Navigation

23. Yılında 12 Eylül: Sınıf Mücadelesinde Kırılma

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Türkiye burjuvazisi uzun bir zamandan bu yana yapısal dönüşümlerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda gerekli ekonomik-mali ve siyasal dönüşümlerin gerçekleşmemesi, yerli finans kapitalin uluslararası finans kapitalle ve dünya pazarıyla daha kapsamlı bir entegrasyonunu geciktiriyor. Oysa bu değişim ihtiyacı, büyük burjuvazi açısından daha 1980’lerin başında kendisini dayatmıştı ve o günden bu yana neredeyse yirmi beş yıl geçmiştir. 1980’lerin başından beri emperyalist dünya sistemiyle tam entegrasyonu hedefleyen ve emperyalist-kapitalist hiyerarşide basamakları hızla tırmanmak isteyen tekelci büyük burjuvazi, ulaştığı birikim düzeyi ve dünya konjonktürünün gerekleri yüzünden yapısal değişim ihtiyacı içindeydi. Ancak bu değişim ihtiyacı, çok büyük zorlukları ve kapitalist ekonomide yeniden yapılanma anlamına gelen kapsamlı düzenlemeleri de beraberinde getirmekteydi. Ne var ki 70’li yıllarda sınıf mücadelesi ve devrimci harekette başlayan yükseliş, burjuvazinin ileriye yönelik planlarını uygulamasının önünde ciddi bir engel oluşturuyordu. Sermaye sınıfının istediği dönüşümler işçi sınıfının ve devrimci hareketin mücadelesine rağmen kolaylıkla gerçekleşemezdi. Bunun için işçi sınıfı hareketinin tamamen geriletilmesi ve devrimci hareketin bastırılması gerekiyordu.

Tekelci-sermaye o günkü ihtiyaçlarını karşılamak üzere, İMF ve Dünya Bankası ile birlikte hazırladığı 24 Ocak 1980 kararlarını hayata geçirmeye hazırlanıyordu. Ama bu kararları uygulayabilmek için, onun koşullarını yaratmak, yani işçi hareketini ve devrimci hareketi sindirmek gerekiyordu. İşte büyük burjuvazinin orduyu imdada çağırması o aşamada olmuştu. Bugün ise aynı tekelci burjuvazi, gelinen düzeyde kapitalist sistemin ihtiyaçlarına yeterince cevap veremeyen ve büyük sermayenin ihtiyaç duyduğu “yapısal dönüşüm”ün önünde bir engele dönüşen sivil-askeri bürokrasinin siyasal alan üzerindeki belirleyici gücünü daraltmak istiyor. Zira 12 Eylül’le birlikte öne çıkan ve siyaset üzerinde geniş yetki ve etkiye sahip olan sivil-askeri bürokrasinin bu konumu bugün artık büyük sermayenin ayağına dolanıyor.

Bu ise, özelikle AB ile arzulanan daha kapsamlı bir entegrasyon sürecini sekteye uğratıyor. Genelde tekelci-kapitalistler sınıfı, Avrupa emperyalizmiyle entegrasyona denk düşen bir siyasal yapılanmaya sahip olmak istiyor. Bunun için pek çok yasa ve mevzuat yenileniyor. AKP hükümeti art arda “demokratikleşme” paketlerini meclisten geçiriyor ve tekelci-sermayenin çıkarları doğrultusunda dünya siyasetinde yer tutmaya çalışıyor. İşçi sınıfının gerçek siyasetinin sahnede olmamasının boşluğundan yararlanan burjuvazi demokrasi nutukları çekiyor, TÜSİAD “demokratikleşme” paketleri hazırlıyor. Meydanı boş bulan AKP bu çizgisiyle bir taraftan büyük burjuvaziyle arasında daha istikrarlı ilişkiler geliştirmek ve onun tam güvenine mahzar olabilmek için AB sürecini hızlandırmaya çabalıyor. Diğer taraftan da bu sürecin ilerlemesinin getirebileceği siyasal açılımlar üzerinden Müslüman demokrat imajlı bir parti olarak kendi siyasal geleceğini ordunun iki dudağı arasından kurtarmanın hesaplarını yapıyor.

Tüm bu sözde demokratikleşme nutuklarına rağmen 12 Eylül yasalarının işçi sınıfına giydirdiği deli gömleği hâlâ parçalanmış değildir. İşçi hareketi üzerindeki baskılar devam ediyor; sendikalaşma, örgütlenme ve hatta grevler fiilen engelleniyor. İşçi sınıfının önemli bir parçasını oluşturan ve memur sıfatıyla damgalanan milyonlar açısından ise halen gerçek bir sendikal hak söz konusu değil. Askeri diktatörlük yasaları emekçileri boğan bir cenderedir adeta. Toplum korkutulmuş ve sindirilmiştir. “Örgüt” sözcüğü kitleler içinde korku ifade ediyor ve ceberrut devlet bunu her fırsatta hissettiriyor. Devrimci hareket ve Kürt halkı üzerinde terör estirilmeye devam ediliyor. AB dolayımıyla çıkarılan “demokratik” yasaları polis her gösteride copuyla icra ediyor. Yani, çıkan yasalar sermaye sınıfı için bir anlam ifade ederken, işçi sınıfı ve Kürt halkı için baskılara devam anlamına geliyor. 12 Eylül’ün üzerinden silindir gibi geçtiği işçi sınıfı ve devrimci hareket, ne yazık ki henüz kendini toparlayabilmiş değil. 1980 sonrası kuşak, hiçbir mücadele bilinci olmadan, burjuvazinin istediği biçimde büyümüştür. Hafızasını yitiren işçi sınıfının genç kuşakları, dünya üzerinde burjuvazinin zafer çığlıkları attığı, sınıf mücadelesinin ölümünün ilan edildiği ve “komünizmin yenildiği” nutuklarının çekildiği bir atmosferde yetişmiştir.

Dünya kapitalizminin derinleşen ekonomik krizinin, savaşların ve sınıf mücadelesinin yükselişinin söz konusu olacağı önümüzdeki dönemde işçi sınıfı kitlelerinin ihtiyacı, sınıf mücadelesinin tarihsel deneyimleriyle donanmış bilinçli bir örgütlülüktür. Tarih bilincini kazanamayan bir işçi sınıfı, gerçek anlamda bir sınıf bilincini de kazanamaz. Bu açıdan, tarih bilincinin yitirilmesinde önemli bir dönemeç olan ve Türkiye’deki sınıf mücadelesi tarihinde önemli bir kırılma noktasını ifade eden 12 Eylül askeri diktatörlüğünün ortaya çıkış koşullarını ve sonuçlarını ele almak önem taşımaktadır.

Sermayenin “yapısal dönüşüm” sancıları

Türkiye’de kapitalizmin gelişimindeki özgül tarihi etmenler, sermaye birikiminde devletin rolü, sivil-askeri bürokrasinin siyasetteki ağırlığı, günümüzde burjuvazinin birçok çelişkiyi bir arada yaşamasına neden olmuştur. 1950’li yıllar sanayi sermayesinin geliştiği fakat ticaret sermayesinin henüz ağır bastığı yıllardır. Sanayi burjuvazisinin gelişimi karşısında tüccar ve toprak sahibi burjuvalar bloğunun direnmesi Kemalist sivil-askeri bürokrasinin 1960’taki müdahalesiyle sonuçlanmıştır. Kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereken dönüşümler, ordunun devreye sokulduğu olağanüstü siyasal rejimler altında gerçekleştirilmek zorunda kalınmıştır. Her askeri müdahaleyle sivil-askeri bürokrasinin daha da artan siyasi etkisi, bugün sermayenin önünde yapısal bir açmaza dönüşmektedir. 600 yıllık bir Asyatik imparatorluğun mirasçısı durumundaki burjuva Türkiye Cumhuriyeti, geçmiş imparatorluğun siyasi-devlet geleneklerini hiçbir şekilde kaldırıp bir tarafa atamadı. Sivil ve askeri bürokrasi devletin gerçek sahibinin kendisi olduğu düşüncesiyle hareket etti. Devlet bürokrasisi kapitalizmi kendi elleriyle geliştirdiği gibi, ordu da kendisini iktisaden ülkenin en büyük kapitalist gruplarından biri haline getirdi.

12 Eylüle ilerleyen süreçte burjuvazi için bir açmaz da işçi sınıfının giderek güçlenmesi ve sınıf mücadelesinde kendi aleyhindeki yükselişti. 1960 darbesi sanayi sermayesinin gelişme zeminini hazırlamış ve pre-kapitalist ilişkilerin tasfiyesine ve kısmi liberal-demokratik açılımlara olanak sunmuştu. Devlet kontrolünde de olsa kapitalizmin hızla gelişmesi, toplumun bu temellerde dönüşmesine, kırın çözülmesine ve işçi kitlesinde büyük bir artışın yaşanmasına yol açmıştı. İşçi sınıfı 1960’tan sonra toplumsal hayatta belirleyici bir güç olmaya başladı ve bu gelişmeler sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyinin yükselmesinde yansımasını buldu. TİP’in kurularak parlamentoya girmesi, DİSK’in kurulması ve dünyada esen 68 fırtınasının Türkiye’den geçmesi, Türkiye’de sınıf mücadelesi bağlamında bir ivmelenmeydi. Nihayetinde 15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfı için büyük bir kalkışmaydı. Gerekli sinyali alan burjuvazi bir kez daha orduyu yardıma çağırdı. 1971 askeri cuntası işçi sınıfı hareketini parçalamaya, sendikaların etkisini daraltmaya çalıştı, TİP kapatıldı, devrimciler cezaevlerine tıkıldı ve gözdağı vermek için devrimci öğrenci liderleri idam edildi.

Diğer yandan kapitalist ekonomide ağırlıklı bir yer tutan ithal ikameci uygulamalar artık daha fazla gelişim ihtiyacına dar gelmeye başlamış ve burjuvazi başka bir aşamaya geçmenin, ihracata ağırlık verecek bir yapılanmanın sancılarını yaşamaya başlamıştı. Kâr oranlarının düştüğü, dünya pazarına açılacak bir rekabet düzeyinden uzak olunduğu, üretim için şart olan ithalat girdilerini karşılayacak bir döviz birikiminin olmadığı bir durumdu söz konusu olan. Aynı zamanda, yalnızca dışa açılma politikasının uygulanabilmesi için değil, yabancı sermaye girişinin arttırılması için de gerekli olan dönüşümleri gerçekleştirebilecek siyasal istikrarı sağlamış bir hükümet yaratılamıyordu.

İkinci Dünya Savaşından sonra emperyalist metropollerde 20 yıldan uzun süren hızlı büyüme dönemi 70’lerin başlarında hızını kaybederek son buldu ve 70’lerin sonuna doğru, özellikle Amerika ve Avrupa’da işçi sınıfının kazanımlarına yönelik topyekûn saldırılar başladı. Emperyalist-kapitalist sistem yeni bir bunalım dönemine adım atmaktaydı. Dünya burjuvazisi için krizden çıkışın yolu, var olan pazarları derinleştirmek ve yeni pazarlar bulmaktı ve bu ihtiyaca uygun olarak Türkiye gibi ülkeleri emperyalist pazara derinlemesine entegre etmek zorunluydu. Yani uluslararası sermaye ile Türkiye burjuvazisinin çıkarları çakışıyordu. İşte 24 Ocak kararları burjuvazinin dönüşüm sancılarına ve uluslararası sermayenin çıkarlarına bir yanıt olarak gelişti. TÜSİAD, “şiddetle ihtiyaç duyduğumuz dış kredilerle, uyguladığımız ekonomik sistem birbirine çok yakından bağlıdır. Pazar ekonomisinden giderek uzaklaşan bir anlayışla ne Batı dünyasında hak ettiğimiz yeri, ne yeterli kredileri, ne yatırımlar için gerekli dış sermayeyi bulabiliriz” diyordu. IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmaları da, ihracata dönük bir ekonomik uygulamanın başlatılması ve emperyalist sisteme tam entegrasyonun sağlanması doğrultusundaydı.

Bütün bunlar içinse tıkanan ve işlemez hale gelen ekonomiye ciddi bir müdahalede bulunulması gerekiyordu. Sonunda 24 Ocak 1980’de Demirel hükümeti bu doğrultuda bazı kararlar aldı. Kararların altında, daha sonra bunların yılmaz uygulayıcısı olacak Turgut Özal’ın imzası bulunuyordu. Kararlar doğrultusunda %49’luk bir devalüasyona gidildi. Tüm genel tüketim ve gıda maddelerinin yanı sıra, bütün sanayi hammaddelerine aşırı oranlarda zamlar yapıldı. Böylece IMF’den gelecek kredilerin yolu açılmış oluyordu. Ama burjuvazi bu kararların bir dikta rejimi kurulmadan uygulanamayacağını çok iyi biliyordu.

Türkiye’de dışa açık, ihracata dayalı, yabancı sermayeyi ülke içine çekecek, dünya kapitalist pazarıyla üst düzeyde bütünleşecek bir yapılanmaya geçilmek isteniyordu. Sermayenin önündeki engellerin kalkması için işçi sınıfının tüm kazanımlarının yok edilmesi ve sömürünün alabildiğine yoğunlaştırılması gerekiyordu ve bu da istikrarlı bir siyasal rejimin varlığına bağlıydı. Burjuvazi emperyalist kapitalist sisteme daha fazlasıyla entegre olabilmek için devletini de buna uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu. Ancak burjuvazinin kriziyle işçi sınıfının devrimci mücadelesinin ve Kürt halkının uyanışının aynı döneme gelmesi kapitalistler sınıfı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu.

Dönüşümün önündeki engel: sınıf mücadelesi

Türkiye’de sınıf mücadelesi 1974’de ivmelenmiş ve 1977’de tepe noktasına ulaşmıştı. Burjuvazi bu süreçte kitlelerin bilincini bulandırmak ve mücadelenin sivri uçlarını törpüleyerek düzen içi kanallarda boğmak için CHP’yi sol bir görünüme sokarak sahneye sürdü. “Karaoğlan” Ecevit burjuva basın tarafından şişirilerek halkın kurtarıcısı olarak sunuluyordu. CHP’nin işçi kitleleri tarafından bir kurtarıcı olarak görülmesinde Sovyet bürokrasisinin sözünden çıkmayan TKP’nin de büyük bir payı olmuştu.[1]

1977 sermaye açısından ciddi bir krizin kendisini hissettirmeye başladığı yıl oldu. Ve yine 1977, işçi sınıfı hareketinin militanlık düzeyinin görülmedik bir seviyeye ulaştığı, burjuvazinin girdiği darboğazdan kurtulmak için yükselen harekete saldırmaya başladığı ve 1 Mayıs katliamının yapıldığı yılın adıdır. 1977 1 Mayıs’ına 500 bine yakın işçi ve emekçinin katılması rüzgârın proletaryadan yana estiğinin en büyük kanıtıydı. Küçük-burjuvazinin radikalleşen kesimleri de işçi sınıfının mücadelesinin yarattığı etkiden nasibini alıyordu. İşçi sınıfı sanayi bölgelerini ve şehrin her köşesini bir eylem alanına çevirebilmekteydi. İşçi sınıfının böyle bir güce ulaşmış olması, onun aslında potansiyel olarak düzeni değiştirecek bir güce sahip olduğunun somut-pratik ifadesiydi.

1977 yılı içinde grev sayısı 167 olurken, greve katılan işçi sayısı yaklaşık 60 bin ve işgünü kaybı 5.778.205’ti.[2] DİSK Maden-İş tam 117 işyerinde 11 aya yakın bir grev gerçekleştirmişti. Bu grev tarihe “Büyük Grev” diye geçmişti. Toplumun her alanında ve işçi sınıfının tüm kesimlerinde bir kaynama söz konusuydu. Her yerde grevler, fabrika ve okul işgalleri, direnişler yaşanıyordu ve mücadele sertleşerek sürüyordu.

Yükselen devrimci işçi hareketi burjuvazi için bir savaş anlamına geliyordu. Krizini aşma ve dönüşümleri gerçekleştirme peşinde olan kapitalistler, devrim şarkılarının söylendiği, kitlelerin coşkunluk içinde devrime hazırlandığı bir ortamda hedeflerine bir adım dahi yaklaşamazlardı. Burjuvazi uluslararası sermaye sınıfını ve özelde de ABD’yi arkasına alarak planlı, topyekûn bir saldırıya geçti. MİT-CIA ürünü kontr-gerilla, burjuvazinin planını uygulamak için 1977’de 1 Mayıs mitingine saldırıp 39 işçiyi katletti.

İşçi hareketinin ve devrimci hareketin sindirilmesi, yığınların milliyetçilik-mezhepçilik temelinde bölünüp birbirine düşürülmesi için devrimci gençlik hareketine ve militan sınıf mücadelesine karşı faşist terör devreye sokuldu. Lümpen kesimler ve küçük-burjuvazi içinde örgütlenen faşist MHP, devletin beslediği başka paramiliter gruplar harekete geçirildi. Faşist paramiliter gruplar neredeyse tüm grevlere, mitinglere ve öğrencilere saldırmaya başladı. Her yerde çatışmalar, yaralılar, ölüler... Burjuvazi yığınlar üzerinde derin bir psikolojik çöküntü yaratmak istiyordu. İşçi sınıfının üzerinde estirilen terör ile tüm sendika, dernek ve devrimci örgütlere yönelik saldırıların amacı kitleleri korkutmak, pasifleştirmek, güvensizleştirmek ve sokağa çıkmalarını önlemekti.

16 Mart 1978’de faşistler İstanbul Üniversitesine saldırdı ve 7 öğrenci öldürüldü. Bu olaya karşı DİSK’in önderliğinde büyük bir tepki örgütlendi. 20 Mart’ta 2 saatlik üretimi durdurma eylemine 1 milyon işçi ve emekçi katıldı. Bundan sonra saldırıların boyutu genişleyerek devam etti. Önde gelen aydınlar, paramiliter ve faşist örgütler tarafından katledildi; işçi sınıfı ve öğrenciler üzerinde artan saldırılar Anadolu şehirlerine de kaydırıldı ve mezhep çatışmaları kışkırtıldı. İlk saldırılar Malatya-Sivas-Elazığ’da gerçekleştirildi ve bu şehirlerde yaşayan Aleviler ile Sünniler karşı karşıya getirildi. Buralarda bulunan TÖB-DER’e ve devrimci örgütlere ait binalar yakılıp yıkıldı. Çatışmalar tüm şehri sararak günlerce sürdü Malatya’da. Bu saldırıların ardından diğer şehirlerde de çatışmalar baş gösterecekti. Asıl büyük saldırı Kahramanmaraş’ta başlatıldı. 19 Aralık 1978’de başlayan saldırılar tam anlamıyla bir katliama dönüştü. Şehir yıkıldı, dağıtıldı ve yağmalandı. 25 Aralığa kadar süren çatışmalarda yüzün üzerinde insan faşistler tarafından hunharca katledildi ve yüzlercesi yaralandı; Alevi kökenliler şehri terk etmek zorunda kaldılar. Kahramanmaraş katliamı, DİSK önderliğinde ve çeşitli meslek ve öğrenci örgütlerinin de katılımıyla, 500 bin işçinin kısa süreli iş bırakmasıyla protesto edildi.

Aslında Kahramanmaraş, olayların gelişiminde bir dönemeç olduğu gibi, bir kırılmayı da ifade ediyordu. Faşist saldırıların yarattığı terör, sermayenin planlarını uygulamak için somut zemin hazırlamıştı. 1979’da sıkıyönetim ilan edildi. Ancak darbenin zemini hâlâ hazırlanmış değildi. Çünkü işçi sınıfı mücadeleyi bırakmamıştı; grevler, yürüyüşler, işgaller devam ediyordu. 1979’da 190 grev olurken yaklaşık 40 bin işçi greve çıkmıştı ve işgünü kaybı 2.217.347’ydi. 1980 yılı ise grev ve kaybolan işgünü sayısında görülen muazzam bir yükselişin ifadesiydi: 227 işyeri greve çıkarken, 36 bin işçi grev çadırlarındaydı ve işgünü kaybı dokuz aylık süre içinde 5.408.618’e ulaşmıştı. Burjuvazi için durum hâlâ korkutucuydu. Olaylar sıkıyönetim altında daha da tırmandırıldı; burjuvazi kitlelerin tepkisini kesin surette ölçmek istiyordu.

İzmir’de Tariş işletmesinde çalışan işçiler işten atılıp yerine faşistler alınmak istendi. Bu, planlı bir saldırıydı ve işçilerin fabrikaya sahip çıkacağı biliniyordu. Tariş direnişi sendikacıların ihanetiyle yenildi ve bu yenilgi gerek İzmir işçileri için gerekse Türkiye işçi sınıfı için bir moral bozukluğu dalgası yarattı.

Kahramanmaraş saldırısına benzer bir saldırı da 1980 Temmuzunda Çorum ve Fatsa’da gerçekleştirildi. 22 Temmuzda ise Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler katledildi. Özelikle Türkler’in öldürülmesi burjuvazi için mücadelenin seyri açısından çok büyük bir anlam ifade ediyordu. İşçilerin tepkisi ölçülmek isteniyordu ve Türkler’in katledilmesine verilecek yanıt burjuvazinin planları açısından belirleyici bir etken olacaktı. Türkler’in cenaze törenine yüz binlerce işçi ve devrimci katıldı. Ölümünün ardından 1 milyona yakın işçi üretimi durdurdu. Ancak sendikal bürokrasinin ve sendikalarda etkili olan TKP bürokrasisinin dizginlemesiyle tepkiler yatıştırıldı. Böylece kitle hareketi saldırılara etkili bir cevap veremeyerek pasif bir bekleme konumuna itilmiş oluyordu.

1 Mayıs 1977’de gerçekleştirilen katliamla başlayan ve ardından Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarıyla sıkıyönetimi meşrulaştıran darbe hazırlıkları, Tariş olayları ve Kemal Türkler’in öldürülmesiyle son testlerden de geçmiş oluyordu. Türkiye işçi sınıfı, başında devrimci bir önderlik olmadığı için bu dönemeç noktalarına eli kolu bağlanmış olarak girdi ve dağılmış, sindirilmiş, moral açıdan çökmüş olarak çıktı.

12 Eylül askeri darbesi ve yarattığı etkiler

Katliamlarla ve provokasyonlarla bir darbenin zeminini hazırlamaya çalışan burjuvazi açısından artık koşullar “olgunlaşmış”tı. TİSK, MESS, TÜSİAD gibi işveren örgütleri bir an önce darbenin yapılmasını istiyorlardı. Amaç, kapitalistler sınıfının kârlarını artırmak için işçilerin mücadelesini silah zoruyla bastıran bir baskı rejimi kurmaktı. 1980’in 11 Eylülünde, yani darbeye bir gün kala, TİSK başkanı Halit Narin üretimi nasıl arttıracaklarının formülünü açıklamıştı: “DGM’ler kurulmadan üretim artmaz”. Tüm işveren örgütleri işçi sınıfı üzerinde terör estirilmeden, işçi sınıfı baskı altına alınmadan sermayenin isteklerinin yerine gelemeyeceğini haykırıyorlardı. Aynı Halit Narin 12 Eylül’ün anlamını darbeden sonra şöyle açıklıyordu. “Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra onlarda”. Koç’a göre ise “12 Eylül devletin yeniden kurulması devri” idi.

Hakikaten de 12 Eylül’le birlikte devlet sermayenin ihtiyaçları temelinde yeniden organize edilmiştir. Askeri diktatörlük her şeyi yeniden düzenledi. Belediye başkanlarından ilçe kaymakamlarına kadar herkes görevlerinden alındı ve yerlerine askeri atamalar yapıldı. Meclis dağıtıldı, tüm yetki Milli Güvenlik Konseyinin elinde toplandı. MGK bir yıl dolmadan tam 268 kararname çıkardı ve devleti baştan aşağı yeniden inşa etti. Ama tüm bunlar bir yana, askeri diktatörlük ilk önce 12 Eylül günü grevde olan binlerce işçinin grev çadırlarını dağıttı. Tüm sendikal faaliyetler durduruldu, grevler yasaklandı; ücretler donduruldu. Türk-İş hariç tüm sendika ve dernekler kapatıldı. DİSK’in bütün malvarlığına el konuldu. Tüm siyasi partiler kapatıldı. Devrimci örgütler ve devrimciler üzerinde yoğun bir terör dalgası estirildi. On binlerce devrimci, işçi ve sendika yöneticisi tutuklanarak cezaevlerine tıkıldı; işkencelerden geçirildi ve askeri diktatörlük ağır cezalar verebilmek için devrimcileri yeni yasalar çıkana kadar yargılamadı bile.

Askeri diktatörlük işçi sınıfı yığınlarına adeta savaş açtı, sindirdi, korkuttu. 1963 ile 1980 arasındaki tüm kazanımlar bir günde askeri diktatörlük tarafından yok edildi. Artık grevler yoktu ve ücretleri Yüksek Hakem Kurulu belirleyecekti. Darbeyle birlikte binlerce işçi işten atıldı ve kara listeler oluşturuldu. SSK Kanununda değişikliğe gidildi. Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu yeniden düzenlendi; sendikalaşmanın önüne muazzam engeller dikildi, kıdem ve ihbar tazminatları kırpıldı, yıllık izinler düşürüldü, ikramiyelere son verildi. 1979’da gelir dağılımında işçilerin aldığı pay yüzde 32,8 iken, 1988’e gelindiğinde bu pay yüzde 14’e düşürülmüştü. Burjuvazi işçi sınıfını atomize etmek, eski mücadele geleneğini unutturmak ve düzen içi kanallarda boğmak için Türk-İş üst bürokrasisini devreye soktu. Türk-İş genel sekreteri Sadık Şide askeri diktatörlük hükümetine çalışma bakanı olarak alındı. Böylece bu bürokrasinin denetimindeki Türk-İş, burjuvazinin askeri diktatörlük altında işçi sınıfına karşı uyguladığı tüm saldırılara ortak olup destekleyen bir konuma itildi.

Burjuvazi bu durumdan oldukça memnundu. Turgut Özal: “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık”; Rahmi Koç: “askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlandı”; İSO başkanı İbrahim Bodur: “12 Eylül’den sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının başarısını iki kat artırmıştır” demekteydi. Böylelikle hem uluslararası burjuvazi hem de Türk burjuvazisi askeri diktatörlükle birlikte siyasal istikrarı yakalamış oluyordu. Ayrıca o dönemde İran’da Mollaların iktidara gelmesi ve Afganistan’da SSCB’nin etkinliği, ABD’nin Asya’ya yönelik politikalarına ağır darbeler indirmişti. Yeni bir dünya konjonktürü oluşuyordu ve bu durum bölgede Türkiye’nin istikrarının bozulması, dengelerin hızla değişmesi anlamına geliyordu.[3] Bundan dolayı ABD, Türkiye’yi emperyalist sisteme derinden entegre etmek, siyasal istikrar kazandırmak için darbeyi sonuna kadar destekledi ve örgütlenmesine yardımcı oldu. Bugün demokrasi havarisi kesilen AB burjuvazisi ise askeri darbeyi kendi kamuoyuna “ılımlı bir darbe” olarak sunmaktan geri durmadı.

Gericilik dönemi

12 Eylül yılları işçi sınıfı ve devrimci hareket için karanlık yıllardı. Tüm devrimci örgütler ve partiler büyük bir darbe yedi. 23.677 dernek faaliyetten men edildi; 650 bin kişi gözaltına alındı, 50 bin kişi siyasi mülteci olarak Avrupa ülkelerine sığındı; 700 idam istendi, 480 idam cezası kesinleşti, 48 kişi idam edildi. Yaklaşık 200 kişi işkencelerde öldürüldü. Kenan Evren idama mahkûm edilen devrimci işçi ve gençler için şöyle diyordu: “Asmayalım da besleyelim mi?

Askeri diktatörlüğün aldığı kararlar ve yaptığı uygulamalar her türlü yargı denetiminden muaftı. MGK’nın aldığı 52 sayılı kararda şunlar yazıyordu: “Sıkıyönetim Komutanlıklarının kararlarının tartışılması ve haklarında kamu davası açılmış tüzel ve gerçek kişilerle ilgili olarak kamuoyunu yanıltıcı ve ilgilileri etkileyici sözlü-yazılı demeç ya da makale yayımı yoluyla beyan ve yorumda bulunmak da yasaktır.” Daha sonra bizzat askeri diktatörlük tarafından hazırlanan Anayasaya göre, cuntanın uygulamalarına ve cuntacılara karşı herhangi bir yasal işlem yapılamayacaktı. Askeri cunta siyasal alan üzerinde tam egemenliğini kurmuştu.

Bu 12 Eylül Anayasasıyla 1960 Anayasasının tüm görece demokratik yönleri ortadan kaldırıldı. 1960 Anayasasında demokrasi ve özgürlük adına sıralanan tüm haklar şimdi suç kapsamına dahil ediliyordu. Anti-demokratik yasalar emekçi kitlelerin karşısına her adımda çıkacak ve onları boğacak şekilde düzenleniyordu. Çalışma hayatını düzenleyen yasaları TİSK başkanı Rafet İbrahimoğlu’nun kaleme alması yeterince açıklayıcıdır.

Bu Anayasayla sendikalaşmanın ve örgütlenmenin önüne devasa engeller kondu; grev yapmak alabildiğine zorlaştırıldı. İşçi ve emekçiler sindirildi ve korkutuldu, örgütlülükleri dağıtıldı. 1984’e kadar işçiler tek bir grev girişiminde dahi bulunamadılar; 1986’ya kadar da pek farklı olmadı. Hazırlanan Anayasa 1983’ten itibaren parlamenter sisteme geçmeyi öngörüyordu; ama bu 12 Eylül rejiminin kalıcı hale getirildiği bir parlamenter sistem olacaktı. Bu karanlık dönemde, büyük bir korkutma harekâtı ve baskı altında yapılan oylamada Anayasa yüzde 90’ın üzerinde bir çoğunlukla kabul edildi ve Genelkurmay başkanı Kenan Evren otomatikman Cumhurbaşkanı seçildi.

1983’te yapılan seçimlere ancak askeri diktatörlüğün izin verdiği ve sayıları 2-3 taneyi aşmasına dahi tahammül edilmeyen düzmece burjuva partiler katılabildiler. Kenan Evren burjuvazinin özlemi olan istikrarlı bir sistemi kuracak en fazla iki yeni parti olması gerektiğini dile getiriyordu. Bunlardan birisi sözde solu temsil ettiği iddiasıyla ortaya sürülen Halkçı Parti iken, diğeri sözümona sağcı liberal politikayı temsil edecek olan Milliyetçi Demokrasi Partisiydi. Fakat, MGK’nın istemine pek de uygun gelişmeler olmamış ve başka partiler de kurulmuştu. Fakat MGK bu partileri seçimlere sokmamak için, partilerin kurucu üyelerini veto etmişti. Veto edilen kurucu üye sayısı bine çıkmıştı. Sonuçta seçimlere sadece cuntanın onayladığı MDP, HP ve 24 Ocak kararlarının hazırlayıcısı ve askeri diktatörlüğün başbakan yardımcısı olan Özal’ın ANAP’ı katıldı ve kazanan ANAP oldu. Ardından 24 Ocak kararları parlamenter sistem örtüsü altında ama özünde askeri diktatörlüğün estirdiği gericilik dalgası içinde sorunsuz uygulanmaya devam edildi.

Sonuç

Gericilik döneminin sonuçları, yalnızca işçi sınıfının eski kuşakları üzerinde değil, gelecek genç işçi kuşakları üzerinde de etkili oldu. Askeri diktatörlük altında işçiler üzerinde kurulan baskılarla, egemen kılınmaya çalışılan dini duygularla veya şans oyunları ve futbolla avutulmak istenen bir sınıf yaratılmaya çalışıldı. Fakat asıl etki daha sonra ortaya çıkacak ve politikadan uzaklaştırılmış, geçmiş dönemin tarihsel hafızasından tamamen yoksun işçi ve öğrenci kuşakları yaratılacaktı.1980 öncesindeki işçi hareketi ve devrimci hareket bugünün genç kuşakları için ya bir muammadır ya da çok eski zamanlara ait bir söylenceden ibarettir. Toplumun pasifize edilmesi ve kitlelerin devlet terörü aracılığıyla politikadan uzaklaştırılması, örgütlülüklerin dağıtılarak işçi sınıfının atomize edilmesi, bugünkü kuşaklara devrimci mücadele geleneğinin iletilmesini engellemiştir. Bu geleneğin devamının ve sürekliliğinin garantisi olacak devrimci Marksist bir partinin bulunmayışı ise sorunu çok daha çetrefilli ve kısa vadeli çözümlerle içinden çıkılamayacak bir boyuta taşımıştır.

Fakat diğer yandan kapitalist gelişmenin kaçınılmaz süreci bildiği yoldan ilerlemeyi sürdürmüş ve 1980’den bugüne işçi sınıfı kitlesinde çok büyük bir artış gerçekleşmiştir. Gerek modern sanayinin ülke çapına daha fazla yayılması, gerekse köyün çözülüp kente akmasıyla, milyonlarca insan işçi sınıfı kitlesine dahil olmuştur. İşçi sınıfı kitlesi nesnel anlamda 1970’lere nazaran daha büyük bir potansiyel taşımaktadır. Genç kuşak işçi sınıfının dünyada olup bitenlerden haberdar olma şansı bugün çok daha fazladır; dünya çapında yükselme işaretleri taşıyan işçi hareketi bakımından, bu kuşağın enternasyonalist bir sınıf bilincini alması geçmişe oranla daha kolay gözükmektedir.

Lâkin temel sorun enternasyonalist komünist bir devrimci partinin bulunmayışıdır. İçine girdiğimiz dünya süreci böylesi bir partinin inşasını hem çok daha acil kılıyor hem de bu görevi yerine getirmeyi bir parça daha kolaylaştıracak olan yeni bir yükseliş dalgasının işaretlerini barındırıyor. Dünya ekonomisi hâlâ derin bir kriz içinde; krizin nasıl aşılacağı ise kesin olarak bilinmiyor ve bu burjuva iktisatçıların uykularını kaçırıyor. Dünya burjuvazisi her zaman olduğu gibi krizin faturasını işçi sınıfına çıkartmak istiyor. Son süreçte hem Türkiye’de hem de Avrupa’da işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarına yönelik saldırılar sürüyor. Bir yandan da dünya emekçileri hızla emperyalist savaşların içine çekiliyor. Afganistan’da, Irak’ta ve Filistin’de olanlar gelecek günler için yeterince ipucu vermektedir. Türkiye burjuvazisi de savaş ganimetlerini kaçırmak istemiyor ve yayılmacı emelleri için emekçileri cephelere sürmekten çekinmiyor.

İşçi sınıfına devrimci bir önderlik sunmaya aday Marksist bir örgütlülük gerek ulusal gerekse de uluslararası düzeyde yaratılamadığı sürece, işçi sınıfının 12 Eylüllerden gerekli dersleri çıkarması ve iktidarı eline alacağı o büyük güne hazırlanması mümkün olmayacaktır. O halde Marksist devrimciler açısından öncelikli görevin ne olduğu çok açıktır: Sınıf savaşımının her alanında işçi sınıfına öncülük edebilecek ve onu devrime hazırlayacak enternasyonalist komünist bir önderliğin inşası için sınıf hareketi içinde kararlı ve inatçı bir çalışma yürütmek.



[1] İşçi hareketinin politikleştiği ve doruk noktasına ulaştığı 1977’de yığınlara siyasal olarak önderlik edecek devrimci Bolşevik bir önderlik çıkmamıştır. Sendikal hareket içerisinde ve mesleki örgütlülüklerde çok önemli mevziler ele geçiren, gençlik hareketinde de önemli bir gücü olan TKP, Sovyet bürokrasisinin yön göstermesiyle sınıf işbirlikçi politikalar izleyerek sınıfa önderlik etmemiş, CHP’nin kuyruğuna takılmıştır.

[2] Petrol-İş 1988 Yıllığı, s.274

[3] 15 Ağustos 1980’de New York Times gazetesi şöyle yazıyordu: “Türkiye’deki durum Batı açısından bir bunalım arz ediyor. Çareler araştıran Batı’nın bu bunalıma daha fazla tahammülü yok. Çünkü Türkiye NATO’nun stratejik cephesi içinde... İran’ın kaybından sonra Doğu ile Batı arasında tampon ülke...”