yoksulluk, uyuşturucu ve fuhuş yuvaları haline geldi. Lümpenleşme, suç ve gangsterlik toplumsal salgın oldu. Bu gecekondu kentlerinde yaşam köylerde olduğundan daha kötüydü. Keza sistemin krizlerinin ve sol hareketin başarısızlığının, kent orta sınıfı üzerinde şiddetli bir etkisi oldu.

Kitlesel suç salgını ve lümpenleşme bir güvensizlik ve yabancılaşma hissi yarattı. Açık bir devrimci alternatifin eksikliğiyle birlikte bu, yeni kentleşmiş nüfusun ve küçük burjuvazinin belirli kesimlerinde huzursuzluğa ve moral bozukluğuna sebep oldu. Toplumsal yabancılaşmadan ve güvensizlikten kaynaklanan korku, dindarlığa ve dinden medet ummaya yol açtı, ki bu da daha sonra yoksul ve çılgına dönmüş küçük burjuvaziyi itaatkâr bir kitle haline dönüştürerek, yaratıcı emeğin azalmasıyla sonuçlandı. Yaratıcı emekteki azalmayla birlikte bunlar bir tür robota ve köle emeği aletine dönüştüler. Okumak için kırsal alandan kentlere gelen gençliğin büyük bir kısmı da krizden etkilendi. Gelişmek ve ileriye gitmek için çok az imkân sunan toplumla birlikte, yaşadıkları buhran onları geriye –teokratik devletlerin müfredatında öğretilen İslam ihtişamına vb. dayanan uyduruk bir tarih nostaljisine– götürdü. Toplumsal kriz, suç ve gemi azıya almış çürümeye tepki olarak, daha fazla suç, lümpenleşme, neo-faşizm, şiddet ve cinayet gelişti. İktidar, para ve ayrıcalık hırsı küçük burjuva zihniyetinin ayrılmaz bir parçasıdır. Pakistan’da İslami Cemaat önderliğindeki köktendinciler tüm bu önkoşulları sağladılar. Bundan sonra ilk olarak, köktendinci örgütlerin gelişmesi için verimli bir zemin olan yarı-köylü/feodal bir psikolojiye sahip öğrencilerden işe başladılar. PPP Hükümetinin görevini yerine getirmekte başarısız olduğu yetmişlerin ortalarında, İslami Cemaat kollarını sendikalara ve köylülüğe daha fazla açtı. İslami köktendincilik o zamandan beri kent nüfusunun küçük fakat hayati bir kısmı üzerinde etki sahibidir. Bu andan itibaren devrimi bastırmak için emperyalizm tarafından desteklenen güdümlü bir güç haline geldiler.

İdeoloji ve Ekonomi

Bu köktendincilerin ideolojisi, esas olarak teolojiye dayalı bir İslami devlet inşa etmektir. Bu ideolojinin ana kaynağı, ekonominin en yüksek biçiminin daha çok ticari kapitalizm olduğu nostaljik göçebe toplum örneklerine dayanır. Çeşitli İslam alimleri (Ulema), son 1400 yıl boyunca hüküm sürmüş olan toplumları ve ekonomileri temel Kuran teolojisine göre yorumlamaya çalışmışlardır. Çeşitli mezheplere dahil olan Ulema arasındaki yorum ve yaklaşımlarda derin farklılıklar olmasına rağmen, kapitalist sisteme kesin bir alternatif yoktur. Bin yıldan daha da öncesine ait bir teoloji her şekilde yorumlanabilir. Kapitalistler ve toprak ağaları, İslami teolojiyi kendi sınıf çıkarları için kullanmak amacıyla, Hindistan alt-kıtasında anti-emperyalist mücadele sırasında radikalleşen, İslam’ın solcu bir yorumlanışını sergileyen din adamları olan gerici Mollaları kullanmıştır. Bolşevik devriminin etkisi, Hindistan alt-kıtasında bile muazzamdı. Devrimin ilk yıllarında Maulana Obaid-u-İlah Sindhi (Mevlana Ubeydullah Sindhi), Lenin’i görmek için Sovyetler Birliği’ne gitti. 1924’te, başka bir din adamı Maulana Hasrat Mohane (Mevlana Hasret Mohani), Hindistan Komünist Partisi’nin genel sekreteri oldu. Benzer bir şekilde sağcı İslami/milliyetçi şair İkbal, Lenin’i ve Bolşevikleri öven uzun şiirler yazdı. Farsça manzumelerinden birinde, Marx’ın, kitabı olan ancak peygamberliği olmayan bir peygamber olduğunu söyledi. Ancak modern ekonominin ve politikanın İslami yorumu, bugünkü toplumun sosyal, ekonomik ve politik ilişkilerinin materyalist doğası yüzünden eksik kaldı. Bir taraftan, özel mülkiyet hakkı, serbest girişim ve kâr hakkı İslamın temel ilkelerinde kabul görür. Öte yandan paradoksal olarak eşitlikten ve kardeşlikten bahseder. Günümüzün ekonomik ve üretim-dağıtım ilişkileri içinde, bunlar çözümsüz çelişkilerdir.

Bunu yaratmanın yolu son tahlilde bir sadaka olan zekâttır. Sadakaya dayanan hiçbir ekonomi, eşitlikçi ve sınıfsız bir toplumu hayal edemez. Aynı şekilde faiz ve tefecilik yasaklanır. Ancak kârın varlığı bunu geçersiz kılar. Pakistan’daki ve diğer İslami teokratik devletlerde birçok banka faizi kâr olarak adlandırır. Ziya diktatörlüğü ve ardından gelen rejimler tarafından ateşli bir şekilde sürdürülen zekât, Pakistan’da GSMH’nin %0,5’ini oluşturur. Kapitalizmin egemen olduğu bir ekonomide bu kozmetiktir.

İslami devletin kanlı bir “İslam” devriminden sonra oluştuğu İran’da, durum daha farklı olmamıştır. İslam (Şii) devriminden 15 yıl sonra, ekonomi karmakarışık bir durumdadır. 1992’de ihracatın %90’ını oluşturan 18 milyar dolarlık petrol ihracatı, bugün %12’ye düştü. Un ve pirinç gibi temel gıdalarda sürekli sübvansiyon yapılmasına rağmen, enflasyon bir yılda %60’a yükseldi. Dış borç yükü çok ağır. 15-30 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. İran hükümetinin bu yıldan sonra Avrupa ve Japon bankalarına zamanı gelen 8 milyar dolarlık borçlarını ödeyecek kaynağı olup olmadığı belli değil. Rafsancani ve kliği, IMF’nin özelleştirme, deregülasyon [serbestleştirme], yabancı yatırımcıya kapıların açılması ve ticari liberalizasyon koşullarına katlanmaya çalışıyor. Bununla birlikte sübvansiyonların kesilmesi, Hameney önderliğindeki katı Mollaların sert direnciyle karşılaştı. Bu, geçen yıl yarıya düşen ithalatı kesmek için sert önlemler almak anlamına gelecekti. İran fabrikaları için bunun anlamı ithal hammadde açığı oldu ve diş macunu ve antibiyotik gibi maddeler lüks haline geldi. İran toplumu sonuç olarak bir hengâmenin içinde. Irak’la uzun bir “dış” savaştan ve diğer dış oyalamalardan sonra, bugün tavuklar tünemek için evlerine döndü. Kuzey İran’da bir şehir olan Kazvin’de son günlerde meydana gelen ayaklanmada, silahlı kuvvetlere kenti acımasızca havadan ve karadan bombalama emri verildi. Bu eylem silahlı kuvvetler içinde, önümüzdeki dönemde patlaması muhtemel şiddetli bir anlaşmazlığa yol açtı. Şah’ın vahşetine karşı yaşanan isyanların uzak olmayan bir gelecekte daha yüksek düzeyde tekrar etmesi muhtemeldir. Ama bu, ne olursa olsun, sosyoekonomik çıkışsızlık nedeniyle toplumda giderek artan kızgınlığı ve hayal kırıklığını yansıtmaktadır.

İran’daki köktendincilik deneyimi, modern ekonomi ile teolojik metafizik efsaneler arasındaki göz kamaştırıcı çelişkileri gösteriyor. Herşeyden önce temel çelişki, dünya pazarının zorlamaları aracılığıyla işleyen emperyalizmin ezici hakimiyetidir. Hameney bir seferinde şöyle demişti: “Keçi sütü içerek yaşamamız gerekse bile bağımsızlığımızı koruyacağız.” Bunu söylemek yapmaktan kolaydır. Bu tumturaklı lafları günlük yaşamın gerçekleri geçersiz kılar. İran, Suudi Arabistan ve diğer Müslüman ülkelerde bile, elektrik, diş macunu, antibiyotik, şebeke musluk suyu vb. nüfusun büyük çoğunluğu için yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Ürünlerin çoğu emperyalizmin egemen olduğu modern endüstri tarafından üretiliyor. Yaklaşık 500 emperyalist şirket, dolaylı ya da dolaysız olarak dünya üretiminin %85’ine hükmediyor. Bu çokulusluların büyük bir çoğunluğunun sahibi büyük emperyalist güçlerdir. IMF, Dünya Bankası ve diğer emperyalist kuruluşlar tarafından zorla kabul ettirilen koşulların asıl amacı, yoksul ülkelerin ekonomilerini dünya emperyalizmi yararına daha fazla sıkıştırmaktır. Bu süper sömürünün acısı bu toplumların en yoksul kesimleri tarafından hissedilmektedir. Bugün Şii köktendinciler başta olmak üzere daha pek çok kişi emperyalizmin gaddar rolünün farkındadır. Bugün İran’da İslamcı tarikatların birçok hizbi, pek çok Müslüman ülkede nüfusun daha geniş bir kesiminden destek almak ve köktendinci terörü kışkırtmak için anti-emperyalist bir söylem kullanıyor. Ama modern ekonomik döngüler ve yapı içinde, özel mülkiyete ve serbest girişime dayanan bir ekonomik yapı/politika/doktrin kaçınılmaz olarak emperyalist ekonomiyle birleşir.

Mülkiyet ilişkilerinin toplumsal dönüşümüne ilişkin uzlaşmaz bir bilimsel ideoloji olmaksızın, her ekonomik doktrin sonunda kapitalizmin –ve onun en yüksek biçimi olan emperyalizmin– dayandığı üretim ve mülkiyet ilişkilerine yaslanır. Köktendinciler tarafından savunulan İslami yasalarda, istifçiliğin, karaborsanın, insan emeğinin sömürülmesinin ve uyuşturucunun karşısındaki tek “güvence”, ahlaki değerlere ve kıyamet günü korkusuna dayanır. Bununla birlikte kâra dayalı bir ekonomik sistem temelindeki ana içgüdüler ve zorunluluklar, tüm bu “güvenceleri” geçersizleştirir. Kriz içinde harap olan toplumda, kâr hırsı tüm bu ahlâki değerlerin temelini çürütür. Pakistan’da ve diğer bir çok Müslüman ülkede kâra olan bu çılgınca hücum, toplumun sosyal, ahlâki ve insani yapısını kemirmiştir. Bu nedenle birçok küçük işadamı ve tüccarın yaşam pratikleri çifte standartlı, aldatıcı ve ikiyüzlü hale gelmektedir. Mali oligarşinin egemenliği bu ahlâki değerleri ezip geçmiştir.

Gündelik hayatın nesnel gerçekleri ve kapitalizmin kriz üreten dinamikleri, dindarlığa ve bunun gibi diğer kavramlara bağlı kalmayı imkânsızlaştırır. Çünkü bu sistemde tüm işlerin temeli, her ne şekilde olursa olsun hile yapmaya, aldatmaya ve yağma etmeye dayanır. Bu durum sert devlet önlemleriyle, baskıyla veya şiddetli yasal önlemlerle kurtarılamaz. Paradoksal olarak baskı ve totalitarizm çürümeyi besler. Bu nedenle deneyimler de göstermiştir ki, “İslami ekonomiler” doktrini ne kapitalizme alternatif bir ekonomik sistemdir, ne de mali sermayenin çürümesini ve sömürüsünü frenleyebilir. Birçok İslam uleması, ekonominin örgütlenmesinin pazar güçlerine bırakılması gerektiğini savunur. Pazar ekonomisinin sorunları, bunun ötesinde vergi kaçırma ve buna paralel olarak farklı şekillerdeki kara ekonomiyle birleştirilir. Mollalar ve en köktendinci örgütler tarafından desteklenen uyuşturucu ticareti, İslamın bir teoloji olarak ve pratikte bir ekonomi olarak çifte standardına ve ikiyüzlü karakterine göz kamaştırıcı bir örnektir. Pakistan’da, zekât sisteminin uygulanması sayesinde Şiiler ödemeden muaf tutulur. Bu nedenle banka hesaplarını Şii olarak işleten Sünnilerin sayısı (nüfusun çoğunluğu) Pakistan’a “İslami ekonominin” getirilmesini savunlar için çok büyük bir utanç olmalıdır. Rüşvetten tutun vergi kaçırmak için devlet iktidarını ele geçirmeye kadar her türlü aşırılığı yapan büyük girişimciler, toplumun ve devletin yönetilmesi için nasıl gönüllü olarak zekât verebilir ki? Son tahlilde, doğruyu söylemek gerekirse “İslami ekonomi” kapitalizmin yerine geçebilecek ve onun hastalıklarını ortadan kaldırabilecek alternatif somut bir ekonomiden çok, ütopik bir düş veya teolojik bir dogmadır.

Strateji ve Taktikler

Bugünün köktendinci örgütleri, geniş bölgelere yayılmış ortodoks aygıtlara ve örgütsel yapılara sahip olmaktan uzaktır. Bunlar, politik, ajitasyonel ve hatta terörist eylemlerini örgütlemek ve kontrol etmek için gelişmiş bilgisayarlar ve teknolojik aletler kullanırlar. Modern basım tesisleri, ses, video teknikleri, bugün işlemekte olan köktendinci parti makinelerinin parçalarıdır. Parti yapıları büyük ölçüde Leninist parti inşası yöntemlerine dayanır. İslami isimleri olmasına rağmen konferanslar, kongreler, merkez komiteler, yürütme komiteleri, vb. yoluyla çalışırlar. Taraftar toplama yöntemleri bile benzerdir. Ancak ideolojik temelleri ve çalışma ağları esas olarak faşist ve neo-faşist çizgilere dayanır. Politikalarına ve ajitasyonlarına da güçlü faşist eğilimler hakimdir. Bunun, gençlik, öğrenci, işçi, kadın ve köylü örgütlerinde geliştirdikleri taktikler üzerinde derin bir etkisi vardır. Son birkaç onyılda özellikle gençlik ve öğrenciler arasında muazzam bir gözdağı, gangsterlik ve kanlı taktikler uyguladılar. Bu şiddeti ve vahşeti haklı göstermek için, korkuyla birleşen dini önyargıları kullanmayı denediler.

Bununla birlikte son birkaç yıl içinde köktendinciler, daha geniş bir taban elde etmek için sopa ve havuçyöntemini kullanmaya çalıştılar. Stratejilerinde neo-faşist yöntemlerle popülist demagojiyi birleştirmeyi denediler. Örneğin geçmişte müzik faaliyetlerini ve diğer eğlence aktivitelerini yasaklarlardı. Son günlerde, daha popüler ve liberal bir imaj vermek için, kendi işlerinde ve kitle mitinglerinde, İslami renkli müzik ve eğlenceyi kullanmaktadırlar. Pakistan’da bu popülist imajı güçlendirmek için paravan gençlik örgütleri kurdular. Bu taktiksel yönelim farklı İslami köktendinci akımlar için farklılık göstermesine rağmen, değişik dereceler içeren genel bir kayma olduğu çok açıktır. Bu esas olarak çok beklemiş olmanın verdiği umutsuzluktan ve aynı zamanda geçici nesnel durumda toplum içinde yaygın olan boşluğu doldurmaktan kaynaklanmaktadır. Hem gençlik hem de diğer paravan örgütleri, nüfus kitlelerinin gün be gün karşı karşıya geldiği meseleler etrafında bir ajitasyon geliştirme stratejisini benimsediler. Bu temel meselelerden biri Pakistan’da tırmanan suç eylemleridir. Köktendinciler, örneğin cinayet, haydutluk, tecavüz ve başka her türlü cürüme başvuruyorlardı. Yakınları yeni ölen aile üyeleri ya da arkadaşlarla teselli gösterisi yapmak ve daha sonra cenazenin veya geleneksel ve kültürel olarak yaygın sosyal ilişkilere bağlı olan diğer dini adetlerin etrafında büyük bir ajitasyona girişmek. Polise veya devletin diğer baskı güçlerine karşı ajitasyon yaptıklarında anında yankı bulmaktadırlar. Benzer bir şekilde, söylem olarak yaygın biçimde kapitalizm ve toprak ağalığı karşıtı sloganları da kullanmaktadırlar. Bugün buna anti-emperyalist söylemi de eklemişlerdir. Bunların yanı sıra, su, elektrik, sağlık, eğitim, ulaşım, barınma ve kanalizasyondan yoksunluk meselelerini de kullanmaktadırlar.

Pakistan’da 1993 seçimlerinde, İslami Cemaat’in seçim cephesi PIF (Cezayir’deki FIS’le ilişki içinde oluşturulan Pakistan İslami Cephesi), seçim kampanyalarının gücünü arttırmak için bu yarı-sosyalist söylemi kullandı. Bu ideolojik Haçlı Seferi, Marksist yöntemden çok İtalya ve Almanya’daki faşistlerin Nasyonal Sosyalizmine uyuyordu. Ancak gerek PPP’nin muhalefetteki varlığı gerekse de kendi popülist taktikleri, sosyoekonomik söylemleri ve teolojik temelleri arasındaki ideolojik tezatla birlikte, İslami Cemaat dahil çoğu köktendinci parti bu seçimlerde yenildi. Bununla birlikte köktendinci oyların büyük çoğunluğu Şerif’in Müslüman Birliği’ne gitti. Bu taktiksel değişiklikler, bölünmelere ve farklı köktendinci eğilimler arasındaki hizip kavgalarının şiddetlenmesine yol açtı. Uyuşturucu parasının ve ahlaki bozukluğun topluma derinden nüfuz etmesi nedeniyle, köktendinciler bunun etkilerinden kendilerini uzak tutamadılar. Bu nedenle bu gruplaşmaların birçoğu hizipçi mafyalara dönüştü. Camileri inançlarını yayma merkezi olarak kullanan önderler ve çekirdek kadrolar, çok genç çocukların zihnine dini ve mezhepsel önyargılar aşılıyorlar. Nesnel dünyaya ters olan bu tarz bir öğretim, karışık zihinler ve bilinçsizlik yaratıyor. Bunlar, aşağılık veya üstünlük kompleksi gibi psikolojik rahatsızlıklar biçiminde kendini gösteriyor, sosyal ve kültürel yoksulluğun belli türleri ve ekonomik dertler, yarayı iyice deşiyor. 80’lerde Ziya diktatörlüğü zamanında eroin parası akını Mollaların bu eylemine esaslı bir mali yardım sağladı. Bu mezhepsel örgütlerin Afgan Cihadına (Kutsal Savaş) girişmeleri, zırhlı araçlar ve silahlarda eşi görülmemiş bir artışa neden oldu. Yeniden dirilen gruplardan biri, Sünni köktendinciliği temsil eden Sipah-a-Sihabah Pakistan’dır. Bunun “kadroları” esas olarak Medreselerin (cami okulları) ürünü ve Afgan savaşının sonucudur. Sosyoekonomik krizin artması ve sınıf hareketindeki geçici suskunluk nedeniyle, bu örgütlerdeki teröristler gittikçe daha da fanatikleştiler. Bu, Pencap’ta ana örgütten 20 hizbin çıkmasına yol açtı. Bunların taktikleri daha beter hale geldi ve suça düşkünlük daha da derinleşti.

Pencap İçişleri Dairesinin bir raporuna göre, bu grupların sahip olduğu silahlar Pencap Polisinin cephaneliğinde varolandan daha fazlaydı. Sipah-a Sihabab her ay dinsel nefreti körükleyen yayınlara 2,5 milyon rupi harcıyor. Silah harcamaları daha da fazla. Böyle bir ortamda bu örgütlerin suç mafyalarına dönüşmesi kaçınılmazdı. Yükselen işsizlik ve toplumsal yoksulluk, mezhepsel mafyaların gençliğin geniş bir tabakasından taraftar toplamasına yol açtı. Sipah-a-Muhammed’in ortaya çıkışı Şii köktendinciler arasındaki aynı süreci temsil ediyor. Mezhepsel çatışmalardaki yükseliş de suçtaki çelişkiyi gösteriyor, örneğin bu mafyalar bugün cinayet ve fidye için adam kaçırma suçlarına karışıyorlar. Aslında din, bu grupların suç eylemlerini haklı gösteren bir kılıf olarak kullanılıyor. Ancak toplumun ilkelliği ve gerici nesnel durum, bunlara bir dereceye kadar toplumsal inandırıcılık sağlıyor. Bu aynı zamanda toplumun acısını çektiği genel bir bastırılmışlığı da yansıtıyor.

Köktendinciliğe Karşı Sekülarizm [1] /Liberalizm

Son dönemlerde, burjuva medya köktendinci “tehdide” giderek daha fazla ilgi gösteriyor. Birçok üçüncü dünya ülkesinde, egemen sınıfın geniş kesimleri gittikçe yükselen köktendinci tehdit karşısında çığlık atıyor. Ama gerçekte, köktendinciliğin yeniden dirilişi, kapitalist sınıfın tarihsel görevlerini yerine getirmekteki başarısızlığının bir ürünüdür. Eğer Hindistan örneğini ele alırsak, kapitalist sınıf, aşağı yukarı 50 yıl boyunca dünyadaki en geniş kapitalist pazarlardan birine sahip olduktan sonra, ulusal demokratik devrimin tamamlanması gibi basit bir görevi bile yerine getirmeyi başaramadı. Bu sınıf onyıllarca Stalinist sol tarafından ilerici milliyetçiler olarak adlandırıldı. Ancak tüm bu dönemin sonunda, bu seküler liberal milliyetçi demokratik ve ilerici Hindistan kapitalist sınıfı, Hindistan’ı köktendinciliğin ve dinsel şiddetin yeniden dirildiği bir lağım çukuruna soktu. Sadece bu da değil, tarihsel olarak ateist olan bu sınıf kendi yerleşik çıkarları için köktendinciliğe başvurdu. Hindistan egemen sınıfının geniş kesimleri bugün köktendinciliğe abone oluyor ve politik, mali ve ekonomik kazanımları için BJP’yi (Bhartia Janata Partisi, Hinduluğu yeniden canlandıran ana parti) destekliyor ve himaye ediyor. Ancak bu yeni bir şey değildir.

Sömürge/yarı-sömürge/yeni-sömürge ülkelerin birçoğunda egemen sınıf, sınıf mücadelesini baltalamak ve sömürü sistemlerini korumak için köktendincilerin ve diğer gerici güçlerin kullanıldığı bir tarihe sahiptir. Eski sömürge ülkelerin çoğunda, sözde bağımsızlıktan sonra egemen sınıflar, ulusal demokratik devrimi başarmak için Batılı egemenleri taklit etmeyi denediler. Tarihsel arenaya çıkışlarındaki gecikme yüzünden, bu ekonomilerin gelişme biçimindeki tuhaf çarpıklık ve emperyalist sömürünün ezici hakimiyeti bu gidişatı engelledi. İkinci Dünya Savaşından sonra, ileri kapitalist ülkelerde belli bir durgunluk olmasına rağmen, sömürge dünyadan devrimci bir dalga yükseldi. Çin, Vietnam, Küba, Mozambik, Angola, Etiyopya vb. gibi ülkelerde, bu hareketler toprak ağalığı ve kapitalizmin devrilmesiyle sonuçlandı. Bu gelişmeler aslında iki aşamalı Menşevik/Stalinist teorinin yolunu kesti. Bu teori ulusal demokratik devrimi gerçekleştirmek için sözde milliyetçi, liberal, seküler burjuvazinin desteğini gerektiriyordu, ve ancak bir sonraki aşamada bir proleter devrim hayal edilebilecekti. Ancak hakiki bir Marksist Leninist önderliğin yokluğunda bu devrim çarpıtılmış bir şekil aldı. Kendilerini Moskova modeline, fakat Lenin’inkine değil Stalin’inkine dayandırdılar. Bu toplumlardaki eşi görülmemiş gelişmeye rağmen, ulusal bir temelde tam bir sosyoekonomik dönüşüm olanaksızdı. Yine de bu ülkelerde proleter Bonapartist rejimler tarafından büyük adımlar atıldı. Bu, hızlı toprak reformlarını, geçmişin ve emperyalizmin ezici egemenliğinin zincirlerinin kırılmasına dönük diğer adımları içeriyordu. Bu, emperyalizmin, toprak ağalarının ve Mollaların (İslami ülkelerde) sert tepkilerine neden oldu. En çarpıcı örnek Afganistan örneğidir.

1978 güzünde, Halk Partisindeki sol kanat subaylar, Davud’un gerici rejimine karşı kanlı bir darbeyle iktidarı ele geçirdi. Rus bürokrasisinin izni, bilgisi ve onayı olmaksızın bu darbeyi gerçekleştirdiler. Rus bürokrasisi, yeni sol kanat proleter Bonapartist rejimi kurulmuş bir olgu olarak kabul etmek zorunda kaldı. Tarakay önderliğindeki yeni sol kanat rejim, kadın ticaretini, mülk sahipliğini ve toplumda hüküm süren diğer gerici özellikleri yürürlükten kaldırdı. Sözde “demokratik” Amerikan emperyalizmi, Afganistan’daki sol kanat rejime karşı bir isyan başlatmak için Mollalarla, toprak ağalarıyla ve diğer gerici unsurlarla kutsal olmayan bir ittifak yaptı. Köktendinci karşı-devrimi örgütlemek için Afganistan’a milyarlarca dolarlık askeri ve mali yardım pompalandı. 14 yıl sonra rejim Mollaların cihadından çok kendi iç çelişkilerinden dolayı çöktü. Sovyetler Birliği’nde Stalinizmin çöküşünün baş döndürücü etkisiyle diğer proleter Bonapartist rejimlerin birçoğu aşağı yukarı benzer bir şekilde çöktü. Bununla birlikte Afganistan, bu süreç içinde İslami köktendinciliğin bir kalesi haline geldi. Silah ve para birikimi ve uyuşturucu trafiği köktendincilere güçlü bir mali temel sağladı.

Bununla birlikte, Afganistan’daki mevcut durum köktendinciliğin gerici potansiyelini gösterir. Kabil’de, Mollalar ve eski Stalinist rejim arasındaki savaşta ölen insandan daha fazla insan, son 4 yılda çeşitli köktendinci gruplar arasındaki çatışmalarda öldürülmüştür. Bu köktendinciler 21. yüzyılın eşiğinde Afganistan’ı ortaçağa döndürdüler. Bir zamanlar güzel bir kent olan Kabil’deki binaların %80’inden fazlası yıkıldı. Afganistan nüfusunun büyük çoğunluğu mağaralarda bir ortaçağ yaşamı sürüyor. Bugün Mollaların bu “kalesi”, bölgenin diğer ülkelerine köktendinci paralı asker ihraç ediyor. Bu, Güney Çin ve Kaşmir’den Mağrip (Kuzey Afrika) ülkelerine kadar uzanıyor. Çok sayıdaki dini fanatik, kafirlere (komünistler) karşı cihada katılmak için çeşitli Arap ve Müslüman ülkelerden Afganistan’a geldiler. Bugün özellikle Pakistan’dan geri gönderiliyorlar. Ancak Pakistan ve Afganistan’ın kuzey batısında durum Pakistan devletinin kontrolünden çıktı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, proleter Bonapartist devletlerin kurulması noktasına gelmeyen hareketler de vardı. Ancak bunlar, kitle hareketinin duygularıyla örtüşen sosyalist bir retorik kullanan demagojik liderlerin yönetimi altındaki popülist hareketler biçimini aldılar ve iktidara geldiler. Endonezya ve Pakistan’da görevini yapmayan ve kitlelerin özlemlerini tatmin etmeyen Sukarno ve Z.A. Butto rejimleri, köktendinciliğin yeniden canlanmasına yol açtı.

Bütün yakın tarih göstermiştir ki, seküler ve liberal güçler, köktendinciliğe olan düşmanlıklarına ve nefretlerine rağmen, yükselen dinci fanatizm dalgasını frenlemekte başarılı olamamışlardır. Devrimci bir sınıf mücadelesi olur olmaz, paradoksal olarak, bu hareketleri bastırmak için bu fanatikleri kullandılar. Sosyoekonomik durumu bozan bir krizde ve kitlelerin içine düştüğü sefalet denizinde, sekülarizm ve liberalizm, halk tarafından genel olarak kaba saçmalık ve edepsizlik olarak görülür. Durgunluk dönemlerinde köktendinciler, sınıf farklılıklarını istismar ederek, geri kitlelerin geniş katmanları arasında destek bulurlar.

Köktendincilik tehdidini yıldıran tek güç işçi sınıfının devrimci hareketidir. Pakistan’da her tarihi dönüm noktasında, ne zaman sınıf mücadelesi ortaya çıksa, köktendinciler hem politik hem de sosyal arenada köşeye sıkıştı. Pakistan’da devrimci bir kitle hareketinin ardından yapılan 1970 seçimleri esnasında, köktendinciler yenildiler. Bu, tüm sağ partilerin hep birlikte ittifak yapmalarına rağmen oldu; ve mesele kafirlikle İslam arasındaki bir maça dönüştü. İmam’ın tüm önde gelen uleması; Kabe’nin (Mekke, Suudi Arabistan) önde gelen din adamlarından en eski İslam üniversitesi olan Kahire’deki El-Ahzar’ın önde gelen din adamlarına kadar herkes “anti-sosyalist” İslami ittifaka resmi şükranlarını sundular. Ancak kitleler yine de seçime devrimci bir programla adaylığını koyan PPP’ye oy verdi.

Bugünkü durumda köktendinciler, dönüp dolaşıp, yeni buluşları olan anti-Amerikan ve anti-emperyalist söylemi yineliyorlar. Kitleler, IMF ve Dünya Bankası’nın himayesi altındaki emperyalist devletlerin uyguladığı şiddetli sömürünün farkındalar. Aynı zamanda, “seküler”, “liberal” ve milliyetçi güçlerin birçoğu, dünya ölçeğinde ABD emperyalizmi tarafından sürdürülen demokratik (burjuva) sistemi kabul ediyor. Eğer köktendincilik kitleler için bir tehditse, ABD emperyalizmi daha küçük bir şeytan değildir. İslami köktendinciliğin karşısına panzehir olarak, mevcut sosyoekonomik temellere dayanan “demokratik”, “liberal” ve seküler politikaları çıkarmak anlamsız olduğu gibi, bu politikalar köktendincilikle savaşta bir kitle desteği kazanamazlar. Üstelik emperyalizmin gittikçe artan sömürüsüyle birlikte, bu toplumlarda reformlar bile bir ütopyaya dönüşür. Ezilen kitleler, zaten sömürücü sınıflara ait olan ve bu nedenle son tahlilde emperyalizmin yardakçıları olan “Demokrasi”, “Sekülarizm” ve “Liberalizm” alimleriyle değil, bu emperyalist sömürünün ağır saldırısıyla yüzleşmek zorundadır.

Örneğin Cezayir’deki gibi, iktidarın köktendinciler tarafından ele geçirilmesi, devlet ve egemen sınıfın belli kesimleri için ciddi bir tercih durumu yaratacaktır. Pakistan’da askeri tesislerde masrafın kısılması için ABD’nin gittikçe artan baskısı, bir sınıf hareketinin yokluğunda kitlelerin yoksulluk ve sefaletinin gittikçe artmasıyla birlikte, ordunun yüksek rütbeli belli kesimleriyle ABD emperyalizmi arasında daha şimdiden bir gerilim yaratıyor. Benazir hükümeti popülerliğini ve kitle desteğini oldukça hızlı bir şekilde kaybedebilir. Sağcılar ve köktendinciler belirli bir aşamada, oldukça gerici bir karaktere sahip olabilecek bir kitle hareketi yaratabilir. Bir genel seçim zaferi sayesinde yapıştırıcı bir güç olarak iktidara gelmeleri olasılığının uzak olmasına rağmen, köktendinciler yine de şiddeti tahrik etmeye devam edecek ve Benazir hükümetinin dengelerini bozmaya çalışacaklardır.

Kapitalist bir yolda, Benazir önderliğindeki PPP koalisyon hükümeti, köktendincilikle ilgili çok fazla bir şey yapamaz. Bunların toplumsal ağırlıkları esas olarak, Benazir’in bugünkü politikalarıyla çare bulamayacağı az gelişmiş ve bozuk sosyoekonomik koşullardan kaynaklanmaktadır. Benazir’i Mollaları yatıştırmaya zorlayan da işte onun demokratik liberalizminin bu zayıflığıdır. İslami jestler için umutsuz girişimleri, aslında kara irtica güçlerine karşı politikalarının zayıflığını gösterir. Kargaşadaki artış ve durumu kontrol etmek için PPP hükümeti tarafından geliştirilen ordunun boyutundaki büyüme, onun için işleri daha da kötüleştirebilir. Yangının iyice büyüdüğü bir durumda, ordu daha fazla baskı için kullanılırsa, bu, askeri kurumlarda daha büyük çatlaklarla sonuçlanabilir. Bu, sonuçta, vaktinden önce bir patlamaya neden olabilir ve askeri bir diktatörlüğü yeğleyen kesimler, ordunun subay kastı içinde büyük destek bulabilir. Diğer taraftan ABD emperyalizmi ve ordu arasındaki çatışmanın gittikçe artmasıyla birlikte, gerici subay kastındaki daha fazla subay köktendincilik yönünde hareket edebilir. Bu, köktendincilik taraftarı kanlı bir anti-emperyalist darbeyi hızlandırabilir. Böyle bir gelişme, –ordunun birbiriyle mücadele eden kesimleriyle– bir iç savaşa da yol açabilir. Diğer taraftan bazı ordu generalleri İslami bir söylem kullanarak kendi diktatörlük rejimlerini toplumun ilkel kesimlerine dayandırmak için Saddam ve Ziya’yı taklit edebilirler. Ancak Afganistan örneği, böyle bir gelişmenin tüm bölge için bir felaket olacağını göstermektedir. Böyle bir olasılık birçok faktöre ve olayların gelecek dönemdeki yönüne bağlıdır. Bu nedenle köktendincilikle mücadele etmek için, içinde beslendiği sosyoekonomik koşullara saldırmak ve yok etmek zorunludur. Kapitalist bir toprak ağalığı düzeni içinde, yoksulluğu, sefaleti, suçu ve hastalıkları yok edebilecek ekonomik ve sosyoekonomik temelleri geliştirmek imkânsızdır. Varolan sistem hiçbir şekilde, sıradan insanların hayatlarını dönüştürmek için gerekli olan su, elektrik, sağlık, eğitim, ulaşım, barınma ve diğer hizmetleri sağlayabilecek böyle bir ekonomik temel sağlayamaz.

Benzer biçimde, emperyalist sömürüye ve toprak ağalığının ve kapitalizmin angaryasına saldıran politik bir program, köktendincilikle ciddi bir şekilde savaşmak için zorunludur. Kapitalizmi yıkmayı hedefleyen, ayrıntılarıyla işlenmiş bu tür bir program ve perspektif olmaksızın, köktendincilik gibi dehşet verici tehlikelere karşı bir hareket inşa edilemez. Öte yandan böyle bir hareket sadece proletaryanın önderliği altında, sınıfsal bir temelde inşa edilebilir. Çünkü proletarya, tüm ulusları, dini grupları ve toplumun diğer katmanlarını birleşik bir hareket içinde toparlayabilecek tek sınıftır. Sadece böyle bir sınıf mücadelesi hareketi toplumun ilerlemesi için, ırk, renk, inanç, kast, din, milliyet farklılıklarını ve geçmişe ait diğer önyargıları kesip atabilir. Fakat böyle bir hareketin nihai hedefi toplumun sosyal dönüşümü olmalıdır. Aksi takdirde hiçbir şey ifade etmez. Bu nedenle son tahlilde insanlık köktendinci tehditten ancak bir sosyalist devrim yoluyla kurtarılabilir. Geçmişte böyle hareketler ortaya çıktı, yakın bir gelecekte yeniden ortaya çıkacaktır. Yakın tarihten öğrendiğimiz şey, böyle hareketlerin çürümüş bir düzende burjuva “liberalizmi”, burjuva “demokrasisi” ve burjuva “sekülarizmi” hatları üzerinde sapmasının önümüzdeki çalkantılı dönemde felaket anlamına geleceğidir. Geçmişin ve bugünün deneyimleri temelinde bugünün tarihsel görevi, toplumu, bugün insanlığı ileri götürebilecek olan tek yol olan demokratik sosyalizm çizgisinde dönüştürmektir.


[Bu yazının İngilizce orijinali www.marxist.com adresinde yer almaktadır.]

 


[1] Sekülarizm: Yaşamın dinsel ve uhrevi değil, dünyevi temellerde düzenlenmesini savunan anlayış. Zaman zaman laiklikle eşanlamlı olarak da kullanılmasına rağmen, genel olarak kapsamı daha geniştir.