Navigation

1919 Macar Devrimi

Bir Sovyet İktidarı Deneyimi

Lenin, Rusya için somut siyasal perspektiflerini belirlemeye başladığı ilk günden itibaren Rus Devrimini dünya devrimini tetikleyecek bir başlangıç olarak görmüştü. Lenin’in nazarında, özellikle de yirminci yüzyılla birlikte girilen tekelci kapitalizm (emperyalizm) döneminde, ülkelerden herhangi birinde patlak veren bir devrimin veya devrimci kalkışmanın diğer ülkelere sıçraması, buralarda yansımalarının olması kaçınılmazdı. Yeter ki bu kıpırdanışları başarılı bir devrime dönüştürecek öznel etmen, enternasyonal çapta örgütlü devrimci önderlik eksik olmasın.

Bolşevik Devrimi sonrasındaki yirmi yıllık dönemde dünyanın dört bir tarafında gerçekleşen devrimler ve devrimci durumlar, Lenin’in ve ondan da önce Marx ve Engels’in öngörülerini doğruladı: kapitalizm kendisinden önceki sistemlerden farklı olarak bir dünya ekonomisi yaratmış, kapitalizm-öncesi var olan kendi kendine yeterli ekonomik toplulukların kökünü kazıyarak organik bir dünya sistemi oluşturmuş, bunları ortak bir paydada birleştirmişti. Ancak, kapitalizm farklı gelişme aşamasındaki farklı ülkeleri farklı zamanlarda yakaladığından, devrimcilerin ilk öngörüleri de farklı bir şekilde gerçekleşti. Nitekim devrimlerin, kapitalizmi bağrından çıkaran Batı Avrupa yerine, kıtanın daha doğusundan gelmesinin başlıca nedenlerinden birisi olarak bu eşitsiz ve bileşik gelişim yasası gösterilebilir.

Macaristan da, emperyalist paylaşım savaşının ertesinde gerçekleşen ve dünyayı altüst eden devrimci sarsıntılardan fazlasıyla nasibini almış ve 1919 yılında bir sovyet iktidarı deneyimi yaşamıştı. Ne çare ki Macar Devriminin ömrü Paris Komünü’nden biraz çok, Rus Devriminden oldukça az sürmüştü. Lenin’in, salt kendi içsel dinamikleri ve bunların verili durumdaki tezahürleri bakımından değil, gerçekleşme biçimi bakımından da “özgül bir devrim” diye coşkuyla karşıladığı Macar Sovyet Cumhuriyeti bir burjuva karşı-devrimle noktalanmıştı.

Yirminci yüzyıla girerken Macaristan

Macaristan 1540’tan itibaren Türklerin boyunduruğu altına girmiş ve 1664’te üç parçaya bölünmüştü. 1699 Karlofça Antlaşmasının ardından, yaklaşık yüz elli yıl boyunca Osmanlı boyunduruğunda kalan Macar toprakları da Habsburg hanedanlığının hâkimiyetine geçerken, Osmanlı’nın elinde sadece Temesvar eyaleti kalmıştı. Ülke bu tarihten itibaren, tıpkı içinde yaşadığı bölge gibi bölünmüşlüklerin (“balkanizasyon”) ve bu bölünmelerin yarattığı –çoğu zaman mülk sahibi sınıflar arasındaki– mücadelelerin de arenası olmuştur.

Osmanlı boyunduruğundan kurtulup tamamıyla Avusturya-Habsburg hanedanlığının sultasına girmesi, Macaristan’ın kapitalizmle ilişkisi bakımından da değişiklik anlamına gelecekti. Zira bu, Osmanlı’ya göre Avrupa kapitalizmiyle görece daha erken bir zamanda dirsek temasına geçilmesi demekti. 19. yüzyılda tüm Avrupa’yı kasıp kavuran devrimci dalga Macaristan’a da sıçramış, Engels’in 1793 Fransası’nın bir suretini gördüğü 1848 Macar Devrimi ancak ertesi yıl bastırılabilmişti.

Her ne kadar 1848–49 devrimi yenilgiyle noktalanmış olsa bile, yine de Macarlar ilerleyen süreçte (Avusturya İmparatorluğu’nun güç kaybetmesinin de etkisiyle) ulusal bağımsızlık yönünde kazanımlar elde ettiler. Macaristan, 1867 yılında Avusturya ve Macaristan arasında varılan uzlaşma ile askerî, malî ve dış işleri Habsburg İmparatorluğu’nda kalmak üzere iç işlerinde bağımsız bir ülke statüsüne kavuştu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun kurulmasıyla sonuçlanan bu uzlaşmayla Macaristan hızlı bir kapitalistleşme sürecine girdi. Birçok halkı bünyesinde toplayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu I. Dünya Savaşına Almanya’nın yanında girecekti.

Birinci Dünya Savaşı

Yeni kurulan imparatorluğun yarım yüzyıllık varlığına damgasını vuran olgu, yeni üretim ilişkilerinin yerli yerine oturmaya başlaması ve kapitalist kurumların ve işletmelerin hızla çoğalması olmuştu. Bu durum beraberinde, kaçınılmaz olarak, işçi sınıfının sayısal artışını getirmişti. Ekonominin esas merkezi Avusturya ve özel olarak Viyana ile çevresi olmasına karşın, Macaristan bölgesi de özellikle 20. yüzyılla birlikte kapitalist atılım evresine girmişti. Büyük bir demiryolu şebekesi kurulmuş, uzlaşmadan sonraki elli yıllık süre zarfında işçi sayısı ikiye katlanmıştı. Ancak, Macaristan özelinde konuşacak olursak ülke sanayisi bilhassa Budapeşte ve çevresinde toplanmıştı.

Kapitalizmin savaş-öncesi yaşadığı yükseliş dönemi Macaristan’da da etkisini hissettirmiş ve bu durum sınıflar arasındaki kutuplaşmanın daha da derinleşmesine vesile olmuştu. Toplumsal üretim araçları gitgide küçük bir azınlığın elinde toplanıyordu. Savaşın arifesinde ülkenin yarısı 60 hektardan büyük çiftliklerle kaplıyken, bunun dörtte biri 12.000 hektardan büyük çiftliklerden oluşuyordu.

Elbette toplumsal yapıdaki değişiklikler sınıf mücadelesine de yansıdı. Tarımda kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte, her ülkede yaşanan sancılı dönüşümlere tanık olundu. Eski toplumun köylülüğünün yerini, hoşnutsuz tarım proleterleri almaya başlamıştı. 1905 ve özellikle 1906’da gerçekleştirilen grevlere 100.000’den fazla tarım işçisi katılmıştı.

Macaristan emperyalist paylaşım savaşına Almanya’nın yanında girdi. Savaşın ilk yıllarını başı ağrımadan geçiren Macar hükümeti, ulusal “kenetlenme”yi daha uzun süre koruyamadı. Artan iç huzursuzluklar kendisini 1917 1 Mayısı’nda gösterdi. Kitlesel gösteriler sonucunda 23 Mayısta Kont Tisza hükümeti düştü ve yerini bir azınlık hükümeti aldı. Burjuva unsurların oluşturduğu koalisyon hükümetine Sosyal Demokratlar da dışarıdan destek verme kararı almışlardı. Takip eden aylarda, savaştan duyulan rahatsızlık, yanı başındaki Bolşevik Devriminin çekim gücü ve savaşın kaybedilecek olmasının anlaşılması, işçi ve emekçiler açısından günün saf gerçekliği haline gelmişti.

1918 yılının ilk ayına kitlesel grevler damgasını vurdu. Bu dönemde sahneye öncelikle (Lenin’in “Macar Kerenski” diye adlandırdığı) Karolyi çıktı. Savaşın kaybedileceğinin anlaşılmasıyla birlikte burjuvazinin bir kesiminin sözde savaş karşıtı sözcülüğüne soyunan Karolyi devrimci dalgayı düzen sınırları içerisinde tutma çabasındaydı. Savaş karşıtlığı ve ulusal bağımsızlık temelinde yükselen popülist söylemler emekçiler nezdinde geniş yankı buluyordu. 18 Ocakta fabrikalarda başlayan ve 300.000 işçinin katıldığı genel grev, askerlerin de katıldığı kitlesel toplantılara kapıyı araladı. Öyle ki grev dalgası yalnızca Macaristan ve Avusturya ile sınırlı değildi; Almanya’da Berlin başta olmak üzere ellinin üzerinde kentte büyük grevler gerçekleştirildi. Kitlelerin çok “ileri” gitmesi karşısında etekleri tutuşan Sosyal Demokrat önderlik alelacele grevi iptal etti. Olaylar toplumun en geri kesimlerini bile mücadelenin içerisine çekmişti. Grevin iptali kararı çelişkilerin üstünü örtmekten ve kitleleri yatıştırmaktan çok uzaktı. Nitekim Haziran ayında işçilerin vurulmasıyla tetiklenen bir genel grev patlak verdi. Geniş işçi yığınlarının aktif olarak mücadelenin içine çekildiği bu süreçte ilk kez sovyetler kuruldu. İşçi sınıfı barış, genel oy hakkı vb. taleplerini bu konseyler aracılığıyla dile getiriyordu. Fakat işçi sınıfının militanlığına ve kararlılığına denk düşecek bir devrimci partinin yokluğu kendisini bir kez daha hissettirdi: Sosyal Demokratlar çok geçmeden grevi durdurma kararı aldı. Gelgelelim ok bir kez yaydan çıkmış, Macaristan işçi sınıfı yola çıkmıştı bile.

Ekim ayında savaşın kaybedilmesi Avusturya-Macaristan monarşisi için de ölüm çanlarının çalması anlamına geliyordu. Cepheden gelen askerlerin oluşturduğu asker sovyetleri işçi sovyetleriyle birlikte hareket etmeye başlamıştı. İşçi ve emekçiler bir kez daha kendi siyasi öz-örgütlülüklerini oluşturmuş ve inisiyatifi ele almışlardı. Sonuçta bu kez de ortaya Macar “Şubat”ı çıktı: 25 Ekimde monarşi devrildi, toplanan ulusal konseye Karolyi başkan seçildi. Tıpkı “Rus Şubatı” gibi, bu demokratik devrim de kendi görevlerini yerine getiremeyecek, kitlelerin beklentilerini karşılayamayacak ve Macar “Ekim”ine yol açacaktı.

Mart Devrimi

Karolyi, Kralın tepkilere göğüs gerememesi sonucu radikallerle ve Sosyal Demokratlarla birlikte bir koalisyon hükümeti oluşturmuş ve ulusal konsey, monarşik rejimin parlamentosunu feshederek 16 Kasımda cumhuriyeti ilan etmişti. Ayrıca genel oy hakkı ile basın ve toplanma özgürlüğünü tanıdığını açıklamıştı. Ancak, yeni hükümet gerek iç gerekse de dış politikada yığınla sorunla karşı karşıya kalmıştı. Ülkedeki çeşitli ulusların adil temsiliyetinin yanı sıra vaat ettiği toprak reformuna ve seçim hazırlıklarına girişen hükümet bunların hiçbirisini gerçekleştiremeyecekti. Ülke ekonomisi dibe vurmuş, ulusal sorun tüm ağırlığıyla kendisini hissettirir olmuş ve Macar toprakları işgal altında kalmıştı. Ülke Hırvatistan ve Slovakya’nın ayrılmasıyla toprak bakımından da epeyce küçülmüştü. Burjuvazinin “barış yanlısı” temsilcisi Karolyi iktidara savaşı durdurma vaadiyle gelmiş, ancak planları ters tepmiş ve emperyalist devletler arasında yaptığı manevralar sonuçsuz kalmıştı. Uygun anlaşma şartları sağlamak için yaptığı Belgrad ziyareti de boşa çıkınca Romanya, Çekoslovakya ve Sırp orduları ülkenin yarısından çoğunu işgal ettiler. İşgal, sıkıntı içerisindeki ülke ekonomisini daha da dibe itti.

İşçi ve asker sovyetlerinin hızla çoğaldığı bu ortamda, 3 Ocak 1919’da, Salgatarjan’da işçi konseyi yönetimi ele geçirmiş, ardından kentte baş gösteren yağma hareketini bahane eden Karolyi sıkıyönetim ilan etmişti. Toprak ve fabrika işgalleri, işçi özyönetim organları, süratle tüm ülkeye yayılıyordu.

İşçi ve köylülerin seferberliği, hareketin daha da ileri taşınmasından endişe duyan ve bunu durdurmanın en iyi yolunun daha baştan kontrol altına almak olduğunu düşünen Sosyal Demokrat kesimleri de harekete geçirmişti. Kasım 1918’de kurulan ve Bolşevik Devriminin dünya çapındaki nüfuzu sayesinde kısa süre içerisinde güçlenmiş olan Bela Kun’un önderlik ettiği Macar Komünist Partisine saldırılar başladı. Sosyal Demokratların saflarındaki çatlaklar ve özellikle de tabanda oluşan huzursuzluk, Bolşevik Devriminin de yarattığı atmosfer sonucu daha da derinleşmeye başlamıştı. Tabanın istekleriyle partinin siyaseti arasındaki uçurum, solda yer alan kadroların Sosyal Demokrat Partiyi terk ederek Komünist Partiye katılmalarına yol açıyordu.

Üzerindeki baskılar hızla artan Komünist Parti, önce yayın faaliyetlerini yeraltına indirmek zorunda kalmış, ardından Şubat ayının sonlarında Bela Kun ve önde gelen komünist liderler tutuklanmıştı. Lenin’in deyişiyle “Macar komünistleri arasında en iyilerden biri olan” Bela Kun hapiste linç edilmekten kıl payı kurtuldu.

Bu arada işçiler hızla gelişen olaylar karşısında devrimci sonuçlar çıkarıyorlardı. Macaristan’ın güneydoğusundaki Szeged’de yerel sovyet 10 Martta kontrolü ele geçirdi ve onu hemen diğer kentler takip etti. Kırsal kesimde de durumun aşağı kalır bir yanı yoktu. Kitlelerin kendiliğinden eylemleri özellikle kırsal kesimde doruk noktasına ulaşmıştı. Gödöllö ve Kerepes’te toprak işgallerine şatoların ateşe verilmesi eşlik ediyordu.

Komünist kadroların hapse atılması da ters tepmişti. Komünistlere yönelik saldırılar, hareketin de yükselmesinin etkisiyle Sosyal Demokratlardan kopmalara yol açtı. Bir yıl önceki kitlesel grevlerde ileri işçiler açısından ipliği pazara çıkmış olan Sosyal Demokratların tersine, Komünist Partisinin etkisi daha da artmıştı.

Martta komünistlerin etkinliği hızla artmaya, isyan dalgası askerler arasında da yayılmaya başlamış, hükümet grevci işçilere ve isyancı askerlere karşı bir şey yapamaz hale gelmişti. Fabrikalarda yönetim işçi konseylerinin eline geçiyordu. Paris Komünü’nün yıldönümü olan 18 Mart, büyük gösterilerle ve grevlerle kutlanmış, bu gösteriler sırasında, başta Bela Kun olmak üzere tutuklu bulunan tüm komünistlerin serbest bırakılması talepleri yükseltilmişti.

20 Martta Müttefik Devletlerin Budapeşte’deki temsilcisi, bir notayla Macar birliklerinin daha batıya çekilmesi talebinde bulundu. Bu nota uyarınca ilerideki siyasi sınırlar, yeni oluşturulan askeri hat tarafından meydana getirilecek ve dolayısıyla 2 milyonluk Macar nüfus Macaristan sınırları dışında kalacaktı. Yeni bir savaşın kokusunu alan burjuva uzlaşmacı hükümet resti gördü ve istifa etti. Müttefiklerin Karolyi’ye ultimatom verdikleri gün, Budapeşte’deki matbaa işçileri greve çıktılar. Ertesi gün bu bir genel grev haline dönüştü ve hapisteki liderlerin salıverilmesi ve iktidarın işçi sınıfına devredilmesi talepleri dile getirildi. İşçi konseyleri, yaptıkları ortak toplantı sonucunda birlikte hareket etme kararına varmışlardı. Ne yapacağını şaşıran Sosyal Demokratlar –tabanın da basıncıyla– tek çıkar yolun birkaç ay önce hapse yolladıkları komünistlerle ittifak olduğunda mutabık kaldılar. Bu suretle Sosyal Demokratlar palas pandıras hapisteki komünist liderlere koşup, birleşme ve koalisyon teklifinde bulundular.

Macar Sosyalist Konseyler Cumhuriyeti

Üye sayısı bakımından çok daha büyük olan Sosyal Demokrat Parti, Komünistlerin, iktidarın işçi, köylü ve asker konseylerine devredilerek bir sovyet cumhuriyetinin kurulması, Komünist Enternasyonal’e katılma gibi koşullarını kabul etmek zorunda kalmıştı. İki parti arasında varılan anlaşmaya göre, partiler (Sosyal Demokrat Parti ve Komünist Parti) kendi örgütlerini dağıtarak, Macar Sosyalist Partisi çatısı altında birleştiler. Partinin ismi sonradan, Lenin’in üzerine vurgu yaptığı noktalar göz önünde bulundurularak, Macar Sosyalist-Komünist İşçi Partisi olarak değiştirilecekti.

21 Martta, partilerin birleşme kararını açıklayan bildiride bir şey daha ilan ediliyordu: Macar Sosyalist Konseyler Cumhuriyeti. Devrim hükümeti başkanlığına Sosyal Demokratlardan Garbai getirilirken, Bela Kun dışişleri komiserliğine atanıyordu.

Macar Sosyalist Konsey Cumhuriyeti’nin ilanının ardından işçi ve askerler hapishanelerdeki politik tutsakları serbest bıraktılar. Devlet binaları ve askeri garnizonlar işgal edildi, polis silahsızlandırılıp milisler ve ayrıca savaş için bir Kızıl Ordu oluşturuldu. 26 Martta yayınlanan kararnameyle sanayi işletmeleri, ulaşım ve bankalar işçi devletinin mülkiyetine geçirildi. Hemen kısa süre sonra dış ticaret üzerinde devlet tekeline geçildi. Çalışma saatleri sekiz saate indirilerek, ücretlerin %25 arttırılması karara bağlandı. Sovyet iktidarı toplumun baştan aşağıya yeniden örgütlenmesi demekti.

Devrimci hükümetin ilk işi, işçi konseyleri sistemini fabrikalardan başlayarak hayata geçirmek oldu. Fabrikalar, seçimle oluşturulan 3-11 kişilik işçi konseylerince yönetilecekti. Devletin her kademesindeki temsilciler, seçmenler tarafından her an geri çağrılabilecekti.

Gerçekleştirilmek istenen şey, “anında geri çağırma”, özgür ve demokratik seçimler, ücretlerin ortalama bir işçi ücretinden yüksek olmaması gibi temel ilkelerin hayata geçirildiği bir işçi devletiydi. Bu örnek de gösteriyordu ki, Sovyetler Birliği’nde garabet bürokrasi işçi sınıfının bütün kazanımlarını tek tek tasfiye edip, kendi iktidarını işçi iktidarı ve sosyalizm diye yutturana kadar komünistlerin devrimden ve işçi devletinden ne anladıkları çok açıktı.

İşçi devleti, kangren haline gelen toprak sorununu da yine aynı yollarla çözmek üzere hemen kolları sıvadı. Büyük topraklar tazminat ödenmeksizin devletleştirilirken, küçük ve orta ölçekli mülkiyete dokunulmayarak, bunların özendirme yoluyla kazanılması kararlaştırılıyordu.

Lenin 27 Mayısta yaptığı bir konuşmada, Macar işçilerini şöyle selamlıyordu:

Macar işçi yoldaşlar, siz dünyaya Sovyet Rusya’nın verdiği örnekten daha iyi bir örnek verdiniz, çünkü bütün sosyalistleri hemen gerçek bir proletarya diktatörlüğü programı üzerinde yeniden bir araya getirebildiniz. Şimdi sizi bekleyen çok güç, ama çok verimli görev, itilaf devletleri karşısındaki acımasız savaşta dayanmaktır. Metin olun. Dün sizlere, yani proletarya diktatörlüğüne katılan sosyalistler arasında ya da küçük burjuvazi arasında kararsızlıklar baş gösterirse, bu kararsızlıkları acımasızca bastırın. Savaşta bir korkağın kurşuna dizilmesi, yalnızca dürüstlük demektir.

Yoksul, haklı, gerçekten devrimci bir nitelik taşıyan tek savaşı, ezenlere karşı ezilenlerin savaşını, sömürücülere karşı emekçilerin savaşını, sosyalizmin zaferi için savaşı sürdürüyorsunuz. Tüm dünya işçi sınıfının bütün dürüst öğeleri sizden yana. Her ay, proleter dünya devrimini biraz daha yaklaştırıyor.

Metin olun! Zafer sizindir![1]

Bu konuşmasında Lenin, iki aylık Macar Sovyeti’nin Rusya’ya kıyasla artılarını sıralıyordu. Örgütlenme bakımından Macar işçilerinin kendilerini geride bıraktıklarını vurgulayarak, gerek nüfusunun genel kültür seviyesi bakımından gerekse de sanayi işçilerinin toplam nüfusa oranı bakımından Macarların kendilerinden ileride olduğunu belirtiyordu. Bu bakımdan da, Rus örneğine kıyasla bambaşka bir tarzda gerçekleşen sovyet sistemine geçişin Macaristan’da “karşılaştırılamaz şekilde” daha ağrısız olduğunun altını çiziyordu.[2]

Burjuva Karşı-Devrim Başını Kaldırıyor

Emperyalist devletler açısından Sovyet iktidarının küçüğü büyüğü olmazdı; oluşturduğu “kötü” örnek bakımından görüldüğü yerde başının ezilmesi zaruriydi. Bu bağlamda Sovyet iktidarının ilk bir aylık dönemini kapsayan diplomatik görüşmeleri bir yana koyacak olursak Macar komünistleri içeride ve dışarıda mütemadiyen emperyalist saldırılarla boğuşmak zorunda kaldılar. İtilaf devletlerinin dış ülkelerde komünist propagandaya son verilmesi gibi kabul edilemez taleplerinin reddedilmesi sonucu Çek ve Romen birlikleri saldırıya geçtiler ve Horthy liderliğindeki Macar beyaz ordularıyla birlikte başkent Budapeşte kapılarına kadar dayandılar. Rusya’da kendi iç savaşıyla uğraşan Kızıl Ordunun da yardıma yetişemediği Macar Sovyetinde hemen çatlak sesler çıkmaya başladı. Sosyal Demokratlar tarafından, Bela-Kun’un görevden çekilmesi, proletarya diktatörlüğünün tasfiyesi gibi öneriler ortaya atılmaya başlandı. Ancak başkentte iktidarı fiilen elinde tutan büyük sanayi işçileriydi. Budapeşte İşçi Konseyi, direniş ve karşı-devrimci saldırıya sonuna kadar karşı koyma kararı almıştı. Genç işçiler Konseyin çağrısına uyarak yeni Kızıl birlikler oluşturdular.

Kızıl Ordu yeniden organize edildi ve güçlendirildi. Karşı saldırıya geçen Kızıl Ordu ardı arkasına başarılar elde etti. Bu arada 16 Haziranda Eperj’de geçici Slovakya Sovyet Cumhuriyeti kuruldu. Gelgelelim İtilaf Devletlerinin gönderdiği ikinci nota sonrası Kızıl Ordu Slovakya’dan çekildi ve buradaki sovyet iktidarı yıkıldı. Bu arada Macar Cumhuriyeti’nde de yeni bir hükümet oluşturulmuş, komünistler sayılarını arttırmıştı.

Devrim içeride de sorunlarla yüz yüze kalmıştı. 6 Haziranda demiryolu işçileri greve gittiler. Grev ülkenin diğer bölgelerine de sıçradı. 24 Haziranda başkent Budapeşte’de başını subay okulu öğrencilerinin çektiği bir karşı-devrimci ayaklanma patlak verdi, fakat çok geçmeden bastırıldı.

Öte yandan Macar Devrimini değerlendirirken diğer uluslararası koşulları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu dönemde uluslararası konjonktür açısından da olumsuz bir döneme girilmişti. Sovyet Rusya içeride kendi sorunlarıyla boğuşuyordu. Önceleri Sovyet cumhuriyetlerine olan müdahaleyi engellemek üzere tavır alan Avrupa işçi sınıfının genel siyasal grev hazırlığı da önderlik sorununa takılmıştı. Yapılan dayanışma grevleri, savaş malzemelerinin naklini engelleyen sabotajlar Macar Devriminin rahat nefes almasını sağlamıştı. Ancak, bu uluslararası desteğin de önü artık kesilmişti. 

Aslında bundan sonra gelişen olayları kısaca özetlemek mümkündür. 24 Temmuzda Kızıl Ordunun son saldırısı da durduruldu. Sağ Sosyal Demokratların denetiminde olan birliklerin karşı-devrim safına geçmesinin ardından Romen ordusu elini kolunu sallaya sallaya başkente girdi ve halk komiserleri hükümeti istifa etti. Sovyet hükümetinin külleri üzerinden, krallığın kaldırıldığı bir ülkeye atanan kral naibi Horthy ve ülkeye dönen gemi azıya almış eski düzen yanlıların tetiklediği beyaz terör tarafından katledilen 5000 ölü ortaya çıktı. Zafere ulaşamayan devrim, kanlı bir karşı-devrimle faşizme kapıları açmıştı.

Macar Devriminden Çıkan Sonuçlar

Lenin emperyalizm dönemini savaşlar, devrimler ve karşı-devrimler çağı olarak tarif etmişti. Kendisinin de bizzat içinde bulunduğu ve de ardından gelişen sayısız örnekle bu öngörü doğrulandı. Bolşevik Devriminin oluşturduğu örnek tüm dünyayı peşinden sürükledi. Macar devrimi dört ayı aşkın bir süre direnmesine karşın, işçi sınıfı tarihine “keşke”lerle dolu önemli bir deneyim olarak geçti. Peki, neydi bu kısa ömürlü devrimi önemli kılan?

Macaristan’da demokratik nitelikte başlayan bir devrim bu safhada durmamış, kısa bir süre içerisinde işçi iktidarına sıçramıştır. Burjuvazinin devrimci bir rol oynayamaması, burjuva demokratik sorunların da işçi sınıfı tarafından geçerken çözülmesini beraberinde getirmiştir, tıpkı Rus devriminde olduğu gibi. Ülke çapındaki ilk genel seçimlerin bile devrimden sonra Nisan ayında yapıldığı bu noktada gözden kaçırılmamalıdır.

Bir kez daha işçi iktidarının bir sovyet (konsey) örgütlenmesi aracılığıyla inşa edilmiş olması da önemlidir. İşçi sınıfının doğrudan demokrasisi için biçilmiş kaftan olan sovyet tipi öz-örgütlülüklerin, sınıfın kendi yarı-devletine sahip olabilmesi, yönetebilmesi ve sınıfsız-devletsiz topluma ilerleyebilmesi için evrensel bir yapı olduğu, herhangi bir yerele özgü olmadığı kanıtlanmıştır. İşçi sınıfının harekete geçtiği anda yaptığı ilk iş sovyetlerini oluşturmak olmuştur.

Yenilginin sebeplerine gelince: Macar Komünist Partisinin devrimin arifesinde kurulmuş olması nedeniyle, komünist kadrolar öncesinde tam anlamıyla örgütlü bir mücadele sürdürememiş, işçi sınıfının içerisinde köklü mevziler elde edememiştir. Dolayısıyla proletarya ve özellikle de onun öncü kesimleri komünist bilinçle yeterli derecede donanamamıştır.

Öte yandan Macar sovyet iktidarı bir koalisyon temelinde ete kemiğe bürünmüştü. Komünistler ve Sosyal Demokratlar tarafından verilen karşılıklı tavizler sonucu oluşturulan bir uzlaşma ile örgütsel yapının tasfiye edilmesi ve iktidarın proletarya diktatörlüğünden öcü gibi korkan Sosyal Demokrat unsurlarla paylaşılması yenilgiyi hazırlayan başlıca etmenler arasındaydı. Lenin’in tabiriyle Macar Bolşevik Partisi, Macar Menşevikleri ve Sosyalist Devrimcileri (“burjuva sosyalistleri”) ile birleşik bir parti oluşturmuşlardı. Dolayısıyla bayraklar karışmıştı! Nitekim Sosyal Demokratlar lafta proletarya diktatörlüğünden yana görünmelerine karşın, bir o yana bir bu yana yalpalamaktan ve ilk fırsatta onu sabote etmekten geri durmamışlardır. Lenin’in Macar işçilerine devrimin başında yaptığı uyarının ne kadar hayati olduğu bir kez daha doğrulanmıştır: “proletarya diktatörlüğüne katılan sosyalistler arasında ya da küçük burjuvazi arasında kararsızlıklar baş gösterirse, bu kararsızlıkları acımasızca bastırın.” Ne yazık ki Lenin’in söz ettiği kararsızlar bastırılamamış ve bunlar karşı-devrim saflarının güçlenmesine hizmet etmişlerdir. Bundan iyi yararlanan emperyalistler Romen orduları aracılığıyla sovyet iktidarını yerle bir etmiştir.

Devrimin yenilgisinde uluslararası koşulların da etkisi büyüktür. Macar devrimi öncesinde Alman devrimi yenilgiye uğramış, işçi sınıfının önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht öldürülmüş, Alman cephesi ağır bir yara almıştı. Keza Sovyet Rusya da içeride kendi iç savaşının yarattığı enkazla uğraşıyordu. Bu olağanüstü koşullar altında Macar devrimcileri maalesef yalnız kalmıştır. Sonuç olarak, Macar Sovyeti selefi Rus devrimi gibi içeriden değil, “dışarıdan” bir karşı-devrimle, bir burjuva karşı-devrimle yıkılmıştır.

İşçi sınıfı tarihi birçok iktidar girişimiyle doludur. Macar devriminin ertesinde gelişen süreçte yenilgilerin (başarısız devrimlerin) altında yatan nedenler nesnel koşullardan ziyade öznellik boyutuna taşınmıştır. İşçi sınıfının son doksan yıllık tarihi şu iki noktanın tekrar tekrar altını çizmiştir: dünya kapitalist sistemi içerisinde bir veya birkaç ülkede yalıtık kalan devrimler son tahlilde yıkılmaya mahkûmdur. İşçi iktidarı ve sosyalizm ulusal sınırlar içerisine hapsedilebilecek, bir ulus-devletin mevcudiyetiyle bağdaşabilecek bir toplumsal oluşum değildir. Zira sosyalizm dünya-tarihsel ölçekte gerçekleşebilecek bir sistemdir. Sosyalizmin yolunu açacak proleter devrimlerin ayakta kalmasının yegâne yolu dünya devriminin ilerletilebilmesidir. Ne var ki, bir ülkede başlayacak proleter devrimi dünya devriminin kıvılcımına dönüştürmek için, halihazırda gerçek bir Bolşevik enternasyonalin, yani işçi sınıfının devrimci dünya partisinin yaratılmış olması gerekir. 20. yüzyılın proleter devrim mücadeleleriyle sayısız kez doğrulanan en önemli ders budur.




[1] Lenin, “Macar İşçilerine Selam”, Sovyet Yönetiminin Örgütlenmesi, Ekim Yay., Şubat 1990, s.234-235

[2] Lenin bir başka yerde madalyonun öbür yanına işaret ederek, Macaristan’ın Rusya’ya oranla daha küçük olmasının emperyalistler tarafından daha kolaylıkla boğulabilmesi anlamına geldiğini de söylemişti. (“Rus Komünist Partisi (Bolşevik) Sekizinci Kongresi Kapanış Konuşması”, 23 Mart, Collected Works, c.29)