“Tek Bir Ordu, Tek Bir Bayrak, Tek Bir Hedef”



Avustralyalı işçilerin 1856’da sekiz saatlik işgünü taleplerini hayata geçirmek için gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar vermelerinden esinlenen 1 Mayıs düşüncesi, bir uluslararası işçi günü olarak o günden bugüne tüm dünyada kabul görmeye devam ediyor. Dünya çapında bir sınıfın parçası oldukları duygusunu işçilerde pekiştiren 1 Mayıs, kapitalizmin derinleşen krizinin ve emperyalistler arasındaki kanlı hegemonya savaşının etkilerinin dünya çapında hissedildiği günümüz koşullarda, bir kez daha kitlelerin kendi talepleri ile alanlara dökülmelerine vesile olacak. Dünya proletaryası, bayramını, uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma gününü kutlayacak. 1 Mayıs yine proleter kitleleri canlandırıp, sömürünün olmadığı sınıfsız bir dünyayı yaratma umutlarını tazeleyecek.

Uluslararası işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı verdiği kurtuluş mücadelesinin simgesi olan 1 Mayıs, tarihsel kökeni itibarıyla, mücadele eden proletaryanın devrimci yaratıcılığının göstergelerinden birisi aynı zamanda. Dünyanın her yerinde eşzamanlı olarak işçilerin eylem yapmaları fikri, sekiz saatlik işgünü mücadelesinin aracı olarak gündeme gelmiş ve bu talebin pek çok yerde hayata geçirilmesini sağlamıştı. 1 Mayıslarla yaygınlaşan kitleler halinde iş bırakıp kendi taleplerini burjuva sınıfa haykırma yönteminin sağladığı özgüven, işçi sınıfı mücadelesinin ilerlemesinde önemli bir kaldıraç oldu.

Yenilgiler ve kazanımlarla dolu sınıf mücadelesi tarihinin deneyimleri sayesinde zenginleşen anlamıyla 1 Mayıs, bugün sekiz saatlik işgünü mücadelesinin aracı olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Ağır bir yenilgi döneminin ardından, yavaş yavaş da olsa yeniden belini doğrultmaya başlayan uluslararası işçi sınıfının ve devrimcilerin, proletaryanın enternasyonal bir güç olarak kendini gösterdiği bu önemli deneyimin tarihinden öğrenecekleri çok şey var.

Sekiz Saatlik İşgünü Mücadelesinden Sosyalizm İçin Mücadele Gününe

1856 yılında Avustralya’da ve 1880’li yılların başlarından itibaren ABD’de işçiler çeşitli etkinliklerle “emek günleri” kutlamaya başlamışlardı. Düzenlenen etkinliklerin proleter kitlelerdeki coşkuyu ve heyecanı arttırması, ABD’li işçi liderlerinin zihninde bir fikrin canlanmasını sağladı; sekiz saatlik işgünü mücadelesini yükseltmek ve bu konuda işçilerin kararlılığını sergilemek için bir günlük grev yapmak. Bu fikrin genel olarak kabul görmesinin ardından, İşçi Sendikaları Federasyonu 1886 yılının 1 Mayıs’ı olarak belirlediği grev gününe kadar tüm sendikalardan sekiz saatlik işgünü mücadelelerini yoğunlaştırmalarını istedi.

Öncü işçilerin ve devrimcilerin aylar süren etkili hazırlıkları sayesinde 1 Mayıs 1886’da tüm ülkede 350 bin işçi greve çıktı. İşçi sınıfının böyle görkemli bir şekilde ayağa kalkmasından ürken kapitalistler, bu uyanışı ezmek için saldırıya geçtiler. Polisin ateş açması sonucu yaralanmalar ve ölümler oldu. Ancak bir kez ayağa kalkan işçi sınıfını durdurmak kolay değildi. Gösteriler ertesi günlerde de sürdü. Özellikle Chicago’da sert mücadeleler yaşanıyordu. 3 Mayıs günü düzenlenen mitingde açılan ateş sonucu 6 işçi öldü. 4 Mayısta ise sekiz saatlik işgünü ve ücret artışı talebiyle greve katılan ve bu yüzden işten atılan McCormick Harvester fabrikasının 1400 işçisi grev kırıcıların üzerine yürüyünce polisin ateşiyle karşılaştı. Orada da 4 işçi ölmüş, onlarcası yaralanmıştı. Bu olaylardan sonra işçi sınıfına daha fazla terör uygulanmaya, bilinçli, sosyalist işçiler tutuklanmaya başlandı. Olaylardan sorumlu tutulan sekiz işçi önderi ölüm cezasıyla yargılandı. Bir buçuk yıl süren dava boyunca, sadece Amerika’da değil, tüm dünyada protesto gösterileri ve imza kampanyaları düzenlendi. İşçi önderlerinin idamının önüne geçilmeye çalışıldı. Ne var ki, göstermelik bir mahkemede, mesnetsiz iddialarla suçlu oldukları ilan edilen 4 işçi önderi, 1887 yılının Kasım ayında idam edildi. İşçi önderlerinden biri ise kaldığı hücrede “ölü bulunmuş”tu!

1 Mayıs 1886’yı izleyen yıllarda, burjuvazinin baskı ve terör dalgasına, sosyalistlerin siyasal mücadelesi ve işçilerin yeni ve daha etkili sendikal örgütlenmeler yaratma çabaları ile karşı konulmaya çalışıldı. Amerikan İşçi Federasyonunun (AFL) yeniden toparlanması iki yıl sürdü. Aralık l888’de St. Louis’de yapılan AFL kongresinde, sekiz saatlik işgününe yönelik mücadelenin canlandırılması kararı alındı ve 1890 1 Mayıs’ı sekiz saatlik işgününü patronlara dayatma günü olarak belirlendi. Sonuç bildirgesi, yönetim kuruluna etkin bir kampanya düzenleme görevi verdi. Sekiz saatlik işgünü için kitlesel gösterilerin gerçekleştirileceği eylem günleri belirlendi. Kampanya 1 Mayıs 1890’da yapılacak geniş katılımlı bir genel grevle doruğa ulaşacaktı.

AFL’nin başlattığı kampanya son derece militandı. 1889’da Washington’un doğum gününde, tüm ülkedeki 240 kitlesel mitingde işçiler Federasyonun St. Louis Kongresinin eylemini onaylayan önergeleri benimsediler. Bağımsızlık Gününde 311 şehir ve kasabada gösteriler gerçekleşti; Emek Günü’nde sekiz saatlik işgünü talebiyle yapılan mitinglerin sayısı 420’den fazlaydı. Kasım 1889’da AFL elli binden fazla broşür, yarım milyondan faz1a bildiri dağıtmış, ülkedeki önemli liderlere bin iki yüz kişisel mektup göndermişti.

İşçi hareketinin 1889’da içinde bulunduğu durumu ele alan AFL, mevcut koşullarda 1 Mayıs 1890’da genel greve gitmelerinin yanlış olacağı sonucuna vardı. Mevcut koşullarda uygulanacak en iyi stratejinin aynı anda birkaç sendikanın greve gitmesi olduğuna karar verildi. Kararlı bir mücadele sürdürebilecek bir ya da iki sendika öncülük edecek ve işçi hareketinin geri kalan kısmının yardımıyla kendi iş alanlarında sekiz saatlik iş günü hakkını kazanacaklardı. Bundan sonra her 1 Mayıs’ta diğer bir veya birkaç sendika da aynı yolu izleyerek grev yapacak ve işverenler genel olarak sekiz saati kabul edene dek mücadele sürecekti. Çeşitli üye sendikalarda kararı tartışıldıktan sonra, AFL Yürütme Kurulu Mart 1890’da sekiz saat bayrağını taşıması için marangozları seçti; onları Birleşik Maden İşçileri izleyecekti. Marangoz ve Doğramacılar Sendikası sekiz saat mücadelesi için büyük bir grev fonu oluşturmuştu ve işçi hareketinin geri kalan kısmıyla birlikte bu mücadeleyi vermeye tümüyle hazırdı. Sendikanın büyük grev fonu AFL’ye bağlı diğer sendikalardan gelen ek fonlarla da desteklendi. Birçok sendika marangozlara nakit yardımda bulunma ve 1 Mayıs gösterilerine katılma kararı aldı.

İşçiler Tüm Dünyada Sekiz Saatlik İşgünü Talebiyle Sokakta

1 Mayıs’ta ABD’de, AFL birçok şehirde Sosyalist İşçi Partisi ile ortak eylem yaptı. Chicago’da düzenlenen ortak mitinge 30 bin işçi katıldı. Yürüyüşte yüze yakın sendika temsil ediliyordu ve başlarında greve çıkan 6 bin marangoz ve doğramacı vardı. Marangozların taşıdığı dövizlerden birinde “Savaşla Değil Emekle Yaşıyoruz” yazıyordu. Bir diğerinde ise “Ücret Köleliğine Son”. New York’ta yetmişten fazla sendikanın üyeleri, “Patronlara Hayır”, “Ücret Köleliği Kalkmalı”, “İşçi Hareketindeki Bir Sonraki Adım Sekiz Saat Hakkıdır”, “Nihai Hedef Sosyalist Ülkeler Topluluğu” gibi sloganlar ve bayraklarla sokaklara döküldü. Mitingde, “işgününü sekiz saate indirmek acil gerekliliktir, bu amaca ulaşmak için bütün işçi mücadelelerine sempati ve desteğimizi sunuyoruz” denerek, “bütün ülkelerin proleterleriyle seslerimizi birleştirelim” kararı benimsendi. Karar, hem AFL’yi hem de İkinci Enternasyonal’in Paris Kongresini, “tam zafer elde edilene kadar durdurulmayacak olan yeni ve son bir sekiz saat hareketi”ni başlattığı için övüyordu. Birçok ülkede aynı anda yapılan yürüyüşlerden gururla söz ediliyor ve sekiz saat için mücadele eden herkese, “proleter hareketin nihai amacını, ücret köleliğinin yıkılmasını göz ardı etmemeleri” gerektiği hatırlatılıyordu.

1890’ın kazanımları şaşırtıcıydı. 46 bin marangoz, bağlantılı inşaat işkollarındaki binlerce emekçiyle birlikte sekiz saat hakkını kazandı; 30 bin marangoz da dokuz saati elde etti. Sendikaya birçok yeni üye kaydedildi. 14 Mart ile 14 Temmuz 1890 tarihleri arasında 142 şube kuruldu ve yıl içinde yeni üyeler kazanılarak 1889’daki 3.078 üye sayısı çok aşıldı. Eylemin etkisini hisseden tek sendika bu değildi. Ülkenin tüm sendikaları üye sayılarını büyük oranda arttırmışlardı. 1 Mayıs 1890 ve sonrasındaki grevlerde, yüz binlerce işçi, ücret artışı ve daha kısa işgünü hakkını elde etti.

ABD’de bütün bunlar olurken, Avrupa’da da işçi hareketi güçleniyor ve canlanıyordu. İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki işçi örgütleri ABD’li işçilerin kararlılığını desteklediler ve mücadeleyi yükseltmek için adımlar attılar. 1864’te Londra’da kurulan ve 1876’da Philadelphia’da dağılan Birinci Enternasyonal’in yerine yeni bir enternasyonal inşa etmek için Paris’te 1889 yılında toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi, sekiz saatlik işgünü talebi için mücadeleyi en önemli gündem olarak belirledi. Bunun üzerine Fransız sendikalarının temsilcisi, Bordeaux’lu işçi Lavigne, bu talebin tüm ülkelerde aynı gün gerçekleştirilecek bir iş bırakma eylemi ile dile getirilmesini teklif etti. Kabul gören karar şöyleydi:
“Belirli bir günde büyük bir uluslararası eylem düzenlenecek, bu gösteride tüm ülke ve şehirlerdeki işçiler aynı anda devlet yetkililerine seslenerek sekiz saat hakkını ve Uluslararası Paris Kongresi’nin diğer kararlarını uygulamalarını talep edeceklerdir. Böyle bir eylemin Amerika İşçi Federasyonu’nun St. Louis’deki Aralık 1888 kongresinde 1 Mayıs 1890 olarak belirlemesinin ışığında, 1 Mayıs uluslararası gösteri günü olarak benimsenmiştir.” Böylece Kongre ilk Uluslararası 1 Mayıs eyleminin fitilini ateşlemiş oldu.

Alınan bu karar tüm dünyada etkin bir şekilde uygulandı ve 1 Mayıs 1890’ın yaygın olarak kutlanması sağlandı. London Times, 2 Mayısta yayımlanan sayısında “işçilerin aynı anda yapılan eylemleri gerçekten de birçok Avrupa ülkesinin sınai merkezlerinde gerçekleşti. Londra, Paris, Madrid, Barselona, Valencia, Seville, Lizbon, Kopenhag, Brüksel, Budapeşte, Berlin, Prag, Turin, Cenevre, Lugarno, Varşova, Viyana, Marseille, Reims, Amsterdam, Stockholm, Helsinki gibi büyük şehirlerde ve Küba, Peru ve Şili’de gösteriler yapıldı” diye yazıyordu.

Almanya’da birçok sendikanın Paris Kongresinin çağrısına uymasıyla birlikte, işçiler arasında 1 Mayıs 1890’da iş bırakma eylemine katılma eğilimi daha da büyüdü. Bütün ulusların işçilerinin aynı gün gösteriler yapma kararı almaları büyük coşku yaratmıştı. Sosyalistlerin gösteri ve diğer etkinliklerini yasaklayan yasanın 25 Ocak 1890’da kaldırılmasından sonra bu coşku dev boyutlara ulaştı. Gelişmeleri kontrolleri altına almak isteyen Almanya’daki kapitalistler 1 Mayıs’ta yapılacak grevleri önlemek için örgütlenmeye başladılar. Nisanın üçüncü haftasında kurulan Hamburg-Altona İşverenler Birliği, tüm üyelerinin imzaladığı bir basın bildirisinde, kuruluş amacını “1 Mayıs’ta sosyal demokrat eylemin sonucu olarak işi bırakan ya da geçici olarak durduran işçilerin sözleşmesini 2 Mayısta feshetmek” olarak açıklıyordu. Diğer şehirlerdeki işveren örgütleri de benzer tehditler savuruyorlardı. Leipzig Sanayiciler Birliği, 1 Mayıs’ta eylem yapmaya kalkan işçilerin en az sekiz hafta işten uzaklaştırılacağı ve daha düşük bir ücretle yeniden işe alınacağı uyarısı yaptı.

13 Nisan 1890’da Berlin’deki Avusturya elçisi, Şansölye’nin kendisine “1 Mayıs’ta iş bırakan tüm Kraliyet ve Devlet çalışanlarına ya ihbarsız işten atma ya da para cezası şeklinde sert misillemelerde bulunulacağını” söylediğini bildirdi. Ayrıca bütün miting ve gösterilerin yasaklanmasına da karar verilmişti.

Hükümet yetkilileri ve işverenlerin tehditlerine karşın, 1 Mayıs 1890 Almanya’daki hemen bütün sanayi bölgelerinde ve birçok kasabada kutlandı. Yüz bin kadar işçi Berlin, Bremen, Dresden, Frankfurt, Hamburg, Leipzig, Münih ve birkaç başka şehirde greve gitti. Hamburg’da 30 bine yakın sayıda işçi greve çıktı.
Alman işçilerinin büyük bir çoğunluğu, eşleri ve çocuklarıyla açık hava festivalleri ve kısa yürüyüşlerle 1 Mayıs’ı kutladı. Birkaç şehirde polis şehir içi bölgelerde yürüyüş ve mitingleri yasakladığı için, işçiler bayramlarını banliyölerde kutlamak zorunda kaldılar.

Greve giden işçiler burjuvazinin saldırısı ile karşılaşmakta gecikmedi. Hamburg’da 20 bin işçi işten atıldı ve bütün sendika üyeleri, işverenlerden, sendikalarını terk etmezlerse işten atılacaklarını bildiren kâğıtlar aldılar. Sendikalar buna üyelerini greve çağırarak yanıt verdi; çok geçmeden binlerce işçi yaz sonuna kadar sürecek bir mücadelenin içine girdi. İşçiler sendika üyelerini sendika karşıtı sözleşmeyi imzalamaya zorlama çabalarını boşa çıkardı, ama yapılan harcamalar Hamburg’daki sendikaları zayıflattı. Bu mücadeleler içerisinde merkezi bir sendika hareketine duyulan ihtiyacın kavranması, Kasım 1890’da Almanya Genel Sendikalar Komisyonunun kurulmasının yolunu açtı.

İngiltere’de 1 Mayıs’ta düzenlenen gösteriler çok büyük değildi; asıl büyük gösteri 4 Mayıs Pazar günü gerçekleştirildi. Sadece Londra’da 350 ilâ 500 bin arasında işçi eylem yapılmıştı; The Times bu eylemin “modern dönemin en büyük gösterisi” olduğunu yazıyordu. Londra’daki Hyde Park’ta yapılan dev mitingde, “işçilerin tam kurtuluşuna giden yolda en acil adımın uluslararası ölçekte sekiz saatlik işgünü olduğu” doğrultusunda bir karar alındı ve bütün ülkelerin hükümetleri yasalarla sekiz saatlik işgünü hakkını tanımaya çağrıldı.

Mitingdeki konuşmacılardan sendika lideri John Burns, “İşçiler neden sekiz saati talep ediyor?” diye sorup kendi sorusunu şöyle yanıtlıyordu: “Çünkü işçiler sekiz saati İngiltere’deki emekçilerin ağır koşullarının neden olduğu aşırı çalışma, yoksulluk ve aşağılanmanın bir hafifleticisi ve çalışanların aşırı çalışma saatlerini azaltarak işi olmayan binlerce kişiye iş verme olanağı olarak görüyorlar… Binlerce kişi işsizken, Londra’da istememelerine karşın aşırı çalışarak erkenden yaşlanan yüzbinlerce işçi var.”

“Viyana’yı Proletarya Yönetti”

Avusturya’daki burjuvazi de diğer ülkelerdeki sınıfdaşları gibi, 1 Mayıs’ta iş bırakmalara karşı birleşmekte gecikmemişti. İşçilere, iş bırakmanın ticaret ve sanayi kurallarının bir ihlali olacağını ve işveren tarafından tazminatsız işten çıkarma ve tutuklanmayla sonuçlanabileceğini söylüyorlardı. 1 Mayıs’tan önce burjuva basın tüm gayreti ile Viyanalı işçileri sindirmeye çalıştı. Neu Freie Presse şöyle yazıyordu: “Ordu hazır bekletiliyor, evler kapatıldı, bir kuşatma durumunda kullanılacak erzaklar depolandı, işler durmuş halde, kadın ve çocuklar sokağa çıkmaya cesaret edemiyor ve tüm halk üzerinde büyük bir gerginlik var.”

1 Mayıs 1890’da Viyana, sessiz sokakları, kapalı dükkanlarıyla ölü bir şehri andırıyordu. Küçük-burjuvalar ortadan yok olmuştu. Tüm kolluk güçleri harekete geçirilmişti. Ancak Avusturya işçileri sinmediler. 1889 Paris Kongresinin delegelerinden sosyalist Victor Adler, “Hiçbir güç 1 Mayıs’ta iş bırakmamızı engelleyemez” diye yazıyordu. “Ne polis, ne de asker bizi çalışmaya zorlayabilir.” İşçiler bu çağrılara ve alınan kararlara uydular. Sosyalist ArbeiterZeitung, “Belki de hiçbir yerde” diye yazıyordu coşkuyla “1 Mayıs bu kadar görkemli ve disiplinli kutlanmamıştır. Burada, özellikle de Viyana’da, tam bir iş bırakma gerçekleştirildi. Çeşitli kaynaklara göre, tek bir fabrikanın bulunduğu en uzak, en önemsiz küçük yerlerde bile kutlamalar oldu. Mitinglerin sayısı ... yüzleri buluyor, eğlence ve yürüyüşlerin de... Hiçbir yerde sorun çıkmadı.” Mitinglerden sonra yüz binden fazla Viyanalı iş­çinin katıldığı görkemli bir yürüyüş yapıldı. Katılanlardan biri daha sonra, “O gün Viyana’yı proletarya yönetti” diye yazıyordu.

Bu eylemlerin ardından işçilerin koşullarında bazı iyileşmeler gerçekleşti. Fabrikalarda işgünü on saate indi; ücretler artırıldı ve sendika komiteleri işçi koşullarını görüşmek üzere işverenlerle bir araya geldi. Bazı durumlarda bu gelişmelerin geçici olduğu ortaya çıktı; çok sayıda işveren panik durumundan sıyrılınca verdikleri tavizleri geri aldılar. Ama 1 Mayıs’tan hemen sonra bir İşçi Partisi kuruldu. Partinin 1 Mayıs’a ilişkin değerlendirmesi şöyleydi: “1 Mayıs 1890’ın önemi büyüktü, çünkü işçi sınıfının siyasal bağımsızlık duygusunu ne kadar geliştirmiş olduğunu kanıtladı... Ancak 1 Mayıs sayesinde gözlerimizi açabildik ve yeni dayanışmamızı bozmayı amaçlayan düşmanlarımızın çabalarının yararsız olduğu ortaya çıktı.”

Engels, Komünist Manifesto’nun dördüncü Almanca baskısına yazdığı önsözde 1 Mayıs 1890’a atıfta bulunarak, bu kadar çok ülkede eylem yapan yüzbinlerce işçiden duyduğu coşkuyu dile getiriyordu: “Bugün ben bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika proletaryası ilk kez tek bir ordu halinde, tek bir bayrak altında ve tek bir acil hedef uğrunda, yani … sekiz saatlik işgününün yasal olarak tanınması uğrunda seferber olmuş, savaş güçlerini denetliyor. Günümüzün soluk kesici görünümü, bütün ülkelerin işçilerinin bugün gerçekten birleşmiş olduklarını bütün ülkelerin kapitalistlerine ve toprak sahiplerine gösterecektir. Keşke Marx şimdi yanımda olsaydı da, bunu kendi gözleriyle görebilseydi!”

İşçi sınıfının haklarını mücadelelerle elde edebileceğini ve ancak hazırlıklı olarak giriştiği mücadelelerden sonuç alabileceğini gözler önüne seren ilk 1 Mayıs gösterileri, kitle grevlerinin sınıf mücadelesinde ne kadar önemli bir yer tutacağının da ilk işaretlerini veriyordu. Sonraki yıllarda işçi sınıfının diğer mücadele deneyimleri ile zenginleşen 1 Mayıs, proletaryanın uluslararası birliğinin bir ifadesi ve sosyalizm mücadelesinin bir aracı olarak daha yaygın biçimde kutlanılmaya devam etti.

Türkiye’de 1 Mayıslar

1 Mayıs geleneği işçi hareketinin gelişmesiyle birlikte elbette Türkiye’de de karşılığını buldu. 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle sağlanan görece özgürlükçü ortam sayesinde 1909’da Osmanlı Devletinin sınırları içerisinde ilk defa 1 Mayıs kutlamaları gerçekleşti. Üsküp’te Bulgar, Sırp ve Türk işçilerin katılımıyla kutlanan ilk 1 Mayıs’ta işçiler ellerinde kızıl bayraklarla yürüyorlardı. Selânik’te ise Bulgar sosyalistleri dağıttıkları bildirilerde, herkese seçme ve seçilme hakkı tanınması, emeği koruyacak yasaların çıkarılması ve grev mevzuatının değiştirilmesi istemlerini dile getiriyorlardı. 1910 ve 1911 yıllarında da, I Mayıs, Selânik, Üsküp, Edirne ve İstanbul şehirlerinde kutlanacaktı.

1 Mayıs 1911’de Selânik’te, 14’ten fazla sendikaya mensup 2 binden fazla Yahudi, Bulgar, Yunan ve Türk işçinin katıldığı gösterilerde, dört ayrı dilden konuşmalar yapılmış, yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakmışlardı. 1912’de yine Selanik ve İstanbul’da kutlandı 1 Mayıs. Selânik’teki gösterilere 7 bini aşkın işçi iş bırakarak katılmıştı. Bir parkta toplanmak isteyen göstericiler asker, jandarma ve polis tarafından dağıtılıyordu. 1913 yılında itibaren, getirilen yasaklamalar ve patlak veren Birinci Emperyalist Dünya Savaşı nedeniyle 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştirilemedi.

Savaşın bitimiyle birlikte, henüz çok zayıf durumda bulunan işçi sınıfı ağır sorumluluklarla karşı karşıya kalmıştı. Osmanlı Devleti savaştan mağlup çıkmış ve toprakları işgal edilmişti. Emperyalist işgalcilere karşı duyulan haklı nefret işçiler arasında da geniş yankı uyandıracaktı. 1 Mayıs 1921’de İstanbul işgal altındaydı. İşgal kuvvetlerinin uyarı ve yasaklamalarına rağmen, Saraçhanebaşı’nda toplanan binlerce işçi, Hürriyet-i Ebediye Tepesine dek süren yürüyüşte işçi sınıfının ulusal ve uluslararası istemlerini haykırmışlardı. Gösteride söz alan işçi önderleri, 1 Mayıs’ta tüm dünya işçilerinin sermayenin egemenliğine karşı verdikleri mücadeledeki kararlılıklarını belirten konuşmalar yapmışlar, vapur, tramvay ve fabrika işçileri iş bırakmışlardı.

1 Mayıs 1923’te ise İstanbul reji tütün işçileri grev yapmaya ve Adapazarı’nda kurulu olan askeri fabrikalardaki işçiler 1 Mayıs’ı İşçi Bayramı olarak kutlamaya karar vermişlerdi. Birçok yerli ve yabancı işletmede çalışan işçiler de greve çıktılar. Bunların arasında askeri fabrikalar, demiryolu işçileri, Ankara mürettipleri, fırıncılar, İstanbul tramvay, telefon, tünel, gazhane işçileri vardı. İleri sürdükleri istemler arasında, yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, 8 saatlik işgünü, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı vardı. Fakat daha 1 Mayıs gösterilerinden önce, Nisan ayında, basında “memlekette ihtilâl çıkarmak isteyen bazı komünistler tevkif edildi” haberleri yer aldı. 1 Mayıs bildirilerini dağıtmak isteyen devrimciler tutuklandı. “Türkiye Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine karşı halkı isyana teşvik ettiği” gerekçesiyle yaygın tutuklamalara girişiliyordu. Ancak tüm baskı ve engellemelere rağmen İstanbul, Adapazarı, Ankara ve İzmir’de yine gösteriler gerçekleştirilecekti.

Bir yıl sonra, 1924’de, 1 Mayıs ağır baskılara rağmen kitlesel ve örgütlü bir şekilde kutlandı. Ankara’da, aralarında askeri fabrika ve demiryolu işçilerinin de bulunduğu kalabalık bir emekçi topluluğu, ellerinde “8 saatlik işgünü”, “Hafta tatili”, “1 Mayıs işçi bayramı” gibi pankartlarla yürüyüşe geçti. Yürüyüşün başını çeken işçilerin hemen arkasından Ankaralı esnaflar, emekçiler ve aydınlar geliyordu. “Halka demokratik tüm haklar tanınmalıdır haykırışlarıyla o muhteşem kalabalık Meclisin önünden geçti. Meclis önünde yapılan konuşmalarda, Meclisten iş kanununu bir an önce çıkarması talep edildi. Aynı akşam düzenlenen bir kapalı salon toplantısında ise bir işçi piyesi oynandı. Arkasından geniş tutuklamalar başlatıldı. 1 Mayıs günü 8 saatlik işgünü için bildiri dağıtanlar ve daha birçokları zindanlara atıldı. O dönemin sendika konfederasyonu olan “Amele Teali Cemiyeti” dağıtıldı. 1 Mayıs üzerine yayın yapan Çelik Kol gazetesi toplatıldı.

Cumhuriyet tarihinin ilk otuz yılı, işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal haklarından tamamen mahrum bırakıldığı ve baskı altında tutulduğu yıllardır. Bu dönem aynı zamanda, büyük kapitalist işletmelerin ve bankaların bizzat devlet tarafından kurulduğu ve devlet eliyle yerli bir burjuva sınıfının beslenip yetiştirildiği bir dönemdir. Bu dönemde devlet, kapitalizmin ve yerli burjuva sınıfının gelişmesi için her türlü yardımı yaparken, diğer taraftan, sayısı gün geçtikçe artan işçi sınıfının örgütlenmesini ve ekonomik-siyasal mücadele vermesini engelleyecek yasakçı düzenlemeleri getirmeyi de ihmal etmemişti. Bu tek partili burjuva iktidarı döneminde, Türkiye işçi sınıfı, ne toplusözleşme yapma hakkına, ne grev hakkına, ne de gerçek bir sendikalaşma hakkına sahip olabilmişti. Cumhuriyetin ilanından sonra işçiler, bir iş kanununun çıkabilmesi için on üç yıl, sendika kurabilmek için yirmi dört yıl beklediler. Burjuva meclisinden bir toplusözleşme ve grev hakkının çıkabilmesi içinse tam kırk yıl beklemek zorunda kalacaklardı.

Türkiye burjuvazisi, işçi sınıfının dünya işçileriyle olan kopmaz bağlarını simgeleyen 1 Mayıs’ın her yıl sermayenin egemenliğine karşı kitlesel gösterilere dönüşmesinden korktu. Her yönüyle uluslararası ve tarihsel bir içeriği olan 1 Mayıs’ın anlamını çarpıtmaya çalıştı. Örneğin 1935 yılında çıkartılan bir yasayla, işçilerin birlik ve mücadele günü olan 1 Mayıs, “Bahar ve Çiçek Bayramı” adıyla genel tatil günü kabul edilmişti. Ancak yasaya göre burjuvalar bu tatil gününde işçilere herhangi bir ücret de ödemeyeceklerdi. Fakat Türkiye işçi sınıfı 1 Mayıs’ı yaşatmasını bildi.

1925’den sonraki yıllarda da 1 Mayıs İstanbul’da, Sakarya’da, Eskişehir’de, Adana’da ve İzmir’de küçük gruplar halinde gizlilik içinde kutlanmıştır. Baskılar, devlet terörü ve zindanlar da işçi sınıfının bu geleneği unutmasına yetmemiştir. Fakat ağır baskı ve sindirme koşulların da etkisiyle, Türkiye’de 1 Mayıslar 1976 yılına dek ne yazık ki kitlesel bir şekilde kutlanamamıştır.

1 Mayıs 1976

1970’li yıllar ekonomik ve siyasal gelişmeler bakımından Türkiyeli kapitalistlerin en bunalımlı yılları oldu. Sınıf mücadelesinin yoğunlaştığı bu dönemde yeni katılımlar, grev ve direnişlerle DİSK işçilerin sendikal alandaki umudu haline gelmişti. Özellikle Milliyetçi Cephe iktidarının işçi sınıfına yönelik baskılarını ve terörünü arttırdığı koşullarda DİSK mücadeleci yapısı ile öne çıkıyordu. İşte böyle bir ortamda DİSK 1 Mayıs’ı uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kutlayacağını açıkladı.

DİSK 1 Mayısın görkemli bir gösteri olması için yoğun bir hazırlık faaliyeti yürüttü ve 1 Mayıs, İstanbul Taksim Meydanında, o zamana kadar görülmemiş kalabalıkta bir yürüyüş ve mitingle kutlandı. O gün DİSK’e bağlı işçi sendikalarının, bazı bağımsız veya Türk-İş’e bağlı işçi sendikalarının, diğer meslek örgütlerinin ve demokratik yığın örgütlerinin mensupları Beşiktaş’ta toplanıp Taksim’e yürüdüler. Taksim’de yaklaşık 150 bin kişinin katıldığı bir miting yapıldı. Miting büyük bir coşkuyla geçmiş ve olaysız tamamlanmıştı. İşçilere bir saldırı olmadığı sürece, sınıf disiplininin gereksiz ve vakitsiz çatışmalara yol açmayacağının en güzel kanıtıydı bu. Ama 1 Mayıs ‘76 ve ardından gelen DGM direnişleri, burjuvazinin korkusunu daha da arttırmış ve egemen güçler ertesi yılki 1 Mayıs kutlamaları için provokasyon hazırlığına girişmişlerdi bile.

1 Mayıs 1977

Ertesi yıl yine DİSK’in öncülüğünde İstanbul Taksim Meydanında gerçekleştirilen mitinge, Türkiye’nin her yanından gelen işçiler, emekçiler, gençler ve öğrenciler katılmıştı. Katılımcıların sayısı beş yüz bin kişiyi aşıyordu. Türkiye tarihinin en büyük mitingi yaşanıyordu. Sabahın erken saatlerinden itibaren bir araya gelen yüz binler, iki koldan alana doğru akıyordu. Yürüyüş kollarında marşlar ve türküler söyleniyor, halaylar çekiliyordu. İşçiler ellerinde taleplerini dile getiren pankartlar ve dövizlerin yanı sıra, işçi sınıfının devrimci önderlerinin posterlerini taşıyorlardı. Birçok sektörden işçi, kendi çalışma ortamlarını adeta aynen alana taşımışlardı. Araçların üzerlerinde kurulan tezgâhlarda sembolik üretim faaliyetleri gerçekleştiriliyordu. Tüm İstanbul bu muazzam eylemle işçilere kilitlenmiş ve onlara ait olmuştu. Daha tüm kortejler alana giremeden alan dolmuş ve konuşmalar başlamıştı.

Saatler süren coşku, DİSK genel başkanı Kemal Türkler’in konuşmasının sonlarına doğru silah sesleriyle kesildi. Kitledeki paniği daha da arttırmak için polis panzerleri sirenlerini çalıyor, ses bombaları atıyorlardı. Taksim Meydanını gören çeşitli mekânlarda mevzilenen işçi düşmanları, kitlenin üzerine yaylım ateşi açtılar. Açılan ateş ve panik yüzünden 39 işçi yaşamını yitirdi.

1 Mayıs 1978 bir önceki yıl gerçekleşen büyük saldırıya ve burjuvazinin günler öncesinden başlattığı yine saldırılar olacağı yaygarasına rağmen hemen hemen aynı sayıda işçinin katılımı ile gerçekleşti. Ne var ki, işçi sınıfı hareketinin yükselişinin durmaya başladığının işaretleri gözlenmeye başlamıştı. Burjuvazi sınıf mücadelesini keskinleşirken işçi sınıfına ağır bir darbe indirmeye hazırlanıyordu.

1 Mayıs 1979 İstanbul sıkıyönetim komutanlığınca yasaklanıp, sokağa çıkma yasağı ilan edilince Türkiye çapındaki büyük kutlama İzmir Konak meydanında yapıldı. Sıkıyönetim kararına rağmen 1 Mayıs’ı kutlamak üzere İstanbul’da sokağa çıkan yüzlerce kişi tutuklandı. 1 Mayıs 1980, İstanbul ve İzmir’de yasaklandı. DİSK ve Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar 30 Nisanda yasağı protesto etmek için gösteriler düzenlediler. 1 Mayıs günü İzmir ve İstanbul’da izinsiz gösteriler düzenlendi. DİSK 1 Mayıs 1980’i sıkıyönetimin bulunmadığı Mersin’de kutladı.

‘80 sonrası

12 Eylül askeri diktatörlüğü ile ezilen işçi sınıfı ve devrimci hareket 80’li yıllar boyunca büyük baskılara maruz kaldı, sindi. Ancak dünya işçi sınıfı tarihinin gösterdiği üzere, işçi sınıfını sonsuza kadar susturmak ve tarihsel hafızayı bir çırpıda silmek mümkün değildir. Nitekim, geçmiş baskı dönemlerinde olduğu gibi, bu kez de 12 Eylül askeri rejimi altında öncü işçiler işyerlerinde düzenledikleri küçük eylemlerle geleneği sürdürmeye çalıştılar. 1 Mayıs günü işçi yemekhanelerinde yapılan kısa konuşmalar, günün anlamının belirtilmesi, işçilere kırmızı karanfillerin dağıtılması gibi küçük etkinlikler bunun örnekleriydi.

1 Mayıs’ın yeniden alanlarda kitlesel biçimde kutlanabilmesi için buzun kırılması, yolun tekrar açılması gerekiyordu. İşte askeri diktatörlüğün karanlığının yırtılmasında Netaş Grevi yükselen bir kıvılcım olacaktı. Ardından gelen 1987 yılında, bazı öncü işçiler ve devrimciler tüm engellemelere rağmen 1 Mayıs alanına tekrar sahip çıkmak istediler. Çünkü işçi sınıfı mücadelesinde tarihsel bir anlamı olan 1 Mayıs 1977’nin 1 Mayıs Alanı Taksim bir sembol olmuştu.

‘89 Bahar eylemleriyle yükselen işçi hareketi, tekrar kendi baharlarını yaratmaya başlayacaktı. 1 Mayıs kutlamaları için alanları zorlayan emekçilerin sayısı her geçen gün artıyordu. Öncü işçiler ve devrimciler 1 Mayıs geleneğini sürdürmek için canlarını dişlerine takarlarken, egemen güçler kitleleri yine baskı ve terörle tehdit edip sindirmeye uğraşıyorlardı. Bu, 1989 ve 1990 yılında da böyle olacaktı. Burjuvazi işçi sınıfının 1 Mayıs alanında tekrar dev kitlesiyle gücünü göstermemesi için karanlık tertiplerini ve saldırılarını eksik etmeyecekti. Nitekim 1989 1 Mayısında gencecik bir marangoz kalfası Mehmet Akif Dalcı başından vurularak öldürüldü. 1990’da da üniversiteli bir genç kız Gülay Beceren, polisin açtığı ateş sonucu felç oldu.

Ama burjuvazi ne kadar engellemeye çalışırsa çalışsın, işçi sınıfı askeri diktatörlüğün yarattığı yılgınlığı ve yorgunluğu yavaş yavaş üstünden atacak ve binlerce işçi 1 Mayıslarda tekrar alanlara akacaktı. Tabandaki binlerce işçiden gelen basıncın etkisiyle, sendika konfederasyonları da 1 Mayıs mitinglerini yeniden düzenlemek zorunda kalacaklardı. Böylece 1993’ten itibaren 1 Mayıslar kitlesel olarak yeniden alanlarda kutlanmaya başladı.

Alanlarda kitlesel olarak kutlanmaya başlayan 1 Mayıs gösterilerinin en etkilisi 1996 yılında Kadıköy’de gerçekleştirilen oldu. Uzun yılardan sonra 1 Mayıs meydanları ilk kez bu kadar çok işçiyi ve genci bir arada görüyordu. İşçi konfederasyonlarının ortak düzenledikleri 1 Mayıs mitingine yüz binden fazla insan katılmıştı. Yıllardır baskı altında ezilen ve sömürülen kitleler, coşku ve öfkeyle doldurdular alanları. Ne var ki, bir yıl önceki 1 Mayıs gösterilerinin kitleselliği karşısında tedirgin olan burjuvazi, 77’deki oyunlarını tekrar sahneye koydu. Sabahın erken saatlerinde arama noktalarında polisin yarattığı gerginlik çatışmalara yol açtı ve üç işçi polis ateşiyle öldürüldü. Buna rağmen, 1 Mayısların işçi sınıfı mücadelesinde taşıdığı anlamın bilincinde olan emekçi kortejleri, inadına pankartlarını yükseltip, dövizlerini ve posterlerini taşıyarak sloganlarını haykırdılar. Daha sonraki yıllarda geçici gerilemeler yaşansa da işçiler büyük katılımlarla meydanlara çıkmaya devam edeceklerdi.

Sınıf Mücadelesini Yükseltmek İçin 1 Mayıs’ta Alanlara

Uzun bir dönem boyunca kendi sisteminin bekasına olan güvenini diri tutmuş burjuvazinin kapitalizmin kendi ayağına doladığı sorunlarla boğuştuğu bir dönemde kutlanacak olan önümüzdeki 1 Mayıs’ta, işçiler ve devrimciler, kapitalist sisteme olan öfkelerini ve başka bir dünyaya olan özlemlerini haykırmak üzere tüm dünyada alanları dolduracaklar. Sekiz saatlik işgününü hayata geçirmek için atılan adımlarla ilerleyen bir mücadelenin bayrağı 114. kez alanları süsleyecek. Burjuvazinin anlamını çarpıtmaya, karalamaya, genel bir gerginlik havası yaratmaya dönük gayretleri eksik olmasa da, işçi sınıfı 1 Mayıs geleneğini yaşatmaya devam ediyor, edecek. Çünkü 1 Mayıslar işçi sınıfının bağrında içten içe yanan hiç küllenmemiş bir ateşin, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratma mücadelesinin dolaysız ifadesidir. Yeni bir dünya kuruluncaya kadar bu mücadele ateşi canlı tutulmaya devam edecek. Tıpkı Devrimci Marksizmin büyük önderlerinden Rosa Luxemburg’un dediği gibi:

“İlk l Mayıs’ta sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bu hedefe ulaşıldıktan sonra da l Mayıs’ın kutlanmasına son verilmedi. İşçilerin burjuvazi ve egemen sınıf karşısındaki mücadelesi devam ettiği sürece ve tüm talepleri karşılanmadığı sürece, l Mayıs, işçi sınıfının bu taleplerinin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha iyi günler doğduğunda, dünya işçi sınıfı kurtulduğunda, büyük bir olasılıkla insanlık o zaman da l Mayıs’ı, geçmişte verilen zorlu mücadelelerin ve çekilen acıların anısına yine kutlayacaktır.”